Türkiye'nin İlk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Ads 768x90

Bioyakıt Karın Doyurur mu

135 0


Yazı: Balkan Talu
Afrika kıtasının endemik ağaçlarından biri olan Shea ağacı, yöredeki çiftçilerin birçoğunun geçim kapısı olmuş yıllar yıllar boyu. Yağından sabun ve parfüm yapılan, mahsulü de yenen Shea, özelikle Gana ve Senegal’de nice çiftçinin karnını doyurmuş. Ganalı çiftçi Sanatu Yaw, “Shea ağaçları sayesinde ben çocukları mı büyüttüm, okuttum. Ailemin karnını doyurdum” diyor. Fakat gelin görün ki bu sene pek mahsul alamamış Sanatu. Köyündeki ağaçlar kesilmiş. Boşalan tarlalarsa bir biyoyakıt kaynağı olan Jathropa’ya ayrılmış. Aslında biyoyakıtları tartışma konusu haline getiren püf noktası da Sanatu’nun hikayesinde gizli. Afrika ve Güney Asya’da birçok çiftçi Sanatu gibi mağdur olmuş durumda. Biyoyakıtlar son birkaç yıldır üzerine en çok konuşulan alternatif enerji kaynaklarından biri.
Bu kaynak özellikle ABD’de Bush hükümeti döneminde gündeme geldi. Kyoto Protokolü’ne imza atmakta direnen, bürokrat ve bakanlarının birçoğu petrol şirketlerinin hissedarları olan Bush hükümeti iklim değişikliğiyle kendi yöntemleriyle mücadele edecekti. Bulunan ilk dahiyane çözüm biyoyakıt oldu. Biyoyakıt, dünyanın diğer ülkelerinde de hızla benimsenmeye başlandı. ABD mısır ve soyadan, Brezilya şekerkamışından, AB ülkeleri kanoladan biyoyakıt üretimini hızlandırdılar. Altına hücum başlamıştı.
Biyoyakıtları cazibeli kılan en önemli özelliklerden biri üretiminin çok pratik olması. Patates, mantar, mısır ve soya da dahil olmak üzere her türlü yağlı tohum biyoyakıt üretiminde kullanılabiliyor. Tarım sektöründe yıllardır geleneksel olarak kullanılan saman, çim ve tezek gibi kaynaklar da biyoyakıta örnek olarak gösterilebilir. Bu şekilde özellikle tarım sektöründe, kırsal bölgelerde çalışanlar kolaylıkla kendi yakıtlarını kendileri üretebiliyorlar. Çiftliklerde üretilebilen bu yakıtlar atmosfere karbon salmıyorlar. Şekerkamışı, mısır, selüloz gibi kaynaklardan elde edilen benzin geleneksel arabalarda da kullanılabiliyor. Bu yüzden biyoyakıt otomotiv sektörünün de iştahını fazlasıyla kabartmış durumda. Biyoetanol adıyla anılan yakıtlar hem benzinle karıştırılarak hem de saf yakıt olarak kullanılabiliyor. Etanollü benzinin oktan değeri daha yüksek olduğu için arabaların yakıt performansı daha da artıyor. Günümüzde dünya ulaşım sektörünün yüzde 1,8’i biyoyakıt kullanmaya başlamış durumda. İsveç’in popüler spor araba markalarından Koenigsegg 2008 yılındaki Cenevre Otomobil Fuarı’nda CCXR modeliyle çevre dostu arabalar arasında en göz dolduran örnekler arasında anılıyordu.
Biyoyakıt Kuşakları
Biyoyakıt teknolojilerinde artık üçüncü kuşağa kadar gelmiş bulunuyoruz. İlk kuşak biyoyakıt çeşitleri genel olarak tarım ürünlerinden elde ediliyor. Biyoyakıtlara yönelik en ciddi itirazlar da bu yüzden yapılıyor zaten. Şekerkamı şı, soya, mısır, mantar ve ayçiçeği gibi normalde gıda olarak üretilmesi gereken tarım ürünlerinin, özellikle ciddi bir gıda krizi de kapıdayken, sırf yakıt hammaddesi olarak kullanılması ciddi tartışmalara yol açıyor.
İkinci kuşak biyoyakıtların hammaddesi gıda olarak tüketilmiyor. En popüler hammaddeler arasındaysa buğday sapları, selüloz, ağaç ve biyokütle atıkları sayılıyor. Biyohidrojen biyoetanol teknolojileri üzerinde de hâlâ çalışılıyor. İkinci nesil biyoyakıtlarda en büyük sıkıntı, selülozu biyoetanole dönüştürürken yaşanıyor. Doğal ortamda büyükbaş hayvanların besinleri sindirip şekere dönüştürdükleri sistem, laboratuar ortamında selülozu şekere dönüştürürken uygulanıyor. Laboratuar ortamında üretilen şeker daha sonra fermente edilerek biyoetanole dönüştürülüyor. Öte yandan selülozdan şeker üretim süreci epey zor ve zahmetli bir süreç. Her ne kadar sabık ABD başkanı George W. Bush, Dupont fabrikasını ziyaret edip selülozdan biyoyakıt üretiminin bayraktarlığını yapmaya çalıştıysa da yapılan işlem için sürekli yüksek ısıya ihtiyaç duyulması biyoyakıt endüstrisinin genel ekonomik fizibilitesini olumsuz etkileyen faktörlerden biri olarak kabul ediliyor.
İkinci ve daha ileri kuşak biyoyakıtlar, gelişmiş biyoyakıtlar arasında sayılıyor. Üçüncü kuşak biyoyakıt kaynakları arasında anılan alglerse biyoyakıt sanayisi için epey parlak bir gelecek vaat ediyor. Tek hücreli canlılar sınıfına giren algler, birinci nesil yakıtlar kategorisinde yer alan soyadan tam 30 kat daha fazla enerji üretebiliyor. Algler, kaynak olarak kullanıldığında minimum hammadde girişiyle maksimum verim alınabiliyor. Özellikle petrol fiyatlarının tavan yaptığı ortamda tarı m arazisinde üretilen alglerin genel enerji endüstrisi için bir can simidi olabileceği düşünülüyor.
Birinci nesil yakıtların aksine alg üretimi için çok fazla arazi tahsisi gerekmiyor. Örneğin ABD petrol yerine alg üretimine yönelse yaklaşık 38 bin kilometrekarelik bir alanın (aşağı yukarı Konya’nın yüzölçümü kadar) yeteceği iddia ediliyor. Bu rakam ABD’nin 2000 yılında mısır üretimine ayırdığı alanın sadece yedide birine tekabül ediyor! Bilindiği gibi ABD’de biyoetanolün çoğu mısır şekerinden elde ediliyor. Mısırdan elde edilen etanol normalde gıda olarak üretilen mısırın çok büyük bir bölümünün enerji kaynağı olarak tüketilmesine yol açıyor. Bu noktada çim, tarımsal atıklar, mısır sapları, hatta ağaçlar çok daha elverişli kaynaklar olarak ortaya çıkıyor. Bu kaynaklarla çok daha az enerjiyle çok daha fazla biyokütle üretilebiliyor.
Hollanda’nın Palmiye Fiyaskosu
Öte yandan ağaç deyince burada küçük bir ibret vesikası olarak Hollanda örneğini anmak lazım. Birkaç yıl önce Hollanda, yenilenebilir enerji konusunda büyük yatırımlara girişti. Özellikle palmiye yatırımından elektrik üretimine Hollanda devleti büyük teşvikler ayırdı. Hollanda büyük bir hevesle işe koyuldu ama özellikle Malezya ve Endonezya’dan hiç iyi haberler gelmiyordu. Avrupa’dan gelen yoğun palmiye yağı talebi Güneydoğu Asya’da büyük çapta bir ormansızlaştırmaya ve haddinden fazla kimyasal gübre kullanımına sebep olmuştu
Milyonlarca hektar büyüklüğünde ormanın yok olmasıyla bölgedeki orangutan nesli de tehlike altına girmişti. Daha önce gıda ve kozmetik için kullanılan palmiye yağı artık biyoyakıt olarak da kullanılmaya başlayınca talep tavan yapmıştı. Bu yüzden tam AB ülkeleri ulaşım için kullanılan yakıtın yüzde 5,75’inin biyoyakıttan sağlanması yönünde AB Biyoyakıt Direktifi yayınlamışken, söz konusu belgenin yeniden incelemeye alınması zorunluluğu ortaya çıktı. Bu olay üzerine İngiltere merkezli Biofuels Watch, “Biyoyakıtlar zaten başından beri otomatik olarak yenilenebilir enerji sayılmamalıydı” açıklamasını yaptı.
İkinci kuşak biyoyakıtlardan selülozun dönüştürülmesiyle ilgili zorluklar ve üçüncü kuşak yakıt olarak büyük umutlar vaat eden alglerden yağ çıkarmak da zahmetli bir süreç. Teknolojinin gelişip yaygınlaşması için biraz daha zamana ihtiyaç var gibi görünüyor. Bu yüzden biyoyakıt üreticileri hâlâ birinci kuşağa dahil olan tarım ürünlerini kullanabilmek için ara çözüm peşindeler. ABD Enerji Bakanlığı ayrıştırılabilme özelliği olan fungi mantarlarının ve okaliptüs ağaçlarının genetiğine müdahale edip daha ucuza etanol üretmenin yollarını arıyor. ABD Enerji Bakanlığı aynı zamanda Purdue Üniversitesiyle ağaçların genlerine müdahale edip hızlı büyümelerini sağlayan bir araştırmaya da destek veriyor; böylece selülozdan etanol üretimini de ucuzlatmayı hedefliyor.
Tahıl Stoklarında 53 Milyon Tonluk Düşüş
Biyoyakıtlar her ne kadar bizleri fosil yakıtlardan kurtaracak yenilenebilir enerji kaynakları arasında sayılıyorsa da bu kadar aceleci olunmaması gerektiğine dair ciddi itirazlar var. Örneğin 2005 itibariyle ABD, ulaşımın yaklaşık olarak yüzde üçünü biyoyakıttan sağlıyor ama mısır üretiminin yüzde 13’ünü biyoyakıt üretimine tahsis etmek pahasına. Bu noktada en güncel sorulardan biri, dünya nüfusunu beslemek gibi bir misyona sahip tarım üreticilerinin sırtına bir de enerji kaynağı üretmek gibi bir yük bindirmenin ne kadar mantıklı olduğu. Biyoyakıt üretmek için gerekli tahılların ekimi haddinden fazla geniş sahalar gerektirebiliyor. 2008 yılı itibariyle baş gösteren gıda krizinin başlıca sebebi tahıl stoklarında 53 milyon tonluk bir düşüş yaşanması. Biyoyakıt üretimi sebebiyle tükenen tahıl miktarı ise 100 milyon ton. Birçok uzman bu eksilmenin milyonlarca kişinin beslenme bozuklukları yaşamasına sebep olabileceğini açıkça ifade ediyor. Biyoyakıt için olsun olmasın, tarım için geniş sahaların kullanılması toprak kirliliği gibi sorunlara da sebebiyet veriyor. Toprağın sürülmesi ve yılın birçok ayında çıplak kalması erozyon gibi çok ciddi ekolojik tahribatlara neden oluyor. Bu sorunların bertaraf edilmesi için tarım arazilerinin dinlendirilmesi veya tarımsal faaliyetlerin yoğunluğunun düşürülmesi gerekiyor.
Hâlbuki birinci nesil biyoyakıt bitkileri tahıl fiyatlarını daha da yükselttiği gibi tam tersi daha da yoğun ekim yapılmasına neden oluyor. Örneğin ABD’de 2007 yılındaki mısır ekiminin bir önceki yıla oranla yüzde 17 artmasının tek nedeni biyoyakıt üretimi. Yoğun tarım faaliyetleri yağmurdan kaçarken doluya tutulmaya da yol açabiliyor. Atmosfere karbon salımı yapılmadığı doğru ama bu faaliyetler sonucu ortaya çıkan azot oksitleri de hesaba katmak gerekiyor. Örneğin saygın çevre yazarlarından George Monbiot, tarımda kullanılan kimyasal gübreler sayesinde atmosfere salınan metan gazının fosil yakıtların saldığı karbon gazından daha fazla küresel ısınmaya sebep olduğunu söylüyor. Bu verilere rağmen ABD Tarım Bakanlığının 2009 yılında yayınladığı rapora göre 2007 yılında George W. Bush tarafından başlatılan “Biyoyakıt Devrimi” sayesinde ABD tahıl üretiminin dörtte biri biyoyakıta ayrılmış.
Biyoyakıt üretiminde bugün en gelişmiş olan ülke Brezilya. George W. Bush “Yakıtımızı sondajla çıkarmak yerine yetiştireceğimiz günler de gelecek” mesajını yayarken Brezilya almış başını gitmişti bile. 1964-1985 yılları arasında ülkeyi yöneten askeri cunta yönetimi 1970’lerdeki petrol krizinden sonra alternatif, yerli enerji kaynakları aramaya yöneldi. Motorlu araçların yüzde 75’inin biyoetanole uyumlu olduğu Brezilya, 1980’lerin ortasından beri biyoyakıta yatırım yapıyor. şeker fiyatları artıp petrol fiyatları düştükçe sivil hükümet biyoyakıt yatırımlarına ara verdi ama 2000’li yıllardan itibaren petrol fiyatları istikrarlı olarak artınca etanol üretimi tekrar hız kazandı. Kaynak olarak ağırlıklı biçimde şekerkamışı kullanan Brezilya bugün dünyanın ikinci en büyük biyoyakıt üreticisi olarak anılıyor.
2007 yılında Bush’un Brezilya’yı ziyareti sırasında imzalanan etanol anlaşmasına göre ABD ile Brezilya Latin Amerika ve Karayipler’de şekerkamışından etanol üretimini teşvik etmek için işbirliği yapacaktı. İki ülke aynı zamanda birbirleriyle teknoloji paylaşacaklar ve uluslararası standartları belirleyeceklerdi. Bu anlaşma, gıda krizi eleştirilerinin de ışığında, Latin Amerika’daki diğer sol hükümetlerin (özellikle Venezüella ve Bolivya) ciddi tepkilerine sebep oldu. Tam Latin Amerika yeni Sovyetler Birliği oluyor denirken Brezilya bütün şimşekleri üzerine çekti. Artık “Dünya Sosyal Forumunun merkezi Porto Allegre değil, Caracastır” deniyordu. Brezilya Devlet başkanı Lula De Silva, kaynak olarak mısır kullanmadıklarını vurgulayarak “Gıda krizinin sebebi biyoyakıtlar değil” açıklamasını yapmak zorunda kaldı. Brezilya kaynak olarak şekerkamışı kullanıyordu ama şekerkamışı üretimi için çok fazla su gerekiyordu. Üstelik Brezilya yağmur ormanlarını biyoyakı t üretimi için tarıma açmak gibi tehlikeli bir yola da yöneliyordu.
Ve Türkiye… Türkiye’de biyoyakıt üretimi, dünyayla koşut biçimde 2000’li yıllardan itibaren hız kazandı. Özellikle üniversitelerde yapılan çalışma ve deneylerden hızlı sonuçlar alındı. Biyodizel ve biyoetanol isimleri ilk defa 2003 yılında 5015 Sayılı Petrol Piyasaları Kanununda petrolle harmanlanan ürünler arasında yer aldı. Bu kanun kapsamında biyodizel ÖTV dışında tutuluyordu. Bu yüzden Türkiye’de biyoyakıta yönelik yatırımlarda büyük bir artış yaşandı. Bugün Türkiye’nin toplam 22 milyon tonluk akaryakıt tüketiminin 1,5 milyon tonluk bölümü biyodizel tarafından karşılanıyor. 3 milyon tonluk benzin tüketimininse 160 bin tonu biyoetanolden geliyor. Son olarak kurulu olan 40 bin megawatt elektrik gücünün de 15 megawattlık çok küçük bir bölümü biyogazdan temin ediliyor. Alternatif Enerji ve Biyodizel Üreticileri Birliği (ALB‹YOB‹R) Türkiye’nin mevcut tarım potansiyeliyle AB’nin önemli biyoyakıt tedarikçileri arasında yer alabileceğini savunuyor. Türkiye biyodizel üretiminin çoğunu dışarıdan ithal ettiği palmiye yağından tedarik ediyor. Yerli kaynak olarak da ayçiçeği ve pamuk kullanıyor. Biyoyakıt karın doyurur mu, yoksa daha beter açlığa mı mahkum oluruz? Esas soru bu galiba. Bugün biyoyakıt, geleneksel olarak tarım sektöründe oldukça fazla kullanılan bir enerji kayna- ğı. Bilumum bitkisel ve hayvansal atıklar kırsal bölgelerde enerji kaynağı olarak kullanılıyor zaten. Biyoyakıtlarla ilgili tartışma yaratan esas konu birinci kuşak yakıtlar. Dünya nüfusu artarken ve tarıma uygun alanlar her geçen gün biraz daha tahrip olurken gıda üretimi için kullanılması ekinlerin yakacak hasadı olarak görülmesi ne kadar anlamlı? Tartışmayla ilgili kritik soru bu. George Monbiot biyoyakıtın yeni mucize olarak görülmesinin sebebini büyük şirketlerin küresel ısınmada taşı dıkları sorumluluğu reddetmeleri ve işin kolayına kaçmaları olarak görüyor. Öte yandan ikinci ve üçüncü kuşak teknolojiler gerçekten de geleceğe dair umut veriyor. Belki de gereken sadece biraz daha sabırdır; bunu da her zamanki gibi zaman gösterecek.
Jathropha: Para Ağaçtan Toplanır mı?
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde fakir bir memlekette bir bitki yetişirmiş. Bir gün âlimler demiş ki bu bitki her derde devadır. Jathropha’nın hikâyesi kolaylıkla böyle başlayabilirdi, kimse de yadırgamazdı herhalde. Çok değil, beş yıl önce Güney Amerika ve Hindistan’da yetişen Jathropha biyoyakıt sektörüne gönül verenler için yeni mucize kaynak olarak alkışlandı. Bir kere Jathropha gıda üretimi için elverişsiz arazide yetişebiliyordu. Kuraklığa ve zararlı böceklere karşı da dayanıklıydı. Tahıl üretimini düşürüyorsunuz denemezdi çünkü tahıl oralarda zaten yetişmiyordu. Bu arada özellikle Hindistan ve Tanzanya gibi azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde tarım sektöründe çalışanlar için yeni bir istihdam alanı olacaktı. BP hemen kolları sıvayıp Jathropha’ya 32 milyon sterlinlik kaynak ayırdı. İlk alametler Hindistan’da başladı. Hektar başına 3 ila 5 ton arası tohum sadece 1,8 ton hasat verdi. Anlaşıldı ki Jathropa öyle kurak toprakta falan yetişmiyordu. Diğer bitkiler gibi Jathropa için de verimli araziler gerekiyordu. Sebze bahçesini Jathropha bahçesine çeviren Kuzey Hindistanlı Raju Sona “Bize çok iyi bir pazarınız olacak dediler ama şimdi kimse Jathropha almıyor. Elimde kalan tohumları attım” diyor. Londra merkezli Karbon Ziraat Kredisi (CCF) kurumundan Jeff Reeves her ne kadar “Parayı ağaçtan toplayabilirsiniz” propagandası yapsa da bu “mucize” bitkinin şehir efsaneleri arasında yerini almasına ramak kaldı.
SHELL’den Biyoyakıt Hamlesi
2009 yılının Mart ayında yıllık strateji sunumlarını yapan Shell yöneticileri dinleyicilerine hafif çapta bir şok yaşattı. Shell yönetimi, artık güneş, rüzgâr ve hidroelektrik gibi kaynaklara yatırım yapmayacaktı. Shell bu yenilenebilir kaynakların haddinden fazla pahalı olduğuna karar vermişti. Shell yenilenebilir enerji kaynakları arasında artık sadece biyoyakıta yatırım yapacaktı. Halihazırda dünyanın en büyük birinci nesil yakıt kaynağı alıcılarından olan Shell, yeni nesil kaynaklara ağırlık vereceğini ayrıca vurguladı. Dünyanın saygın çevre STK’larından Friends Of Earth’ün eleştirilerine kulak tıkayan Shell geçmiş beş yıl içinde 150 milyar dolarlık bütçesinin sadece 1,7 milyar dolarını yenilenebilir enerjiye ayırmış bulunuyor.
Biyoyakıt Kuşakları
I. Kuşak Kaynaklar
Yağlı tohum kategorisine giren bütün tohumlar bu kategoriye giriyor. Amerika kıtasının genelinde özellikle mısır ve şekerkamışı kullanılıyor. ABD mısırdan, Brezilya şekerkamışından biyoyakıt elde ediyor. Geçen yıl itibariyle ABD tahılının yüzde 25’i etanol üretimi için kullanıldı. Brezilya’da ise toplam hasat edilen yaklaşık 648 milyon ton şekerkamışının 355 milyon tonluk kısmı etanol üretimi için ayrılıyor.
II. Kuşak Kaynaklar
İkinci kuşak biyoyakıtlar ağaç kabukları, talaş, meyve ve sebze posaları, jathropha gibi gıda olarak kullanılamayacak olan ürünlerden elde ediliyor. Bu endüstriyel bitkiler içindeki selüloz ve lignin fermente edilerek biyoetanole dönüştürülüyor. İkinci kuşak yakıtların sağladıkları enerji miktarı da daha fazla ama fermantasyon süreci epey zor ve zahmetli.
III. Kuşak Kaynaklar
Üçüncü kuşağın tipik örneği olan alglerin iki temel özelliği var. İlki, içme suyu kaynaklarına zarar vermiyor.İkincisi tarıma elverişsiz arazide de yetişebiliyor. Ayrıca alglerin ikinci kuşak yakıtlardan 10 ila 100 kat daha fazla yakıt üretebildikleri düşünülüyor. Alglerin yetiştirilmesi için çok büyük araziler de gerekmiyor. Sadece iki arabanın sığabileceği bir alanda bile alg yetiştirebileceği söyleniyor. Gene de bu bilgilerin hiçbiri ticari olarak doğrulanmış değil. Alglerle ilgili ikinci en büyük tereddüt ise yatırım ve üretim maliyetlerinin şimdilik çok yüksek olması.
 

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Paylaş