Türkiye'nin İlk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Ads 768x90

Hidroelektrik Hepsinden Beter

55 0

“Hidroelektrik Hepsinden Beter” – 25.08.2011
Profesör Dr. John Harte:
Söyleşi: Balkan TALU Fotoğraf: Özgür GÜVENÇ
İklim değişikliği geri döndürülebilir bir şey mi?
Eğer bir şeyler yapmaya bugün başlarsak iklim değişikliğini geri döndürebiliriz. Ancak enerji tedarik sistemimizi baştan aşağı değiştirmeliyiz. Güneş, rüzgâr ve jeotermale bundan 10-15 sene önce geçmeliydik. Bugün ciddi adımlar atarsak yine de durumu değiştirebiliriz. Ama Kuzey Kutbunda buzul erimesi devam eder ve metan salımı başlarsa, işte bunun dönüşü olmaz. Çok geç kalmamak için beş, en fazla 10 senemiz var.
 
World Business Council for Sustainable Development’in geniş bir yankı uyandıran Vision 2050 metninde önümüzdeki ilk on senenin farkındalık dönemi olacağı; esas dönüşümün 2020’den sonra gerçekleşeceğine dair bir öngörü var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu konuda net bir öngörü yapamam ama bu geçişin avantajlarını yaşamak için 2050’ye kadar beklemeye gerek yok. 2020’den önce icraata geçebilmek için gerekli olan altyapı ya da sahibiz. Örneğin Amerikan arabalarının yakıt verimliliği yıllardır çok düşüktür. Halbuki biz bir galon benzinle 50-55 mil gidebilecek arabalar yapabiliriz. Çöllere merkezi güneş santralleri kurulabilir. Çatılara güneş sistemleri adapte edebiliriz. Eğer sizin dediğiniz yavaş tarifeyi uygularsak çok geç kalabileceğimizden endişe ediyorum. Bir süre sonra kömür yakmaktan vazgeçsek bile ısınmadan dolayı demin bahsettiğimiz gibi kutuplardan metan salımı ve orman yangınları da artacaktır. Üstelik hemen başlamamak için hiçbir mazeretimiz yok. Rüzgar, nükleer enerjiden çok daha ucuz. Güneş ile en ucuz kaynak denen kömür santrallerinin maliyetleri ise eşit.
 
Özellikle nükleer ve hidroelektrik enerji konusunda yoğun tartışmalar var. Özellikle su kaynakları üzerinde çalışmış olan bir akademisyensiniz. Bu kaynakların kullanımına nasıl bakıyorsunuz?
Çok uzun yıllar önce, 1978 yılında bütün, enerji kaynaklarını kapsayan karşılaştırmalı bir araştırma yaptık. Temel kriter ürettikleri elektrik miktarıydı. Ekolojik etki açısından (o zamanlar iklim değişikliği kriteri yoktu) en beteri hidroelektrikti. İkinci sırada kömür yer alıyordu. Nükleer enerji bile daha tercih edilebilir bir seçenekti.
 
Hidroelektrikle ilgili bu çıkarımınız çok ilginç. Bunun dayanağı nedir?
Örneğin ABD’de hidroelektrikte ana kaynak kar sularıdır. Sorun şu ki, ne kadar büyük rezervuarlar kurarsanız kurun yok olan kar örtüsü kaynaklı sular tekrar yerine konulamıyor. Örneğin Kaliforniya’da hem sulama hem de içme suyu olarak kullanabilmek için toplam 30 sene yetebilecek kaynak var. Yağmur suyunu depolayabilecek bir rezervuar sistemini hiçbir zaman yeterince hızlı kuramazsınız. Bu yüzden kar örtülerini ve diğer su kaynaklarını kullanmak zorundasınız. Türkiye için bu teori pek geçerli değil çünkü Türkiye’de kar ve buz örtüleri kullanılmıyor.
 
AB ülkelerinde hidroelektriğin yenilenebilir kaynak olarak kabul edilmesi için üst limit 10 megawatt. Türkiye’de Çevre Bakanlığı’nın kabul ettiği üst limit 50 megawatt…
Peki Türkiye’deki ekolojistler ve çevre bilimciler bu konuda ne düşünüyor? Bu çok saçma bir fikir. Kömürden vazgeçtik deyip o boşluğu hidroelektrikle kapatamazsınız. İklim değişikliğini engellemek için baraj kuracağım dediğiniz anda Avrupa’dan Çin ve Rusya’ya her yeri barajlarla donatmanız gerekir ki dünyanın hiçbir yerinde bu kapasiteyi karşılayacak kadar fazla nehir yatağı yok.
 
Peki nükleer hakkında ne düşünüyorsunuz? James Lovelock gibi bazı çevreciler fosil yakıtların daha yıkıcı olduğunu savunuyorlar.
Bu teori birçok açıdan doğru. Nükleer belli standartları karşılasaydı çok ideal bir enerji kaynağı olabilirdi. Eğer santral kurulurken her ülke Fransa’nın sağladığı güvenlik ölçülerini sağlayabilseydi, atık problemi çözülebilmiş olsaydı ve nükleer için bu kadar büyük teşvikler gerekmeseydi nükleer çok iyi bir kaynak olurdu.
 
Çeşitli bilim insanları özellikle Akdeniz bölgesinin iklim değişikliğinden olumsuz etkileneceğini söylüyorlar. Ada devletlerini bir kenara bırakırsak sizin zihninizde böyle bir senaryo var mı?
Bu senaryoların iki boyutu var. Bir senaryoya göre İskandinavya, Kanada ve Sibirya gibi yüksek bölgelerde daha fazla ısınma görüleceği düşünülüyor. Hatta bazı Rus bilim adamları bunun iyi bir şey olduğunu, Sibirya’nı n daha önce tohum ekilemeyen bölgelerinde tarım yapılabileceğini düşünüyorlar. Halbuki bölgede hava ısınsa bile bölgenin toprak yapısı buna uygun değil. Buna ek olarak gene Sibirya’daki mineral kaynakları da iştah kabartıyor ama bu iş için permafrostların (kalın buz tabakaları) üzerinde gidebilen kamyonlara ihtiyaç duyulacak ve böyle bir işin maliyeti de çok fazla olacak. İkinci boyut ise mülteciler. Aşağı bölgelerde denizlerin yükselmesinden olumsuz etkilenen ülkeler İskandinav ülkelerinin kapısına dayanacak. Örneğin Pasifik ülkelerinden Yeni Zelanda ve Avustralya’nın kapısını çalmaya başladılar şimdiden. Öte yandan, Yeni Zelanda göçmen yasalarını oldukça sıkı hale getirdi. Aynı şey Avustralya için de geçerli. İskandinav ülkelerinin de kapılarını açacağını düşünenler fena halde yanılıyor. Bunun dışında tropikal bölgeler ısınmadan en az etkilenen alanlar olacak ama mesela düşen yağmur oranlarında yaşanan en ufak bir azalma epey dramatik etkilere yol açabiliyor. Bu yıl Amazon yağmur ormanları yüzyılın en büyük kuraklığını yaşadı. Böylece dünyanın en büyük karbon depolarından biri artık gezegenin karbon salım kaynaklarından birine dönüşüyor.
 
İklim değişikliğinde gelinen noktada özellikle Kopenhag ve Cancun süreçleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ülkelerin yan yana gelip bu konudaki sorumluluklarını konuşmaları iyi bir şey ama bence iklim değişikliğine kesin çözüm, özellikle zengin ülkeler doğru olanı yapmanı n kendi çıkarlarına da uygun olduğunu görebildikten sonra gerçekleşecek. Ondan sonra da güneş ve rüzgâr gibi kaynaklarda kimin öncü olup dünya pazarına sattığına bakılacak. Üstelik petrol kaynakları da tükeniyor. Bu yüzden dünya ülkelerinin yenilenebilir kaynaklar konusunda öncü rolünü oynamaları gerekiyor.

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Paylaş