Türkiye'nin İlk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Ads 768x90

Petrol ve Sonrası

687 0



Yükselen petrol fiyatları bizi koşa koşa sadece ekonomik krizlere değil, İklim Değişikliği faciasına doğru da götürüyor. Ama bu tehlikelerin hepsi aslında bizi daha iyi, temiz ve adil bir dünya kurgulamaya da yöneltebilir mi? Yenilenebilir enerji üretimi, fosil yakıtsız ekolojik tarım ve 3. Sanayi Devrimi, çok uzakta olmayabilir.
 
Yazı: Metin UNDER
Dünyanın küresel ısınmayı 2 santigrat derecelik eşiğin altında tutmak için sera gazları emisyonunu her yıl 8 milyar ton azaltması gerekiyor. Kâbus se­naryolarının gerçekleşmemesi için gerçekten de hayli iddialı bir hedef! Zira istatistikler, insanlığın son 125 yılda tükettiği bir trilyon varil pet­rolü, mevcut tüketim alışkanlıkları devam ettiği takdirde sadece önü­müzdeki 25 yıl içinde tüketeceğini öngörüyor.
Öte yandan petrole dayalı küresel ekonomi güvende değil. Çünkü pet­rol öyle veya böyle azalıyor. Dünya bir süredir petrol üretiminde ula­şılabilecek en yüksek düzeyi ifade eden petrol tepe noktasının (Peak Oil) neresinde olduğumuzu tartı­şıyor. Çok sayıda uzman dünyada petrolün en yüksek üretim düze­yine ulaşıldığı ve giderek daha az miktarda petrol üretimi gerçekleş­tirileceği fikrinde. Bu, ucuz petrol döneminin artık kapandığı ve ener­ji fiyatlarında oluşacak inanılmaz artışların tetikleyeceği ekonomik krizlerle karşılaşmak anlamına ge­liyor. Küresel ısınmanın yaşamın, petrol üretimindeki sürekli azalışın da ekonominin geleceğini tehdit ettiği yakın gelecek üzerinde kafa yormak kaçınılmaz. Bu kaçınılmaz gelecekte yaşamın aksamadan de­vam edebilmesi için alternatif ener­ji kaynaklarıyla ilgili araştırmalar, oluşturulması zorunlu yeni yaşam biçiminin dinamikleriyle ilgili senar­yolar ve sürdürülebilir bir ekonomi­nin inşası için yeni model arayışları son dönemde hızlanmış durumda. İnsanoğlu kaçınılmaz bir dönüşü­mün eşiğinde ve yakın gelecek bi­zim bildiğimize hiç benzemeyecek.
 
Peak Oil Nedir?
“Petrol tepe noktası” kavramını ilk olarak ABD’de Shell için çalışan jeolog M. King Hubbert 1956’da ortaya attı. Teori, sınırlı kaynakların üretiminin çan eğrisi grafiğini izle­yerek, ulaşılan zirve noktasından sonra giderek azalacağını savunu­yor. ABD’nin petrol keşfinde tepe noktasına 1930’larda ulaştığını ve yaklaşık 40 yıl sonra, 1970’lerde petrol üretiminde bir zirve yaşa­yacağını söylediğinde Hubbert’le alay edilse de teorisi popülerliğini hiç kaybetmedi. Birçok uzman bu modelin başka ülkelerde de doğ­rulandığını savunuyor. Dünya pet­rol keşfinde ise zirve noktasının 1960’larda gerçekleştiği savunulu­yor. Hubbert’in formülünü küresel petrol üretimine uygulayan pek çok uzmansa, dünya petrol üretiminin 2000-2020 dönemindeki bir tarihte en yüksek seviyeye ulaşacağını id­dia etti ve ediyor. Örneğin “Beyond Oil” kitabının yazarı Kenneth Def­feyes, dünyanın petrol tepe noktası­nı günlük 74,2 milyon varille Mayıs 2005’te gördüğü görüşündeyken, Almanya Enerji İzleme Grubu’nun 2007’de yayımladığı bir raporsa bu noktanın 2006’da geçildiğini sa­vunuyordu. Fransız petrol şirketi Total’in CEO’su Thierry Desma­rest ise dünya petrol üretiminin günlük 100 milyon varil çizgisini aşmayacağı tahmininde bulunarak, bu büyüme eğrisinde kalırsak dün­yanın petrol tepe noktasını görme­yi 2020’lere kadar erteleyebileceği tahmininde bulunuyor.
Petrol tepe noktasının gerçekleşme zamanı hakkında, Bölgesel Çevre Merkezi (REC) Türkiye Direktörü Kerem Okumuş şunları söylüyor: “Üretim oranında yaşanacak geliş­meler hakkında büyük fikir ayrılık­ları var. Birçok yatırımcı ve enerji kuruluşu görülen yüksek petrol fiyatları çerçevesinde Peak Oil’in 2005 ile 2007 yılları arasında ger­çekleştiğini düşünüyor. Yeni açılan birçok petrol rezervinin boş olması, yüksek oranda petrol çıkarımı için verimsiz jeolojik yapıya sahip ol­ması, bulunan petrolün karbon yo­ğunluğundaki yükseklik nedeniyle işleme maliyetlerinin yüksek, verim­liliğinin ve dolayısıyla rekabet gücü­nün düşük olması ve petrol çıkarımı için derin deniz veya Arktik Bölgesi gibi yüksek risk faktörü barındıran bölgelerde sondaj çalışmaları ya­pılmaya başlanması bunu doğrular nitelikte”. Okumuş, bugün kuzey kutbunda eriyen buzullarla açılan yeni sahalarda bulunan rezervlerin işletilmesi için Rusya, Norveç, Da­nimarka, ABD ve Kanada arasında­ki yeni petrol mücadelesine de de­ğiniyor: “Bu çerçevede, Peak Oil’in gerçekleşme zamanı belirsiz. Tekno­lojinin gelişmesiyle daha önce ulaşı­lamayan, rezervlerde sıkışmış petrol kaynaklarına ulaşılıyor, rezervler­den çıkarılabilir petrol oranı artıyor, rekabet gücü düşük olan rezervler değer kazanıyor.”
Petrol üretim ve tüketimine dair güncel raporlar ve 2030’lara giden projeksiyonlar petrol bağımlılığı­mızı ortaya koyuyor. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in ra­kamlarına göre, 2010 yılında dünya ham petrol talebi günlük ortalama 86,7 milyon varil olarak gerçekleşe­rek 2009 yılına göre yüzde 2,8 ora­nında arttı. OECD ülkelerinin top­lam talepteki payı yüzde 53 olurken, ABD tek başına dünya tüketiminin yüzde 22’sini gerçekleştirerek, en yakın takipçisi olan Çin’in tüketimi­nin iki katına ulaştı. Bununla birlik­te ABD, Avrupa ülkeleri ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerin petrol tüke­timleri düşme eğilimindeyken, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerde ise tüketim miktarındaki artış süreklilik kazanmış durumda. Ham petrol tüketiminde 2010 yı­lında gerçekleşen günlük ortalama 2,39 milyon varillik tüketim artı­şının yüzde 78’inin OECD dışı ül­kelerden kaynaklanması bunun en ciddi göstergesi.
Dünya petrol devlerinden BP’nin “Enerji Görünümü 2030” adlı raporu ise gelecekteki enerji kulla­nımına dair ilginç veriler sunuyor. Rapora göre küresel enerji talebi, yıllık artış oranı yavaşlamakla bir­likte, OECD dışındaki ülkelerdeki ekonomik büyüme ve nüfus artışı­nın etkisiyle önümüzdeki 20 yılda artmaya devam edecek. 1990’da 8,1 milyar ton olan ve 2010’da 12 mil­yar tona yükselen enerji talebinin 2030 yılında 16,6 milyar tona çıka­cağı tahmin ediliyor. OECD dışında­ki ülkelerin hemen hemen hepsinde küresel enerji talebinin 2030 yılı iti­bariyle yüzde 39 oranında artması, yani yıllık yüzde 1,6 oranında büyü­mesi muhtemel görünürken, OECD ülkelerindeki tüketimin ise aynı dönemde toplam yüzde 4 oranında yükselmesi bekleniyor.
BP’nin raporunda umut veren tah­minse enerji verimliliğinde artış ve yenilenebilir enerjide güçlü bir bü­yüme öngörülüyor olması. Yenile­nebilir enerji kaynaklarına yönelik talebin yılda yüzde 8’in üzerinde artışla fosil yakıtlara olan talepten çok daha hızlı büyüyecek olması da iyi bir teselli. Ancak bu olumlu sa­yılabilecek gelişme 2030’lu yıllarda da fosil yakıtların enerji talebinde yine başrolü oynamaya devam ede­ceği gerçeğini değiştirmiyor: 2030 yılında fosil yakıtlara olan talep bugüne göre yüzde 6 düşecek olsa da küresel enerji talebinin yüzde 81’ini oluşturacak. Günlük petrol talebi ise 2030 yılında, 2010’a göre yüzde 18 artışla 103 milyon varile ulaşacak.
Uluslararası Enerji Ajansı ise 2035’te petrol fiyatının varil başına 120 dolara (2010 kuruna göre) çıka­cağını tahmin ediyor. Ancak kuru­mun başekonomisti Fatih Birol pet­rol fiyatının orta vadede 150 dolar seviyelerine gelebileceğinden de söz ediyor. Okumuş, petrol üretiminde­ki düşüş ve bunun etkisiyle petrol fiyatlarındaki artıştan enerji sektörü başta olmak üzere tüm sektörlerin doğrudan etkileneceğine dikkat çekiyor: “Üretimin her aşamasın­da ulaştırma araçları ve dolayısıyla akaryakıt ve gazolin kullanılması gibi sektörler arası etkileşimler ne­deniyle petrol ve petrol ürünleri bazlı üretimin devam etmesi halinde petrol üretimindeki düşüşün ekono­minin her sektöründe çarpan etkisi yüksek olacak. Petrol, pamuk ve mısır gibi emtialarda piyasa riskinin artmasına da neden olacak.” Denk­lem açık: Enerji kullanımı artacak, fosil kaynaklar uzun yıllar temel enerji unsuru olarak kalacak ama artan petrol fiyatları sürdürülebilir bir ekonomiyi fazlasıyla zorlayacak.

Pages : 1 2 3 4

Yorum Yok

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Paylaş