Türkiye'nin İlk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Ads 768x90

Yeni Teknolojilerle Daha Çevreci Bir Bakış Açısı

,
234 0

Isı, su ve ses yalıtımında yeni teknolojilerle çevreci çözümler üreten, geçtiğimiz Nisan ayında ise Eskişehir’de hayata geçirdiği yeni üretim tesisinde çevre dostu uygulamalara yer veren ODE Yalıtım’ın Genel Müdürü Ali Türker ile üretime başlayan yeni tesislerini, ürünlerini, yalıtım sektörünün ve Türkiye’nin çevresel bağlamda atması gereken adımları konuştuk…

YAZI: Bulut BAGATIR

Nisan ayında Eskişehir’de açtığınız üretim tesisinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Çorlu’da yaklaşık 17 senedir üretim yapıyoruz. Eskişehir’deki fabrikamız da Nisan ayında üretime başladı. 2030 yılının ihtiyaçlarını düşünerek 60 dönüm kapalı alanı olacak bir projeyi başlattık. Şu an için 30 dönümlük bir alanı kapattık. Önümüzdeki üç-dört yılda ikinci fazı da devreye alacak şekilde bir kampüs tasarladık. Çevreyle ve kendi enerjisini üretmesiyle ilgili, çok sayıda yeniliği barındıran teknolojik bir kampüs inşa ettik. Yıllar içerisinde buranın tam kapasiteyle çalışmasını hedefliyoruz.

Eskişehir’deki üretim tesisinin çevreyle olan ilişkisi nasıl şekilleniyor? Bu kapsamda hangi uygulamalara yer veriyorsunuz?

Öncelikle çevreye her daim önem veren bir şirketiz. Sektöründe üretmiş olduğu tüm ürünlerine EPD (Enviromental Product Declaration) belgesi alan tek firmayız. Bu belgeyle çevreye olan duyarlılığımızı tasdikleyerek Avrupa’daki sayılı üreticiler arasına girmeyi başardık. Eskişehir’deki üretim tesisimizin planlama aşamasında makine mühendisi olan Yönetim Kurulu Başkanımız Orhan Turan’ın da dahil olduğu ekip çok titiz bir çalışma gerçekleştirdi. Henüz projelendirme safhasında; ısıtma, aydınlatma ve atık yaratmama konusunda gerekli bütün tedbirleri göz önünde bulundurduk. Bu konuda Türkiye’nin uzman isimleriyle çalışıldı. ODE’nin yangın, çevre koruma ve ısı yalıtımı konusundaki duyarlılığı projemizin tamamına yansıtıldı. Bu kapsamda üretim tesisinin tasarımında fotovoltaik enerji üretimi, LED aydınlatma armatürleri, sifonik sistem yağmur suyu deşarjı ve gri su tesisatları gibi çevre dostu uygulamalar kullanıldı. Üretim tesisimizin gündüz aydınlatması, doğal aydınlatma malzemesi polikarbon ışıklıklarla sağlanırken otomatik duman damperleri de do- ğal havalandırma sağlıyor. Oluşabilecek kirli havayı filtre etmek üzere scrubber kullanma kararı aldık. Projede, zemin oturum alanı dışında kalan bölgelerde, araç park ve yükleme-boşaltma alanlarıyla birlikte peyzaj alanlarına da yer veriliyor. Peyzaj için gerekli bitki toprağını arazideki kazılardan temin ettik. Tam kapasite üretime geçildiğinde taşıt trafiğinin 20.000 adet/yıl olacağını tahmin ettiğimiz projemizde tüm servis ünitelerini merkezileştirerek, gerek enerji verimliliği gerekse çevre kirliliği yaratmamak adına önlemlerimizi de alıyoruz.

Eskişehir’deki Ar-Ge laboratuvarınıza büyük bir yatırım yapıldığını biliyoruz. Böyle bir yatırım yapmaya sizi iten neden neydi?

Emtia ürünler satan bir sektördeyiz ve daha iyi bir katma değer yaratmamızın iki yolu var. İlk olarak markaya yatırım yapmak ve markamızı ön plana çıkarmak. İkincisi de özellikle katma değerli ürün geliştirmek ve Ar-Ge’ye yatırım yaparak inovatif sistem çözümleri sunmak. Eskişehir’deki tesisimizden önce, Çorlu’daki üretim tesisimizle birlikte iki sene önce başlatmış olduğumuz stratejik iş planımız doğrultusunda Ar-Ge’ye bir bütçe ayırıyoruz. Bu bütçe ile de ürün geliştirmeye yönelik yatırımlar yapıyoruz. Bununda önümüzdeki dönemlerde katma değeri yüksek ve çözüm ortağı olan bir firmaya dönüşme hedefimizde büyük yardımı olacağına inanıyoruz. Marka yatırımı da pazarlama tarafında organize ettiğimiz çeşitli faaliyetleri kapsıyor. Tabii burada sadece yurtiçinde değil, özellikle ihracatta hedef pazar olarak değerlendirdiğimiz 13 ülkede ODE markasının derinleşmesine yönelik yatırımlarla yurtdışında daha iyi tanınmayı hedefliyoruz.

Ar-Ge laboratuvarınızla birlikte piyasaya yeni ürünler sunacak mısınız?

Eskişehir’deki üretimin rayına oturması bir süreç alacak. Önümüzdeki seneye yönelik yeni ürünleri tek tek planlayarak orada üretmeyi hedefliyoruz. Ancak iki senedir devam ettirdiğimiz Ar-Ge yatırımının meyvelerini de almaya başladık. Çorlu’daki fabrikamızda yaptığımız camyünü yatırımıyla birlikte enerji üretim politikamızı değiştirdik. Şu an sıvı oksijenden enerji üretiyoruz. Bu hem çevreye verdiğimiz zararı emisyon anlamında daha da azalttı hem de daha verimli enerji kullanmamızı sağladı. Çorlu’da yapmış olduğumuz reçine yatırımımızla birlikte artık reçineyi de kendi bünyemizde üretmeye başladık. Önümüzdeki seneden itibaren membran konusunda farklı sistemler ve yeni ürünler sunmayı hedefliyoruz.

“Eskişehir’de çevreyle ve kendi enerjisini üretmesiyle ilgili, çok sayıda yeniliği barındıran teknolojik bir kampüs inşa ettik. Yıllar içerisinde buranın tam kapasiteyle çalışmasını hedefliyoruz”

Son yıllarda yalıtım konusunda Türkiye, dünyayla karşılaştırdığınızda hem teknik hem yönetmelik anlamında nasıl bir pozisyon alıyor? Bu konuda engel veya fırsat olarak görebileceğiniz gelişmeler var mı? Sektör olarak beklentileriniz neler?

Yalıtım derken ısı, su, ses ve yangın diye ayırmak gerekiyor. Isı yalıtımıyla ilgili 1998 yılında ilk yönetmelik yayımlandı. Ardından da ısı yalıtım pazarı çok hızlı büyüdü. Fakat ısı yalıtım yönetmeliğinde tanımlanan değerler, performans anlamında yalıtım malzemelerinin belli kalınlıklarıyla karşılandı. Bu da, pazarın belli bir seviyede kalmasına neden oldu. Avrupa’da ise yönetmeliklerde kullanılan değerler, iki ya da üç senede bir revize ediliyor. Isı yalıtımı açısından daha yüksek performanslı, enerjiyi az kullanan, çevreci binalar hedefleniyor. Bu doğrultuda ısı yalıtımı ile ilgili değerler sürekli yukarıya alınıyor. Türkiye’de ise 1998 yılında çıkan yönetmelik çok fazla bir revizyon görmedi. Açıkçası bu değerlerin 1998’deki Türkiye için uygun olduğunu söyleyebiliriz. Ancak güzel bir gelişme de yaşandı. Avrupa’daki Yalıtım Üretici Derneği’nin çalıştığı bağımsız bir kuruluşla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Ecofys isminde bir proje gerçekleştirdi. Bu projede Türkiye’de olması gereken yalıtım kalınlıkları, ulaşılması gereken yalıtım performansları ile ilgili detaylı bir çalışma yapıldı. Eğer bu çalışmayı bakanlığımızla birlikte yönetmeliğe adapte edebilirsek Türkiye’de ısı yalıtım pazarı için gerçekten önemli bir gelişme olacak.

Su, ses ve yangın yalıtımlarındaki durum ise biraz daha farklı. Geçtiğimiz sene yangınla ilgili yönetmelik devreye girdi. Bu sene de önce ses yalıtımıyla ilgili yönetmelik, ardından da su yalıtımı yönetmeliği Resmi Gazete’de yayımlandı. Bu yönetmeliklerle birlikte önümüzdeki dönemde, denetimler de planladığı gibi gerçekleşirse yalıtım pazarının büyümesi için çok önemli fırsatlar doğacak. Üretilen ürünlerin kalitesi ve yenilikçiliği anlamında Avrupa’dan çok geri olmamamıza rağmen pazar büyüklüğü olarak bizden daha küçük olan ülkelerden bile maalesef çok daha gerideyiz. Bu yönetmeliklerle ve sivil toplum kuruluşlarıyla (STK) yapılacak çalış- malarla Türkiye’deki yalıtım pazarı da gelmesi gereken noktaya önümüzdeki 10 yılda gelecek. Ama bu noktada STK’lara bunu iyi tanıtma, yönetmeliğin tam uygulanması ve gerekli teknik kullanıcıların bilinçlendirilmesi anlamında çok büyük görev ve ödevler düşüyor. Bunlar yapılırsa sektörün daha da büyüyeceğine inanıyoruz.

İklim değişikliği Temmuz ayında İstanbul’da da etkisini gösterdi. Doludan en fazla hasar görenler arasında binalar ve haliyle yalıtım sistemleri de yer alıyor. İklim değişikliğiyle sizin sektörünüzde ne gibi değişimler yaşanabilir? Bu konuda çalışmalarınız var mı?

Avrupa’da 1974’te başlayan petrol krizinden sonra enerji verimliliği konusu ön plana çıktı ve kullandıkları konutlar yerine daha az enerjiye ihtiyacı olan konutlar inşa etme yoluna gittiler. Özellikle fosil yakıtlar sebebiyle ortaya çıkan sera ve karbondioksit emisyon gazlarının ozon tabakasına zararının tespitiyle ülkeler yeni politikalar belirlediler. İnşa edilen bir binanın atmosfere verdiği zararı hesaba katarak bunu kısıtlamaya başladılar. Yani enerji verimliliğinden çevreye atılan gazın azaltılmasına yönelik ikinci faza geçtiler. 10 sene önce ise üçüncü fazın ayak sesleri duyulmaya başlandı ve öncelikleri şu oldu: Biz öyle bir bina yapalım ki kendi ihtiyacını ürettiği enerjisiyle sağlasın. Biz şu an Türkiye olarak daha birinci fazdayız. Enerji verimliliği yüksek bina yapımını düşünüyoruz. Aslında ikinci ve üçüncü fazdaki yalıtım kalınlıkları ve detayların belirlenmesinde, üreticilerimizin ve üniversitelerimizin bu konuda yeterli donanımı ve teknik bilgisi var. Eğer yönetmeliklerde bu değerleri doğru tespit eder ve doğru bir uygulama planı ortaya koyarak bilgilendirme yaparsak Türkiye’nin de Avrupa ülkeleri gibi ikinci ve üçüncü faza hızlı bir geçiş sağlamaması için bence hiçbir neden yok. Ancak bunun yarın olacağını öngörmek hata olur. Bir itici gücün de 2016 Paris Anlaşması kapsamında Türkiye’nin 2030 yılına kadar seragazı emisyonlarını indirmek için taahhütte bulunmasıdır. Bunun için de Türkiye’nin yeni binalarda birinci fazdan ikinci faza geçişte radikal önlemler alması gerekiyor.

“Sektöründe üretmiş olduğu tüm ürünlerine EPD (Enviromental Product Declaration) belgesi alan tek firmayız. Bu belgeyle çevreye olan duyarlılığımızı tasdikleyerek Avrupa’daki sayılı üreticiler arasına girmeyi başardık”

Son yıllarda yalıtım konusunda Türkiye, dünyayla karşılaştırdığınızda hem teknik hem yönetmelik anlamında nasıl bir pozisyon alıyor? Bu konuda engel veya fırsat olarak görebileceğiniz gelişmeler var mı? Sektör olarak beklentileriniz neler?

Yalıtım derken ısı, su, ses ve yangın diye ayırmak gerekiyor. Isı yalıtımıyla ilgili 1998 yılında ilk yönetmelik yayımlandı. Ardından da ısı yalıtım pazarı çok hızlı büyüdü. Fakat ısı yalıtım yönetmeliğinde tanımlanan değerler, performans anlamında yalıtım malzemelerinin belli kalınlıklarıyla karşılandı. Bu da, pazarın belli bir seviyede kalmasına neden oldu. Avrupa’da ise yönetmeliklerde kullanılan değerler, iki ya da üç senede bir revize ediliyor. Isı yalıtımı açısından daha yüksek performanslı, enerjiyi az kullanan, çevreci binalar hedefleniyor. Bu doğrultuda ısı yalıtımı ile ilgili değerler sürekli yukarıya alınıyor. Türkiye’de ise 1998 yılında çıkan yönetmelik çok fazla bir revizyon görmedi. Açıkçası bu değerlerin 1998’deki Türkiye için uygun olduğunu söyleyebiliriz. Ancak güzel bir gelişme de yaşandı. Avrupa’daki Yalıtım Üretici Derneği’nin çalıştığı bağımsız bir kuruluşla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Ecofys isminde bir proje gerçekleştirdi. Bu projede Türkiye’de olması gereken yalıtım kalınlıkları, ulaşılması gereken yalıtım performansları ile ilgili detaylı bir çalışma yapıldı. Eğer bu çalışmayı bakanlığımızla birlikte yönetmeliğe adapte edebilirsek Türkiye’de ısı yalıtım pazarı için gerçekten önemli bir gelişme olacak.

Su, ses ve yangın yalıtımlarındaki durum ise biraz daha farklı. Geçtiğimiz sene yangınla ilgili yönetmelik devreye girdi. Bu sene de önce ses yalıtımıyla ilgili yönetmelik, ardından da su yalıtımı yönetmeliği Resmi Gazete’de yayımlandı. Bu yönetmeliklerle birlikte önümüzdeki dönemde, denetimler de planladığı gibi gerçekleşirse yalıtım pazarının büyümesi için çok önemli fırsatlar doğacak. Üretilen ürünlerin kalitesi ve yenilikçiliği anlamında Avrupa’dan çok geri olmamamıza rağmen pazar büyüklüğü olarak bizden daha küçük olan ülkelerden bile maalesef çok daha gerideyiz. Bu yönetmeliklerle ve sivil toplum kuruluşlarıyla (STK) yapılacak çalış- malarla Türkiye’deki yalıtım pazarı da gelmesi gereken noktaya önümüzdeki 10 yılda gelecek. Ama bu noktada STK’lara bunu iyi tanıtma, yönetmeliğin tam uygulanması ve gerekli teknik kullanıcıların bilinçlendirilmesi anlamında çok büyük görev ve ödevler düşüyor. Bunlar yapılırsa sektörün daha da büyüyeceğine inanıyoruz.

İklim değişikliği Temmuz ayında İstanbul’da da etkisini gösterdi. Doludan en fazla hasar görenler arasında binalar ve haliyle yalıtım sistemleri de yer alıyor. İklim değişikliğiyle sizin sektörünüzde ne gibi değişimler yaşanabilir? Bu konuda çalışmalarınız var mı?

Avrupa’da 1974’te başlayan petrol krizinden sonra enerji verimliliği konusu ön plana çıktı ve kullandıkları konutlar yerine daha az enerjiye ihtiyacı olan konutlar inşa etme yoluna gittiler. Özellikle fosil yakıtlar sebebiyle ortaya çıkan sera ve karbondioksit emisyon gazlarının ozon tabakasına zararının tespitiyle ülkeler yeni politikalar belirlediler. İnşa edilen bir binanın atmosfere verdiği zararı hesaba katarak bunu kısıtlamaya başladılar. Yani enerji verimliliğinden çevreye atılan gazın azaltılmasına yönelik ikinci faza geçtiler. 10 sene önce ise üçüncü fazın ayak sesleri duyulmaya başlandı ve öncelikleri şu oldu: Biz öyle bir bina yapalım ki kendi ihtiyacını ürettiği enerjisiyle sağlasın. Biz şu an Türkiye olarak daha birinci fazdayız. Enerji verimliliği yüksek bina yapımını düşünüyoruz. Aslında ikinci ve üçüncü fazdaki yalıtım kalınlıkları ve detayların belirlenmesinde, üreticilerimizin ve üniversitelerimizin bu konuda yeterli donanımı ve teknik bilgisi var. Eğer yönetmeliklerde bu değerleri doğru tespit eder ve doğru bir uygulama planı ortaya koyarak bilgilendirme yaparsak Türkiye’nin de Avrupa ülkeleri gibi ikinci ve üçüncü faza hızlı bir geçiş sağlamaması için bence hiçbir neden yok. Ancak bunun yarın olacağını öngörmek hata olur. Bir itici gücün de 2016 Paris Anlaşması kapsamında Türkiye’nin 2030 yılına kadar seragazı emisyonlarını indirmek için taahhütte bulunmasıdır. Bunun için de Türkiye’nin yeni binalarda birinci fazdan ikinci faza geçişte radikal önlemler alması gerekiyor.

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Paylaş