Türkiye'nin İlk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Ads 768x90

Gezegenimizin Sınırları

,
1.51K 0

Gezegenimizin sınırlarının başında iklim değişikliği geliyor. Atmosferdeki karbondioksit oranı 350 ppm seviyesini aşacak olursa gelişmemize sürdürülebilir bir biçimde devam etmemiz mümkün görünmüyor.

YAZI: Prof. M. Levent KURNAZ, Boğaziçi Üniv. İklim Değişikliği ve Politikaları Uyg. ve Araş. Merk., mlkurnaz@gmail.com

1962’de Rachel Carson Silent Spring (Sessiz Bahar) kitabını ya­yımladığında belki de insanlığın gelişmesinin doğanın kaynaklarının sınırlarına kadar dayandığını ilk kez gözlerimizin önüne sermişti. Özellikle tarımda kullanılan aşırı gübre ve tarım ilaçlarının doğadaki canlılara verdiği zararları gören ki­şiler, büyümenin sürdürülebilirliği konusuna kafa yormayı hızlandırdı­lar. Sanırım 1972’de Roma Kulübü; Dennis ve Donella Meadows, Jorgen Randers ve William Behrens’dan daha ne kadar büyüyebileceğimizi ele alan bir rapor istediğinde, orta­ya çıkan Limits to Growth’un (Bü­yümenin Sınırları) aradan geçen bunca yıl sonra bile kıymetini koru­yacağını tahmin edemezdi. Ama bu rapor sayesinde büyüme ve gelişme konusuna kafa yoran tüm bilim, iş ve düşünce insanları sınırları belli bir gezegende sınırsız büyümenin mümkün olamayacağının farkına varmışlardı.

Büyümenin Sınırları, şu andaki durumumuzdan başlayarak dün­ya kaynaklarını en fazla ne kadar tüketebileceğimiz üzerine bir yak­laşım kurgulamıştı. Bu kurgunun içerisine her zaman yeni gelişebi­lecek teknolojileri ve malzemeleri koyabileceğimiz için oluşan resim insanlık açısından umutsuz bir gelecek çizmiyordu. Bundan dola­yı da sürdürülebilirlik kavramına fazla kafa yormadan büyümeye devam ettik. Yalnız büyümemizin önünde bir sınır göremiyor olsak da üzerinde yaşadığımız gezegen karşımıza doğal sınırlarını koy­makta gecikmedi.

İlk Sınır Ozon Tabakasının İncelmesi

Gezegenin karşımıza çıkardığı ve gerçekten önemli bir tehlike olarak algıladığımız ilk sınır ozon tabaka­sındaki incelmeydi. Eğer klorofloro­karbon denen kimyasal gazları kul­lanmaya 1987 Montreal Protokolü ile veda etmemiş olsaydık bugün dünyada çok daha fazla insan sağ­lık sorunları ile uğraşmak zorunda kalacaktı. Montreal Protokolü geze­genimizin de sınırları olduğunu ilk defa algılamamızı sağladı.

2000’lerin başında bir grup bilim insanı gezegenimizin başka hangi sınırları olabileceğini ortaya koy­maya çalıştılar. Johan Rockstrom ve arkadaşlarının 2009’da yayınlanan makalesi hâlâ kısmen tartışılsa da çoğu uluslararası anlaşmanın temel felsefesini oluşturmayı başardı.

Bu çalışma, sürdürülebilir gelişme kavramına Büyümenin Sınırları yaklaşımının tam tersi bir bakıştan ulaşmaya çalışıyor. Biz ne kadar bü­yümeye çalışırsak çalışalım, büyü­mek için kullanacağımız hammad­delerden bağımsız olarak gezegenin önümüze koyduğu sınırlar var ve eğer sürdürülebilir gelişme istiyor­sak o sınırların içerisinde kalmaya gayret etmek zorundayız. Ayrıca daha önceki çalışmalardan farklı olarak bu sınırları sadece kavramsal olarak değil değersel olarak da be­lirliyorlar.

Gezegenimizin sınırlarının başında iklim değişikliği geliyor. Atmosfer­deki karbondioksit oranı 350 ppm seviyesini aşacak olursa gelişmemi­ze sürdürülebilir bir biçimde devam etmemiz mümkün görünmüyor. Bir diğer önemli sınır da biyoçeşitli­liğin kaybı. Kutup ayılarındansa arıların kaybı bizim için çok daha büyük önem taşıyor. Dünyadaki biyoçeşitliliği bu hızda kaybetmeye devam edecek olursak insanlığın devamını sağlayacak besinleri üret­mekte de zorlanacağımız kesindir.

Okyanuslarda yaşayan plankton­lar dünyadaki canlı kütlesinin ya­rısını oluşturuyor ve denizlerdeki yaşamın ilk basamağı. Bu basamak olmazsa bunlarla beslenen diğer balıklar da olmaz. Bu planktonların yaşaması ise denizlerin ne kadar asitli olduğuna bağlı. Atmosferdeki karbondioksit miktarı arttıkça de­nizlerin asitliliğinin de artması ge­zegenimizin sınırlarından bir diğeri.

Karşımıza çıkan ilk sınır olan ozon tabakasındaki incelme artmaya devam etmese de gözden kaçırma­mamız gereken bir sınır. Ayrıca at­mosferde artmakta olan toz ve ae­rosoller de çoğu sanayi bölgesinde yaşamı güçleştiriyor.

Temiz Su Kaynaklarında Azalma

Tarım, yaşamımızı sürdürmemiz için son derece önemli bir çaba ve bu çabanın başarıya ulaşması suyun varlığına bağlı. Ancak artan nüfus­la birlikte kişi başına düşen temiz su da azalıyor. Yakın gelecekte te­miz su kaynaklarındaki bu azalma önemli bir sınır olarak karşımıza çıkacak. Tarım yapmak için artırma­ya çalıştığımız alanlar da gezegenin en önemli sınırlarından bir diğerini oluşturuyor, çünkü artık hem daha az verimli alanlara doğru yayılıyo­ruz, hem de bazen çok daha gerekli olan orman alanlarını kaybediyo­ruz. Ayrıca tarım yapabilmek için kullandığımız gübrenin içeriğinde­ki azot ve fosfor tatlı ve tuzlu su kaynaklarında geri dönülemez bir hasar yaratıyor. Son olarak da ge­rek tarımsal kaynaklarda kullanılan zararlı ilaçları, gerekse de türlü fab­rikanın atıklarından doğaya karışan ve tam olarak etkilerini bilemediği­miz maddeler dünyada yaşamın de­vamını ciddi anlamda zorlaştırıyor.

Kısacası, eğer sürdürülebilir bir yaşam istiyorsak bu dengelerin sa­dece birini değil tümünü gözetmek zorundayız. Bu sınırlardan bir tane­sinin aşılması bile geri dönülemez hasarlara neden olabilir.

Karbon Yakalama ve Saklama

İklim değişikliği uluslararası arena­da bu sınırlar arasında en fazla ilgi gören konu. 2015 yılında kabul edi­len Paris Anlaşması iklim değişik­liğine çözüm bulma amacı taşıyor. Bu anlaşmaya göre tüm devletler ellerinden geldiğince önlem almaya çalışacaklar. Ancak özellikle geliş­miş ülkelerin bu yöndeki taahhütle­ri atmosfere salınan karbondioksiti azaltmanın yanında atmosferden karbon yakalama teknolojilerine dayanıyor. Şimdi size yakalanan bu karbonun ne yapılacağı konusunda­ki problemlere hiç değinmeden (ki asıl problem orada) bu yakalama teknolojilerinin gezegenin diğer sı­nırlarını nasıl etkileyeceğinden bah­sedeceğim.

Bu teknolojilerin en fazla sözü edileni biyoenerji kaynaklı karbon yakalama ve saklama yöntemi. Yani elektrik santrallarında yakıt olarak tarlalardan yetiştirdiğimiz organik maddeyi kullanacağız. Bu organik madde havadan karbondi­oksit emerek büyüyecek. Santralda bunu yakacağız, çıkan karbondiok­siti de yakalayıp saklayacağız. Eğer becerebilirsek bu teknoloji hem karbondioksit azaltmaya, hem de enerji üretmeye yarayacak. Bu tür teknolojilere Negatif Salım (Negati­ve Emission) teknolojileri adı verili­yor. Nature Climate Change dergi­sinde yayınlanan bir çalışma (Heck ve ark. Şubat 2018) bu teknolojiye bir de gezegenin diğer sınırları açı­sından bakıyor.

Öncelikle şunu bilmemizde fayda var: Atmosfere yılda ortalama 40 milyar ton karbondioksit salıyoruz. Negatif Salım teknolojilerinin fayda­sı bu sayıyı ne kadar azalttıkları ile orantılı olmalı. Heck ve arkadaşları­nın çalışmasında eğer tüm gezegen­sel sınırların korunmasına dikkat edecek olursak bu yolla yılda ancak 0,11 milyar ton CO2 emebileceğiz. Hiç yoktan iyidir denebilir, ancak 40 milyar tonla kıyaslandığında 0,11 milyar ton, gelecekle ilgili plan­larımızı üzerine bina edebileceğimiz bir miktar değildir.

Çeşitli gezegensel sınırları zorlama­yı veya geçmeyi göze alacak olursak yılda 6,3 milyar ton CO2 bu yöntem­le emilebilir. Bunu başarabilmek için üç ana sınırı aşmamız gereki­yor. Tarımsal gıda üretimini tehlike­ye sokmadan biyoenerji üretebilmek için şu anda tarıma uygun olmayan arazilerde bitki yetiştirebilmeliyiz ki bu da orman alanlarının ve merala­rın zarar görmesi anlamına geliyor. Şimdiye kadar tarım yapılmamış alanların varlığının başlıca sebebi burada tarımın verimli olmamasıdır. Verimi artıracak gübre kullanımı da azot ve fosfor tüketimini son de­rece yükseltecektir. Son olarak bu alanların çoğunda sulama yapılması gerektiğinden zaten kıt bir kaynak olan tatlı suyu bu amaçla kullana­rak bir gezegensel sınırı daha ihlal etmiş oluruz.

Kısacası, Paris Anlaşması birtakım hayali azaltım mekanizmalarına faz­lasıyla bel bağlıyor. Bu hayali yön­temlerden daha akılcı olan, enerji ihtiyacımızı yenilenebilir kaynaklar­dan sağlamaktır.

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Paylaş