Türkiye'nin İlk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Ads 768x90

“Düşük Karbonlu Bir Ekonomiye Geçiş Kısa Vadede Çok Zor”

,
807 0

Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü, Kentleşme ve Çevre Sorunları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gökhan Orhan, son yıllarda alım garantili, geçiş garantili, yolcu garantili, hasta garantili tasarlanan kamusal hizmet sunumu modellerinin ülkenin geçmişte biriktirdiklerinin yanında geleceğini ve gelecekteki gelirlerini de ipotek altına aldığını söylüyor. Prof. Dr. Orhan, bu durumun düşük karbonlu bir gelişme modeline geçişi zorlaştırabileceğinin de altını çiziyor.

YAZI: Bulut BAGATIR

Seçim sürecinde bazı adayların yoğun karbonlu bir büyümeye odaklanan ekonomi yerine yeni bir ekonomi politikası ve yenilenebilir enerjiye dayalı bir enerji politika­sını dillendirdikleri düşünülünce, Türkiye toplumunun düşük karbon­lu, verimliliğe dayalı bir sürdürüle­bilir ekonomi politikasını satın ala­bilirliği mümkün mü sizce?

Türkiye toplumunun çevreye duyar­lılığı yüksek olmakla birlikte bu ko­nuda yapılacakların maliyetine kat­lanma konusunda fazlaca gönüllü olmadığını gösterir bazı yoklama so­nuçları olduğunu biliyorum. Bu gös­tergeden hareket edersek halkımız­da bir “bedavacılık” eğilimi olduğu söylenebilir. Yani sorun var, hemen herkes bunu kabul ediyor. Bununla birlikte sorunun olumsuz etkilerinin uzun vadede ortaya çıkmasının da katkısıyla, “diğerleri bir şeyler yap­sın, bana kimse dokunmasın” tarzı bir yaklaşım gözlemlenebiliyor. Özel­likle 1980 sonrası dönemde başlayan ve sizin çok güzel ifade ettiğiniz gibi yüksek karbonlu büyüme verimlili­ğini esas almayan; orman, tarım ara­zileri, akarsular gibi ekosistem hiz­metlerinin sınırsızca tüketilmesine dayalı bir ekonomi politikasının ya­rattığı bağımlılık ortadayken düşük karbonlu bir üretim-tüketim sistemi­ne geçiş kısa vadede çok zor görü­nüyor. Bir de böylesi bir değişimde, her değişimde olduğu gibi, kazanan ve kaybedenler olacaktır. Kaybeden­lerin kayıplarını azaltacak ve onlara alternatifler sunacak bir dönüşüm çerçevesi geliştirmek şarttır. Ama bunun için hemen her alanda ciddi bir paradigma değişimine gerek var. Kısacası seçimlerde temel ihtiyaçlara dair söylemlerin öne çıkacağını dü­şünüyorum.

Böyle bir alternatif politikanın ana unsurları konusunda neler söylersi­niz? Krizden çıkış için nasıl bir rol oynayabilir? Oynayabilir mi?

Alternatif bir politika krizden çıkış­ta elbette önemli bir rol oynayabi­lir. Enerji dış alımına ödediğimiz kaynaklardan yapılacak tasarruf, azalacak girdi maliyetleri ve daha az kirlilik krizden çıkışın ilk adım­larını oluşturabilir. Bununla birlikte geçmişte alınan kararların bağla­yıcılığını, yani batık maliyetleri de unutmamak gerekiyor. Hükümetle­rin özellikle altyapı, enerji ve ulaşım alanlarında aldıkları bazı kararların geri döndürülmesi, uluslararası tah­kim ve alınan yol nedeniyle, oldukça zor olabilir. Son yıllarda alım garan­tili, geçiş garantili, yolcu garantili, hasta garantili olarak tasarlanan kamusal hizmet sunumu modellerini incelediğinizde ülkenin geçmişte bi­riktirdiklerinin yanında geleceğinin ve gelecekteki gelirlerinin ipotek altına alındığını görmek mümkün. Bu da düşük karbonlu bir gelişme modeline geçişi zorlaştırabilir.

Böylesi bir alternatif politikanın ha­yata geçirilebilmesi için öncelikle bütünleşik bir yaklaşım şart: Poli­tikaların bütünleşmesi sürecinde şu an yapılan, ekonomik büyüme odaklı projelerin merkeze alınması ve diğer tüm politika alanlarının bu amaca tabi tutulması. Yani bir çeşit çevre politikası bütünleşmesinden ziyade ekonomi politikası bütünleşmesi var. Böyle olunca da aslında olduk­ça “değerli” olan değerlerimizi heba edecek kamusal kararlar alınıyor ve uygulanıyor. Bunun sonucunda kısa vadede belki birilerinin cebi doluyor. Ama uzun vadede ülke adına, ülke­nin değerleri adına konuştuğumuz­da çok ciddi kayıplar gözlemlemek mümkün ve bazılarından geri dönüş mümkün olmayabilir. Kaliteli bir çevre, bozulmamış bir doğa, kirlen­memiş doğal kaynaklar hem kendi başına bir değer, hem de gelecek kuşakların refahını mümkün kılacak değerler olarak düşünülmelidir.

Daha da ilginci kamusal kararlar alınırken toplumun değerlerinin ve taleplerinin, alternatiflerin gündeme gelmediği, alternatiflerin çıktılarının neler olabileceğinin ve bütün bu sürecin sonunda dışsallıkların, yani maliyetlerin, kazanan ve kaybeden­lerin tartışılmadığı bir dönemdeyiz. Kamu politikalarının belirlenmesi ve uygulanması süreçleri siyasal süreçlerdir ve her zaman kazanan ve kaybedenler yaratırlar. “Ben yap­tım oldu” diyerek kamusal kararlar alınamaz. Benim naçizane önerim, bütün sınırlılıklarına rağmen, ussal karar verme yönteminin temel aşa­malarından ilerleyerek karar alma ve uygulama yapılması. Çünkü tar­tışılmadan tepeden inme bir şekilde kararlar alındığında, en aşağıda olup bitenden habersiz bir yaklaşım ciddi toplumsal, ekonomik ve ekolojik ma­liyetler yaratıyor.

Çevre koruma ve ekonomik büyüme arasında “sıfır toplamlı bir oyun” olduğu yaklaşımının yerine, ekono­mik büyüme hedefine ulaşılırken çevreye ilişkin sosyal maliyetlerin oluşmadığı yani ekonomik kalkın­ma ile çevre koruma amaçları ara­sında “pozitif toplamlı bir oyun”un varlığının kabulü nasıl mümkün olur? Türkiye’de bu yaklaşımın ka­rar alma süreçlerinde yerleşmesine katkıda bulunabilecek göstergeler nelerdir?

Her ne kadar ekolojik modernizas­yon teorileri bize “pozitif toplamlı bir oyunun” mümkün olduğunu söy­lese de aslında ekonomik kalkınma hedeflerine ulaşırken çevreye ilişkin sosyal maliyetlerin oluşmadığı ya da sıfırlandığı bir senaryo bence pek mümkün değil. Burada şu ayrıma dikkat çekmek istiyorum; evet, daha az hammadde ve yakıt tüketen, daha az atık üreten teknolojiler bu nite­liğe sahip olmayanlara göre daha çevre dostu ve daha kabul edilebilir seçeneklerdir. Ancak rüzgar enerji­sinin de, elektrikli otomobillerin de, güneş pillerinin de ciddi ekolojik aya­kizleri mevcut. Yani pozitif toplamlı bir oyun mümkün olduğu gibi uzun vadede başka maliyet kalemlerinin ortaya çıkması da mümkün. En son katıldığım bir kongrede önemli bir Alman otomotiv firmasında çalışan bir araştırmacı, elektrikli otomobil­lerle ilgili çalışmalarından bahseder­ken, çözülemeyen tek sorunun kul­lanım ömrü biten bataryaların nasıl değerlendirileceği sorunu olduğu ve kendi çalışmalarının bu bataryaların güvenli bir şekilde bertaraf edilme­si üzerine olduğunu anlatmıştı. Bu durumda tamamen pozitif toplamlı bir oyun olmasa da çevreye ilişkin maliyetlerin azaltıldığı bir üretim ve tüketim çerçevesinden bahsetmek mümkün.

Bununla birlikte, çevreye ilişkin sos­yal maliyetlerin azaltıldığı bir tür pozitif toplamlı oyunun varlığının kabulü için yukarıda bahsettiğim türden bir paradigma değişimi şart. Çünkü karar alma ve uygulama ko­numunda olanlar hâlâ bu potansiyeli tam olarak anlayabilmiş değiller ve kısa vadeli hedeflere ulaşmak için uzun vadede ciddi bedeller ödenme­sine neden oluyorlar.

Belki başlangıçta bu işlerden de para kazanmanın mümkün olduğunun gösterilmesi karar alıcıları ve uygu­lamacıları ekolojik modernizasyon politikaları izlemeye teşvik edebi­lir. Ancak, bu politikaların belli bir bütünlük içinde ele alınmadığı bir çerçevede ekolojik modernizasyon tedbirlerinin uzun vadede işe yara­mayacağını söyleyebilirim.

Akıllı ulaşım alanından bir örnek vermem gerekirse, siz İstanbul gibi bir şehirde akıllı ulaşım için ne ka­dar yatırım yaparsanız yapın yapılan her imar planı değişikliğiyle yoğun­luğu artırırsanız bu önlemler bir işe yaramaz.

İklim ve kalkınma politikalarını uz­laştırmak nasıl mümkün olabilir? Hem azaltım hem de uyum süreç­leri, siyasi karar almada nasıl bir yapılandırmaya ve sürece gerek duyar?

Kalkınmacılık bu toprakların en güçlü ideolojilerinden birisi ve bu hedefe ulaşmak için katlanılan diğer maliyetler feda edilmesi gereken, ka­çınılmaz maliyetler olarak görülüyor­lar. Ayrıca kimsenin diğerlerini din­lemeye tahammülü yok. Benim bu konudaki tezim, ülkedeki karar alıcı ve uygulamacıların genelde önemli rant yaratan büyük projeleri tercih ettiği ve parmaklarıyla ince ayar yap­mak yerine sorunları yumrukla çöz­meye çalıştıkları yönünde. Yumrukla çözdüğünüzde ister istemez önemli miktarda ezilen, heba edilen ve boşa harcanan değer de oluyor. Bu ülke yıllardır enerji sorununun bir arz sorunu olduğundan hareketle arzı artırmaya öncelik veren politikalar izliyor. Hâlbuki sorunun talep yöne­timiyle ilgili bir boyutu olduğu gibi, yalıtımdan bütünleşik toplu taşıma­ya, akıllı sulama sistemlerinden am­pullere, trafik sinyalizasyonundan imar uygulamalarına kadar daha burada sayamayacağım pek çok bo­yutu mevcut. Ama açıkça konuşalım: Elde hazır reçeteler varken bu işlerle “kim uğraşacak”?

Türkiye’de merkezi idarenin azaltım ve uyum konularından ayak sürü­düğü çıplak gözle görülebilecek bir durum. Tüm merkezi idareyi aynı torbaya koymamak adına, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nda sorunla­rın farkında olan, ne yaptığını ve ne yapılması gerektiğini bilen adanmış kadrolar var. Ama yukarıda da bah­settiğim gibi diğer bakanlıkların pro­jeleri ve kendi bakanlıklarının içinde diğer birimler tarafından geliştirilen projelere ilişkin itirazları maalesef pek dikkate alınmıyor. Buradan ha­reketle hem azaltım hem de uyum bütünleşik yaklaşımlar, ekolojik mo­dernizasyon politikaları, üretici ve tüketici davranışını düşük karbonlu seçeneklere yöneltecek ekonomik politika enstrümanları ve katılımcı bir karar alma ve uygulama meka­nizması gerektirir. Bu yaklaşımların hayata geçebilmesi için umarım be­ton ve kömür ekonomisinin kendini çeviremeyecek bir noktaya gelmesini beklemek gerekmez ve iş işten geç­meden gereken önlemler alınır.

Burada ayrıca yerel yönetimlere de bir parantez açmak istiyorum. Şu an belediyeler önemli ekolojik moder­nizasyon projelerine imza atmaya başladılar. Üyesi oldukları uluslara­rası yerel yönetimler ağlarının katkı­larıyla, karbon salımlarında azaltım ve uyum projelerini hayata geçiri­yorlar. Bu süreçte uluslararası yerel yönetim ağlarının yanında, kalkınma finansmanı sağlayan kuruluşların da önemli kaynaklar sağladıkları görü­lüyor. Bu nedenlerle belediyelerin kendi etki alanları içinde hem kirli­liği ve karbon salımını azaltan, hem daha az kaynak kullanan projelerin hayata geçirilmesinde öncü rol oyna­ması mümkün olabilir.

Kalkınma politikaları çerçevesinde ele alınacak çevre korunması konu­sunda, piyasa ve ekonomik aktörler sosyal maliyetlerini ölçebiliyorlar mı?

Ekonomik aktörler bence ağırlıklı olarak ekonomik getirilerine bakı­yorlar ve yatırımlarından en kısa sürede dönüş sağlama amacındalar. Bununla birlikte ben insan doğası­nın değişmeyeceğini düşünenlerden değilim. Aksine kamu politikalarının, kamu otoritesinin verdiği sinyallerin, koyduğu kural ve başlattığı uygula­maların, hazırladığı plan ve program­ların davranışlarda ve beklentilerde önemli türden değişiklikleri sağlaya­cağını düşünüyorum. Bu alanda ted­rici bir geçişle bu tarz bir dönüşümü gerçekleştirmek mümkün. Çünkü kamu otoritesinin verdiği sinyaller hem üretici hem de tüketici davra­nışını ve beklentilerini şekillendirme yeteneğine sahiptir.

Düşük karbon ekonomisine geçme­ye çalışan ülkelere dair hem siyasi hem ekonomik hem de toplumsal anlamda gözlemleriniz neler?

Açıkçası özellikle Avrupa ülkeleri 1970’lerdeki petrol krizleri sonrası bizim şu an tartıştığımız dönüşümün ilk hamlelerini yapmışlar. Ekolojik modernizasyon politikalarının kö­kenleri bu döneme dayanıyor. Petrol üreticisi değiller ve bu nedenle ciddi bütçe açıkları vermişler. Kömürün yarattığı sıkıntıların farkındalar ve nükleer enerjinin de hem riskleri hem de toplumsal muhalefetin itiraz­ları açısından bazı sınırları mevcut. Bu noktadan itibaren daha verim­li, daha az enerji ve doğal kaynak tüketen teknolojileri geliştirmeye başlamışlar. Bu teknolojileri gelişti­rerek başlı başına bir rekabet avan­tajı sağlıyor, bu teknolojileri ihraç ediyor, kendi iç pazarları için bir korumacılık zırhı oluşturuyorlar ve aynı zamanda daha az kirlilik yaratı­yorlar. 1970’lerde bazı ülkelerin çev­re maliyetlerinden kaçarak haksız rekabet avantajına sahip olması ve dışsallıklarını diğer ülkeler üzerine yüklemesinin, AB içinde çevre dü­zenlemelerinin uyumlaştırılmasına neden olduğunu da söylemek müm­kün. Yine özellikle Avrupa’da yük­selen “Yeşil Parti”lerin bu değişime önemli katkılar verdiği söylenebilir. Bu çerçevede ekolojik modernizas­yon politikaları gelişmiş sanayi ül­kelerinin yaşadıkları enerji ve çevre sorunlarına ekonomik sistemin için­de bir çözüm üretme mekanizmaları olarak düşünülebilir.

Düşük karbon ekonomisine geçi­şin temelleri 1970’lerde atılsa da günümüzde iklim değişikliği ve beraberinde getirdiği belirsizlikler, ülkeleri düşük karbon ekonomile­rine yönlendiriyor. Düşük karbon ekonomisine geçmeye çalışan ülke­lerin önemli bir kısmı bu tarz tek­nolojileri geliştiren ve uygulamaya sokan ülkeler. Ben bu türden eği­limlere önem vermekle birlikte bu ülkelerin kaynak kullanımı, üretim, tüketim ve kirlilik açılarından ince­lendiğinde toplamda hâlâ dünyanın değerlerinden orantısız bir şekilde faydalanmaya ve orantısız bir şe­kilde kirletmeye devam ettiklerini düşünüyorum. Bu nedenle bu ülke­lerde de üretim ve tüketim kalıpla­rının ciddi bir değerlendirmesinin yapılması gerekiyor.

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Paylaş