Türkiye'nin İlk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Ads 768x90

Yeşil Ekonomiden Önce Gelen: Katılımcı, Özgür ve Demokratik bir Ülke

,
844 0

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Fikret Adaman yeşil ekonomiye geçişin maliyetlerinin üstlenilmesi gerektiğini ifade ederken her şeyden önce bu konuların rahatça tartışılabilmesi adına Türkiye’nin öncelikli maddesinin politik anlamda daha katılımcı, daha özgür ve demokratik bir ortam yaratmak olduğunu belirtiyor.

YAZI: Bulut BAGATIR

Enerji politikaları açısından ele alındığında Türkiye’nin “yeşil ekonomi”ye geçişi için atılması ge­reken adımlar nelerdir sizce?

Yeşil bir ekonomi için her şeyin yapılması lazım. Giydiklerimizden yediklerimize ve içeceklerimize ka­dar bazı önemli önemli kalemler bulunuyor ama bu işte “zurnanın zırt dediği” nokta enerji ve ulaşım. “Bizim daha fazla yeşil enerjiye geç­memiz mümkün mü” diye soracak olursanız “mümkün” cevabını veri­rim. Ama bunun topluma ya da eko­nomiye maliyeti olacak. Bu maliyet de nükleerde olduğu gibi artan risk olarak ya da daha yüksek elektrik birim üretim maliyeti olarak çıka­cak. Tabii neyin altında, çevre ma­liyetlerinin dikkate alınmadığı var­sayımı altında. Çevre maliyetlerini dikkate almazsan, kömürlü termik santraldan hele bir de kömür re­zervin varsa, elektrik üretmen ko­lay. Ama yüksek teknolojili güneş enerjisini kullanmak, bunu rüzgar enerjisi ile birleştirmek, dalgadan enerji üretmek gibi daha yüksek teknolojili işlere geçtiğin zaman bu işin maliyeti artıyor. Güneş veya rüzgar olmadığı zaman elektrik üre­temez hale geliyorsun gibi sorunlar da doğuyor.

Aynı şey ulaştırma için de geçerli. Gerçi son yıllarda toplu taşımaya yö­nelik epey yatırımlar var ama yine tabii yılların ortalamasını aldığımız zaman Türkiye’de özel taşımacılığın hep desteklendiğini görebiliriz. Do­layısıyla bugünkü resme baktığınız­da bunun maliyetini görüyoruz. Sırf iklim üzerindeki etkisi anlamında değil, şehircilik üzerinde de. Burada bizim yeşile geçmemiz istenen bir şey ve yeşile geçmenin maliyetlerini üstlenmemiz lazım.

Böyle bir alternatif politikanın ana unsurları konusunda neler söyler­siniz? Krizden çıkış için nasıl bir rol oynayabilir? Oynayabilir mi?

Çevre konusu Türkiye’nin günde­minde çok fazla yer almıyor. Nedir Türkiye’nin gündemi? Çok mu dolu ki çevre gündeme alınmıyor? Ya da Türkiye’nin geleceğe yönelik ba­kabildiği zaman mı çok dar? Ben 2019’u görürüm, 2020’yi görmem mi diyor? Çevre hiç mi bunun derdi değil? Korkarım buna çok olumlu cevap veremiyoruz. Sosyolojik ça­lışmalar, anketler bunu gösteriyor. Tabii bunun mutlaka bir ekonomi politik boyutu ile birlikte büyüme fetişizminin yarattığı bir görme­mezlik var. Sırf mevcut AK Parti hükümetini eleştirmiyorum. Büyük ölçüde tüm politik oyuncuları eleş­tiriyorum. Şüphesiz birkaç istisna var ama genelde tartışma “ben şu kadar büyüdüm, hayır büyümedin rakamlar yanlış” söylemleri üzerin­den yapılıyor. Vaatler de bu rakam­lar üzerinden veriliyor. En azından yıllardır büyüme rakamlarını yeşil filtrelerden geçirelim de temiz bir büyüme rakamı ortaya çıksın uya­rıları yapılıyor. Politik arenada bunlara dair yapılmış kapsamlı bir tartışma hatırlamıyorum. Aslına ba­karsanız yapılacaklar ve yöntemleri aşağı yukarı belli. Bunun biraz daha katılımcı mekanizmalarla yapmak mümkün. Yerele dayandırarak yapmak mümkün ki tercih edilir. Olmadı devlet politikası olarak yapı­labilir. Belli noktalarda vergi koyup caydırabilirsiniz, teşvik de verebi­lirsiniz. Niye plastik torba yasağı haritada yerini zor bulabileceğiniz ülkelerde uygulanmaya başlanmış­ken Türkiye’de hâlâ yapılamadı, biri bana gelip anlatsın istiyorum. Çok basit bir örnek bu. Bunu derinleş­tirdiğimiz zaman işin arkasında ne­oliberal politikaları görebilirsiniz. Bunları çok dert etmeyen, “piyasa dert ederse biz de dert ederiz” di­yen politikalar. Ancak tanımı gereği de piyasaların dert edemediği ko­nular bunlar. Büyüme fetişizmi ile birleştirilmiş bir durum bu. Bir tek Türkiye’de mi böyle? Hayır.

Verimlilik artsın, düşük karbon­lu yapıya geçilsin ama öncelikle Türkiye’de kanun ve nizamın tek­rar temin ve tesis edilmesi gerekti­ğine inanıyorum. Bunun belki alt başlığı olarak ya da ayrı bir madde olarak barış içerisinde bir arada yaşamanın sağlanması gerektiği­ni düşünüyorum. Bunlar olmadan uzun soluklu politikalar geliştirmek mümkün değil. Uzmanlığım değil ama insanların politik stres altın­da olduğunu düşünüyorum. Artık trafikte cinayet gibi haberler nere­deyse her gün okuduğumuz haber­ler arasına girdi. Türkiye’de çıkan haberlere bakıyorum, Zaytung ha­berleri mi okuyorum diye kendime soruyorum. Bu işlerin rahat tartışı­labilmesi gerekiyor. Böyle ortamlar olmazsa -düzgün bir iş ortamından bahsedemediğimiz gibi- bu işi nasıl daha sürdürülebilir yaparız tartış­malarını da kaçırırız. Türkiye’nin öncelikli maddesinin politik anlam­da daha katılımcı, daha özgür ve daha demokratik bir ortam olması gerektiğine inanıyorum. Seçim sü­recinde bunların dile getirilmesi ve tabii ki adaylara Paris Anlaşması’nı ne yapacaksın, plastik konusunda ne yapacaksın diye sormak önemli.

Çevre koruma ve ekonomik bü­yüme arasında “sıfır toplamlı bir oyun” olduğu yaklaşımının yeri­ne, ekonomik büyüme hedefine ulaşılırken çevreye ilişkin sosyal maliyetlerin oluşmadığı, yani eko­nomik kalkınma ile çevre koruma amaçları arasında “pozitif toplamlı bir oyun”un varlığının kabulü na­sıl mümkün olur?

Türkiye iklim ve çevre konusunda tabiri caizse oldukça arkadan geli­yor. Bunu sorgulamak bayağı risk almayı içeriyor. Maalesef öyle bir noktadayız ki eşin dostun varsa bu soruyu iki kez düşünüyorsun. Ca­sus ilan edilme riski taşıyor. İklimde sergazı salımları kişi başı dünyada en hızlı artan ülkelerden biri Tür­kiye. Geçtiğimiz günlerden WWF-Türkiye’nin daveti ile Menderes’e gittik, göllere baktık. Bunların hep­si çamur haline gelmiş. Yeraltı sula­rının önemli bir kısmı kirlenmiş. Kı­yılar büyük ölçüde kirletilmiş. Hem yapılaşma anlamında hem de denize olan deşarj anlamında tarımdaki kullanılan suni gübre ve ilaçlama­nın çok ciddi maliyetleri var.

Bütün bunları yan yana koyduğu­muzda çıkan tablo biraz karanlık. Türkiye’nin bunu görmesi lazım. Bunu tartışması ve kendine bir rota belirlemesi lazım. Tabii ki bu rotanın nereden geçeceği konusunda çok farklı tartışmalar olacak. Bu rota­da nasıl yöntemler uygulanacağına dair çok farklı pozisyonlar olacak. Bunlar politik tartışmalar ve sağ­lıklı bir şekilde yapılabilmesi lazım. Örneklemek gerekirse Türkiye’nin tartışmadığı ana başlıklardan bir tanesi enerji verimliliği. Hiç tartı­şılmıyor demiyorum ama belki de en başta tartışılması gereken konu. Binalardaki yalıtım meselesi mese­la. Çok kabaca konuşuyorum, bina stokunun neredeyse yarısının sıvası yok. Keza su kullanımı çok ciddi bir sorun. Tarımın çok hızlı bir biçimde yüksek teknolojili bir sisteme geç­mesi gerekiyor. Bu konuda adımlar atılıyor ama geç atılıyor. Harran çöl­leştikten sonra bir şey yapalım olu­yor. Bunu çölleşmeden yapacaksın. Herkes söylemiş durumda. O kadar yüksek sıcaklığın olduğu bir yerde sen bu kadar su basarsan, bu kadar pamuk ekersen burası çöl olur uya­rılarını dinlemiyorsun, çöl olduktan sonra herkesin aklı başına geliyor.

İklim ve kalkınma politikalarını uzlaştırmak nasıl mümkün ola­bilir? Hem azaltım hem de uyum süreçleri, siyasi karar almada nasıl bir yapılandırmaya ve sürece gerek duymaktadır?

Türkiye’deki büyüme büyük ölçüde inşaat gibi yoğun karbon ekonomisi üzerinden gidiyor. Türkiye özelinde böyle oldu. Biz de hep yazdık. Refet Gürkaynak’ın çok güzel bir çalış­ması vardı bu konu üzerine. Şevket Pamuk ile “Hitting the Wall” diye bir kısa bir çalışma yapmıştık. Böyle gidersek duvara çarpacağımız söyle­miştik.

Büyüme meselesini sorgulamaya kalktığınızda insanlar, “Tamam o zaman elektrik kullanmayalım, ısınmayalım. Mağara günlerine geri dönelim, fakirlik devam etsin, biz kalkınmayalım” türü refleksif bir cevap veriyorlar. Onu düzeltmek gerekiyor. Dünyadaki çalışmalara baktığınızda küçülme meselesinin çok daha derin, çok daha kapsam­lı ve çok boyutlu düşünüldüğünü görebilirsiniz. Pekâlâ, hem fakirli­ğe çözüm verebilecek hem işsizlik meselesi ile ilgilenebilecek bir yapı kurmak mümkün. Borçlanarak bü­yüyoruz. Borç alarak borcumuzu ödüyoruz. Ponzi oyunu devam edip duruyor. Mutluluk Endeksi gibi çok basit ölçümler yine de bir şey söylüyor. İnsanların mutluluğu çok mu artıyor? Hayır. 1950’lerden beri aynı şekilde devam ediyor. O halde “Bütün bu kavga niye” sorusunu sormak gerekiyor.

Bunun ötesinde nasıl daha yeşil ola biliriz sorusuna dair Prof. Dr. Erinç Yeldan ve Doç. Dr. Sevil Acar’ın çalışması güzel veriler sunuyor. Çe­şitli modellemeler ve simülasyonlar yapılmış durumda. Bunlar gerçek­ten çok kapsamlı çalışmalar. “Bizim kırmızı çizgimiz bu ve bunlardan vazgeçmeyeceğiz, bu paradigmadan gideceğiz” desen bile, bir sürü fark­lı yol var. Dolayısıyla onun da altını çizmek gerekiyor.

Düşük karbon ekonomisine geçme­ye çalışan ülkelere dair hem siyasi hem ekonomik hem de toplumsal anlamda gözlemleriniz neler?

Avrupa’nın özellikle belli ülkelerin­de, yeşil ekonomi, döngüsel ekono­mi gibi bir sürü isimlerde kullanı­lıyor ya, ben bunları büyük ölçüde daha çevreye hassasiyet gösteren üretim ve tüketim süreçleri olarak tanımlıyorum. İsterseniz 3R, yani re­use (yeniden kullanma), recyle (geri­dönüşüm), reduce (azaltmak) olarak tanımlayabiliriz. Buralara baktığı­mızda arabanın üretiminde, asfalt dökümünde, bina yapımında inanıl­maz yüksek teknolojili çözümlere gidildiğini görüyorsunuz. Bunların büyük bir kısmında da devlet kat­kısı var. Almanya niye, aşağı yukarı saat olarak bize göre %40 daha az güneş gören ülkesinde güneş enerji­sini bu kadar yoğun kullanabiliyor? Çünkü Alman hükümeti güneş ener­jisini destekliyor. “Sen ev yaparken çatını güneş panelleriyle yaparsan ucuz kredi veririm” diyerek destek veriyor. Peki bunu yapan ülkelere baktığınızda ekolojik ayakizlerinin azaldığını görüyor musunuz? Onu değerlendirmek lazım. Hayır azal­mamış. Kesinlikle bunlar önemsiz­dir demiyorum, bunları yapmamız gerekiyor. Bundan daha ciddi bir yeniden yapılanmaya gitmediğimiz takdirde Avrupa gibi olacağız. Ka­baca konuşuyorum, tüm dünya Av­rupa gibi yaşasa dört tane dünyaya ihtiyaç var. Niye? Çünkü çok fazla tüketiyor. Bazı noktalara dikkat edi­yor ama sabah kahvaltısında avoka­do veya kivi yemek istiyor. Tatiline bilmem nereye gitmek istiyor. Belirli hayat standartlarından vazgeçmek istemiyor. Bunlardan vazgeçmedi­ğin zaman ekolojiye verdiğin zarar ve kullandığın kaynak miktarında çok fazla bir değişiklik olmuyor. Öyle bir simülasyon yapmadık ama bunlar bir de Türkiye gibi yaşasalar belki sekiz dünya gerekecek. Kü­çülme meselesi ile de birleştirmek lazım bu tartışmayı, aksi takdirde biz her şeyi aynı tutarsak daha yeşil ekonomiye geçmek, kirleten öder ilkesini (polluter pays principle) kullanmak, uygun vergiler koymak gibi uygulamalar yeterli olmayabi­lir. Küçümsemek adına söylemiyo­rum, bunları da yapmamız gereki­yor. Önümüzde Avrupa ülkeleri ve Kanada gibi örnekler var. Kişi başı çıkarttıkları çöp miktarı inanılmaz yüksek. Ki birçok Avrupa ülkesinin otel odasında kağıt için, organik için üç dört tane ayrı çöp kutusu var. Ama bu işlerde denge kaçtı. Dola­yısıyla bu tartışmaları iki eksende görmek lazım. “Mevcut yapıyı biz nasıl daha yeşil hale getirebiliriz” sorusunu sormalıyız ama istediğin kadar bu işi yeşil yap, yine de ciddi bir ekolojik ayakizi üretiyorsun. Bu ayakizini üretmekten imtina etme­nin yolu, büyüme meselesini tekrar sorgulamaktan geçiyor.

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Paylaş