Türkiye'nin İlk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Ads 768x90

“Her Gün Çatalınla Oy Veriyorsun!”

171 0

Yazı: Ayşenur Arslanoğlu / Slow Food

Gıda politikalarını süreç içinde iz­lemek gerekiyor. Tarım bakanıyla eşleşen bir dönem programı oluyor, vizyon belirleniyor, o program harfi­yen uygulanıyor. Ancak çok garip bir değişim var politikalarda; birden bu kadar ithalata yönelme, kotaları bu kadar açma çok kısa vadeli hareketler gibi geliyor bana. Ulusal tarım politi­kasının hiç değişmeyecek parametre­lerinin konuşulmaya başlandığı bir dönemden gelinen bu nokta inanılır gibi değil. Çünkü gıda tartışılmaz bir güvenlik meselesi; siyah olması, beyaz olması, sağı tutması solu tutması fark etmeksizin. O güvenlik meselesini bu kadar rahat dışarıya bağlıyor olmaları­na aklım ermiyor.

Slow Food, biyoçeşitlilik konuşan ve biyoçeşitliğin devamı için proje, çalış­ma üreten tek oluşum. Slow Food’un İtalya merkezinde bulunan Biyoçeşit­lilik Vakfı’nın iki çok temel projesi var. Nuh’un Ambarı (Arc of Taste) adında, tükenmekte olan gıdaya yö­nelik bir envanter çalışması. Presidi­um ise bir tür etiketleme. Bir üretim protokolüyle üreticinin, o coğrafya­nın, topluluğun gıda üretim biçimini devam ettirmeyi garanti etmesine yö­nelik onu bir protokole yönlendiren, bunun sonucunda da ürünlerinin pazarda değerini artıracak bir etiket­leme, bir onurlandırma. Türkiye’de bugün resmi olarak Presidium’un bir karşılığı yok ama Tarım ve Orman Bakanlığı’nın tanıdığı coğrafik işaret­leme benzer bir uygulama.

Toprak İkinci Kuşağa Devrolmuyor

Kapitalistleşmenin gıda ve tarım üze­rindeki etkisinin daha dalgalı olarak, geç sirayet ettiğini düşünüyorum. Hâlâ otonom yapılar var köylerde, kır­salda. İnsanların kendi içlerinde dön­dürdükleri belirli düzenleri var. Şehre göçenlerin bile kırsalla kurduğu ilişki tamamen kopmuş değil. Modernleşme konusunda, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 50’lere 60’lara uzanan de­rin bir yanlış anlama var. Kırsalda ya­şayan insanın da bu anlayışla beraber gelen ekonomik koşullar içinde ken­dini bulması, eline ulaşmayan hizmet söz konusu. Dolayısıyla kırsaldakiler ve sahip oldukları arazi, toprak bir şe­kilde ikinci kuşağa devrolmuyor, ikin­ci kuşak oradan çıkmak istiyor. Bura­da bir kırılma var. Onun ötesinde hâlâ yaptıklarına değer vermiyor, bunların değer gördüğünü kavramıyorlar. Coğ­rafyanın batısına doğru baktığınızda mübadele ile değişmiş bir coğrafya, balıkçılık deseniz insanların doğa­sından gelen bir şey değil, sonradan adapte olmuşlar. Tamamen yaşamsal bir yerden bakıyorlar, kültürel bir kök salma, bilginin taşınarak devam etme­si söz konusu değil. Diyalog meselesi bunlar; o yüzden devlet, politika yapı­cılar önemli. Bakanlık ve belediyeler yaşamsal olanı daha net belirliyor, düzenliyorlar. Dolayısıyla onların be­lirlediği prensipler çok daha hızlı etki edecek. Ama bu ülkede bir şeyler ya­pılanıyor sonra yeniden yapılanıyor. Alanlar bir açılıyor, bir kapatılıyor, bir kullandırılıyor, bir kullandırılmı­yor. Zeytinlikler çok önemli örneğin. İmza kampanyası düzenleniyor, konu zeytinse ortalık yıkılıyor. Çünkü her­kesin dünyasına dokunuyor. Çünkü o ağacın bir anlamı var, yediğin zeyti­nin, zeytinyağının bir anlamı var. Ama mera dediğinde, bu insana dokunmu­yor. Hâlâ insanın aktif olduğu, etkin olduğu alanın ne kadar daha fazla ihtimal taşıdığını çok net görüyorsu­nuz. Öbür tarafta şans eseri kurtuldu meralar. Bir şekilde milletvekillerinin duyması sağlandı. Hepimizin aslında bütün bu politika süreçlerine dahil olma hakkı var.

Kendini Dönüştürmek, Dengeli Bir Düzende Yaşamak

Gıda toplulukları çok önemli. Bugün neredeyse bütün semtlerde bir koo­peratif var. Üç-dört sene gibi kısa bir zamanda oluştu bunlar. Sivil toplum örgütleri ciddi anlamda bilgilendirme yapıyorlar, özel projeler üretiyorlar, projeleriyle bağlantılı paylaşımlar ya­pıyorlar. Birkaç yıldır sivil inisiyatifin, sivil toplum örgütlerinin süreç içinde ne kadar etkin ve belirleyici olduk­larını konuştuk, buna çok inandık, sokaklara çıktık. Dolayısıyla bu birey­lerde de farklı bir algı yarattı. Gerçek­ten “Her gün çatalınla oy veriyorsun” sloganı çok laf ola beri gele bir slogan değil, gerçekliği var.

Kendini dönüştürmek, kendi türün­den ve diğer türlerden canlılarla bir şekilde daha ahenk içinde, daha den­geli bir düzende yaşamak gerekli. Hepimizin sakince, biliyorum çok da zamanımız yok ama kendine zaman tanıyarak, çevresinde hayatına giren, bedenine giren şeylere ayması ve dö­nüşüme başlaması lazım. Şimdi artık rehberleri de var bu işin.

Biz şimdi “Yeryüzü Diyeti” olarak Türkçeye çevirdiğimiz bir diyet ya­pıyoruz. Gıdanın her ne kadar iklim değişikliğinden etkilenen olsa da gıda alışkanlıklarının da iklim değişikliği konusunda bir belirleyici olduğuna işaret eden, dolayısıyla etsiz beslen­me, sıfır atık ve yerel beslenmeye yönelten bir motivasyon kampanyası bu. Dolaylı etkilerini artık zaten sez­gisel olarak biliyorum, ben pratiğini anlamak istiyorum, çünkü yapamaya­cağımız bir şeyi konuşmanın da an­lamı yok. İnsanlar bu konuya kendi yapabilecekleri üzerinden bakmalı. Pratik edip, ne kadarının mümkün ol­duğunu anladıktan sonra etraflarına da yaymaya başlıyorlar ama etrafını dönüştürmek de biraz zaman alıyor.

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Paylaş