Türkiye'nin İlk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Ads 768x90

COVID-19, Milliyetçilik ve İklim Değişikliği

,
289 0

Dünyayı saran koronavirüs tehdidine karşı, her ülke belirli iyileştirme planları ve tutumları sergiliyor. Ancak küresel kriz karşısında milliyetçi dürtüler de ateşleniyor ve bu da uluslararası iklim işbirliğini tehlikeye atıyor.

Haber: James Temple

Çeviri: Çisil Sevinç

Madrid’de düzenlenen BM COP25 konferansı 15 Aralık’ta başlamıştı. Müzakerelerde, Paris Anlaşması’nın önemli hedeflerini dört yıl önceye çekme çabaları başarısızlıkla sonuçlandı.

Planlanandan iki gün fazla süren konferansta, binlerce delege süreci daha ileriye taşımak için gerekli adımları atamamış vaziyette koridorlara akın etti.

Suçlanacak pek çok aktör var. Ancak önde gelen isimler arasında Avustralya, Brezilya ve ABD geliyor. Üç ülkede de iklim eylemi için küresel talepleri yerine getirmemek üzere verdikleri sözle başa geçen milliyetçi liderler bulunuyor.

Brezilya, Jair Bolsonaro’nun seçimleri kazanmasının ardından müzakerelere ev sahipliği yapmaktan vazgeçti ve Brezilya delegeleri Madrid’de Amazon’un çiftçilik ve madenciliğe açılması taleplerinde bulundu.

ABD ise Başkan Donald Trump’ın himayesinde içerisinde bulunduğu anlaşmalardan tamamen çekilme sürecine girdi ve iklim felaketlerinden etkilenen yoksul ülkelere finansman sağlanması çabalarının önünü tıkadı. En nihayetinde, COP25’teki büyük kararların neredeyse hepsi aslen Kasım ayında Glasgow’da gerçekleşmesi planlanan gelecek konferansa bırakılmıştı.

Dünya Kaynakları Enstitüsü iklim ve ekonomi başkan yardımcısı Helen Mountford, müzakerelerin sonunda “Paris Anlaşması’nı doğuran iş bitirici ruh hali görünüşe göre mazide kalmış” ifadesini kullanmıştı.

İki hafta sonra, Çin’deki araştırmacılar onlarca insanı enfekte eden ölümcül yeni koronavirüsü keşfetti ve böylece küresel salgının sinyalleri hissedilmeye başlandı.

Sınırlar kapatıldı. Küresel ticaret durdu ve piyasalar çöktü. Ülkelerin değiş tokuş ettiği şeyler yalnızca suçlamalar ve hakaretler oldu.

Haftalarca iklim değişikliği hakkında hiçbir çaba sarf edilmedi.

Dünya genelindeki can kayıpları artış gösterirken, şehirler karantinaya alıyor, uluslararası seyahatler yasaklanıyor ancak salgını yavaşlatmak adına alınan bu çabalar aynı zamanda ekonomileri de yavaşlatıyor.

Genç aktivist Greta Thunberg fiziksel mesafe talepleri karşısında iklim hareketini dijital platforma taşıdı ve bu da hareketi halkın erişiminden uzaklaştırmış oldu.

BM en sonunda bu yıl düzenlencek COP’u iptal etti ve bu şekilde ülkelerin Paris Anlaşması’nın beşinci yılında daha kararlı emisyon hedefleri almaları yönündeki planlar da suya düştü.

Paris Anlaşması, onlarca yıldır süregelen çekimserlik sonucunda nihayet dünyanın iklim değişikliği ile mücadele edeceği konusundaki umutları yeşertmişti.

Anlaşmayı neredeyse bütün ülkeler imzaladı ve emisyonlarını azaltmak için adım atacakları konusunda taahhüt verdi.

Peki ya Paris Anlaşması mücadelenin başlangıcı değil de, zirveye çıktığı nokta olduysa?

Milliyetçi Bakış Açısı

COVID-19 salgını tüm dünyaya yayılmışken iklim krizini unutmak kolay. Şuan öncelikler, olması gerektiği gibi, salgının yavaşlatılması, hayatların kurtarılması ve ekonomilerin yeniden başlatılması. Ancak o noktaya gelinceye kadar, bazı ülkeler küresel ısınmanın yakın dönemdeki büyümesini durdurmaya yardımcı olabilir.

Geçmişteki ekonomik durgunluklarda da gözlemlendiği gibi, kısa vadede küresel emisyonlarda düşüşler meydana geliyor. Ancak karbondioksit atmosferde yüzyıllarca asılı kalabilir ve bu da toplam yoğunluğun artmaya devam edeceği anlamına geliyor.

Bununla birlikte, ekonomiler eski haline döndüğü an emisyonlar da kaldığı yerden devam edecek. Çin neredeyse normal seviyelerine ulaştı bile.

Yani hızla artan iklim değişikliği tehdidi hâlâ devam ediyor. Ve biz çok daha yoksul bir ülkede, daha az iş imkanları ve temiz sistemlere yatırılacak daha az para ile birlikte sağlığımız, finansal geleceğimiz ve diğer tehlikelerle birlikte baş başa kalacağız. Bu şartlar altında, milliyetçi içgüdüler ateşleniyor ve bu da küresel mücadelelerimizin çözümünü yokuşa koşuyor. Gerçekten de, ülkeler COVID-19’la mücadele ederken uluslararası işbirliğinde yaşanan çöküşler bize iklim geleceğimiz hakkında uyarılarda bulunuyor.

İklim değişikliği doğası gereği küresel bir sorun: Her ülkenin emisyonlarını durma noktasına getirmesi gerekiyor ancak her ülke aynı istekliliği göstermiyor. Tarihi olarak bakıldığında, emisyon paylarının fazlasından sorumlu olan Avrupa gibi bölgelerin emisyon azaltma çabaları ile yoksulluğu azaltmak için ekonomisini hızla büyütmek zorunda olan Hindistan’ın çabaları bir değil. Zengin ülkeler yoksul olanlarla aynı seviyede iklim felaketiyle yüzleşmiyor. Rusya ve Kanada gibi soğuk ülkeler ise küresel ısınmadan ekonomik olarak faydalanabilir bile.

Kaliforniya, San Diego Üniversitesi Uluslararası Hukuk ve Düzenleme Laboratuvarı direktörlerinden David Victor, “Brezilya, ABD ve Britanya’daki AB karşıtları gibi en ateşli milliyetçi popülistlerin Paris Anlaşması’na en şüpheyle yaklaşan taraf olmaları şaşırtıcı değil. Ancak gündemin tamamı iklim için sorun teşkil ediyor çünkü en sonunda küresel ekonomi genelinde iyi fikirler ve ürünler üreten çeşitli kurumlar ve işbirliklerinin kurulması gerekiyor” diyor.

Önce ABD

Kendini milliyetçi olarak tanımlayan ve küreselleşmeyi kınayan Donald Trump, Paris Anlaşması’na en derin darbeyi vurarak ABD’nin anlaşmadan çekileceğini ilan etti.

1 Haziran 2017’de gerçekleştirdiği Gül Bahçesi adlı konuşmasında, anlaşmadan ayrılmak için sunduğu bahanelerin ardındaki gizli motivasyon, ABD’ye ne yapacağını söyleyen yabancı ülkeler, uluslararası kuruluşlar ve uzaktaki elitlere duyulan öfkeydi.

Uluslararası anlaşmaları ve ticaret sözleşmeleri milliyetçi sözlerle eleştiren Trump, aynı zamanda Çin ile masraflı bir ticaret savaşı başlattı.

Trump, yaptığı konuşmasında “Paris Anlaşması, sırf ‘çok’ yabancı sermayelerin ve küresel aktivistlerin övgüsünü toplayacak diye ABD ekonomisini engelliyor. Onlar ABD’ye öncelik vermiyor. Benim önceliğim her zaman ABD oldu ve gelecekte de böyle olacak” ifadelerini kullandı.

Küresel salgın, Trump için yabancılara duyulan korkuları yüceltmek ve milliyetçi politikalar gütmek adına kullanılacak yeni bir fırsat.

ABD başkanı, yaptığı açıklamalarda pek çok kez koronavirüs yerine “Çin virüsü” ifadesini kullanarak kamu sağlığı krizini düzgün yönetmemesinin suçunu başkalarına yüklemeye çalışıyor.

Beyaz Saray, sığınmacı ve yasal olmayan şekilde sınırları aşan diğer kişilerin daha önceden alınmış mahkeme kararlarına karşı gelerek anında sınır dışı edileceğini duyurdu.

Kötü yöndeki bu gelişmeler, gelecekte iklim değişikliği üzerine kurulacak uluslararası işbirliğini de olumsuz etkiliyor.

Güvensizlik

Küresel salgından önce dünyanın en fazla emisyona neden olan ülkesi unvanına sahip Çin; güneş, rüzgar ve nükleer enerjisini artırmak, artan elektrikli araç talebini karşılamak ve güneş panelleri ve bataryalar üretmek için yerli sanayi geliştirmek adına büyük gelişmeler kat etti.

Ülke, Paris’te verdiği ve çok da kararlı olmayan emisyon azaltma taahhüdünü 2030 yılına kadar gerçekleştirmek için doğru yolda ilerliyor. Ancak son zamanlarda bu çabalar endişe verici seviyelerde düştü.

BloombergNEF’e göre; dünya genelinde ufak bir yükseliş yaşanmasına karşın, Çin’de yenilenebilirlere yapılan yatırımlar geçen sene %8 oranında düşerek 2013’ten beri kaydedilen en düşük seviyeye geldi. Ayrıca Küresel Enerji Gözlemi’nin geçen sene yayımladığı bir rapora göre, ülkede yeni inşa edilen kömür santrallarında artış gözlemlendi: 150 gigawatt’lık projeler halihazırda inşaatta veya hayata döndürülecek. Bu miktar neredeyse AB’nin bütün bataryalarına eşdeğer.

Çin gelecek aylarda ekonomik teşvik çabalarıyla bazı temiz enerji sektörlerine para pompalayabilir ancak birkaç husustan dolayı ülkenin ucuz kömüre bağlı kalacağı ya da iklim kirliliğini azaltma çizelgesine sadık kalamayacağı şüpheleri mevcut.

Çin’in küresel salgından önce bile, iklim işbirliğinden cayacağı sinyalleri vardı.

COP25 esnasında, Çin’in de dahil olduğu yeni gelişen ekonomiler gelecek konferansta emisyon hedeflerini sıkılaştırma gibi bir niyetleri olmadığını söylemiş ve öncelikle zengin ülkelerin taahhütlerini yerine getirmeleri ve gelişmekte olan ülkelere destek olmaları gerektiğini belirtmişti.

Johns Hopkins İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda Çin enerji politikaları üzerinde çalışan Jonas Nahm, bu değişimlere katkı sağlayan büyük etkenlerden birini milliyetçi hassasiyetlerdeki artış olarak gösteriyor.

Nahm, “Bence ABD ve diğer yerlerde yükselen milliyetçilik, muhafazakarları güçlendiren bir ekonomik belirsizlik yarattı ve onları gelecekte yeşil enerjiye ne kadar güvenebileceklerini sorgulamaya itti” diyor.

Küresel salgının yarattığı bir başka felaket ise küresel tedarik zincirine duyduğumuz güvenin sarsılması oldu.

Ülkelerdeki üretim ve dağıtım durduğundan beri, Çin’de başlayarak dünya geneline yayılan temel ihtiyaç mallarında eksiklikler meydana geldi. Böylelikle ticaret ilişkileri ve konsantre üretim merkezlerine karşı ne kadar savunmasız olduğumuz kanıtlanmış oldu.

Bu da iklim değişikliği için bir zorluk teşkil ediyor. Nahm’in geçen yılın sonlarında Sciencedergisinde yayımlanan makalesindevurguladığı üzere Çin, dünyanın rüzgar türbinlerinin yaklaşık üçte birini, güneş panellerinin üçte ikisini ve lityum iyon pillerinin neredeyse %70’ini üretiyor.

Hükümetin çok büyük bir destek sağlamasına rağmen, Çinli işletmelerin bunu başarmak için gerekli teknolojiyi, tedarik zincirlerini ve üretim kapasitesini sağlamaları onlarca yıl sürdü. Makalenin yazarları Nahm ve George Washington Üniversitesi’nden John Helveston, “Küresel sıcaklık artışını 2 derecenin altında sınırlandırmak için gereken zaman diliminde, başka bir ülkenin Çin’in yeteneklerine rakip olabileceğini beklemek gerçekçi değil” diyor.

Yazarlara göre bunun anlamı; dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin, işletmelerin ve araştırmacıların Çin ile nasıl daha yakın ilişkilerin kurulacağı ve daha verimli bir şekilde işbirliği yapacaklarını bulmaları gerektiği.Özellikle de ABD’nin.

İklim Faşizmi

Tarihçi Nils Gilman’ın Şubat ayında “The Coming Avocado Politics” adlı makalesinde değindiği üzere, çevre acil durumlarına verilen tepkilerden bazılarına karşın artan endişelerin mantıklı gerekçeleri bulunuyor.

Bu endişeler, sağ görüşlüler tarafından getirilen “ekolojik olarak meşrulaştırılmış neo-faşizmi” barındıran sınırların askerileştirilmesi, kaynakların biriktirilmesi ve iklim değişikliği karşısında ulusal korumaların desteklenmesi gibi talihsiz çözümlerin meşrulaştırılacağı yönünde.

Gilman’a göre, böylece dünyanın geri kalanındaki kalkınma ve hedeflerin aktif olarak bastırıldığı neo-emperyalist önlemler meşrulaştırılabilir ve bu da bizi çok daha karanlık noktalara taşıyabilir.

ABD veya diğer ülkeler, milyarlarca yoksul insanın Amerikalılarla aynı seviyede mal, hizmet ve enerji tüketmeye başlaması durumunda patlayacak karbon bombalarını önlemek için kalkınma finansmanını ortadan kaldırmaktan askeri güç kullanmaya kadar pek çok aşırı yönteme başvurabilir. Koronavirüs salgınının trajik deneme çalışması, duyguların bu yönde hızla değişebileceğine dair korkuları destekliyor.

Trump’ın yabancılara karşı duyulan öfkeyi alevlendirme çabalarına ek olarak, dünya genelinde Asya kökenli insanlara sokaklarda şiddet uygulanması, toplu taşımada sözlü saldırılar ve internetteki ırkçı paylaşımlar da dahil olmak üzere, son haftalarda nefret suçları ve tacizler yaygın olarak bildirilmeye başlandı.

Virüs yayıldıkça ve ekonomik tahribatlar daha derinlere indikçe, insanlar haklı olarak, kendilerinin, ailelerinin ve arkadaşlarının sağlığı; işlerini kaybetme olasılıkları; emeklilik birikimleri ve evlerinin değerlerindeki düşüşler gibi ani tehlikelere odaklanıyor.

Küresel işbirliğini artırmak ve uzak iklim tehlikeleriyle mücadele etmek bir süre öncelikler arasında yer almayacak. Elbette asıl soru salgın hastalık azaldığında ne olacağı. Teorik olarak bakıldığında, iklim sürecinin rayına oturması için yeni bir fırsat doğdu. Örneğin, ekonomik büyümeyi yeniden canlandırmak için tasarlanan teşvik paketlerine temiz enerji ve iklim adaptasyon projelerini hızlandırmak için gerekli finansman ve politikalar dahil edilebilir.

Eğer ülkeler kaynaklarını, uzmanlıklarını ve bilgilerini paylaşmaya daha istekli olursa, dünya hem salgın hastalıklarla hem de iklim felaketleriyle yüzleşirken daha donanımlı hale gelecek. William and Flora Hewlett Foundation’ın Çevre Programı sorumlusu Jane Flegal, İç içe geçmişlik durumu maske ve ilaç alımlarına geldiğinde oldukça belirgin. Aynı zamanda, temiz enerjiyi ucuz hale getirmenin ve teknoloji dönüşümünün iklim bağlamındaki önemli rolünde de belli oluyor.”

Ancak en nihayetinde, insanların uluslararası bağı mı güçlendireceği yoksa daha yüksek duvarlar mı inşa edeceği, önümüzdeki haftalar ve aylarda işlerin ne kadar çirkinleşeceğine ve her şeyin nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışırken takınılan siyasi üsluplara bağlı.

Yazının aslına buradan ulaşabilirsiniz.

*Bu yazı İklim Haber’den alınmıştır.

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Paylaş