Ekoloji konusuyla ilgilenenlerin yakından tanıdığı Yeni İnsan Yayınevi, pandemi sürecinde okuyuculara destek olmak için Ekolojik Anayasakitabını ücretsiz erişime açtı. Yayınevinin kurucularından Akif Pamuk, ücretsiz erişime açılacak yeni kitapların da yolda olduğunu söylüyor ve “Bundan sonra konuşacağımız temeli inşa etmeye çalışıyoruz aslında” diyor.

Söyleşi: Barış DOĞRU

Pandemi, insanlığın bugüne kadar yaşadığı en enteresan dönemlerden biri oluyor. İzolasyon ve karantina, milyarlarca insana, daha hiç bilmedikleri veya unuttukları bir deneyim yaşatıyor. Evde kalma ve izolasyon, okuma faaliyetlerine de hız kazandırmış gibi. En azından sosyal medya olarak bunu görüyoruz ama kitap satışları açısından da sanırım bir hareket var. Siz de ekoloji alanının en “yaş almış” yayınevlerinden Yeni İnsan olarak bu süreçte, bir kitabınızı ücretsiz erişime açtınız. Biraz bu süreci anlatır mısınız? Sırada başka kitaplar var mı?

Evet, bu tespitinize katılıyorum. Gerçekten insanlar dört duvar arasında, evlerinde, vakit geçirirlerken kitap okumaya çok önem veriyorlar. Bu konuda Yeni insan Yayınevi olarak okuyuculara katılıyoruz. Hayatın koşturmacası sırasında kitaplara yeteri kadar vakit ayıramıyoruz ne yazık ki. Aslında hepimizin evinde bir kütüphane var ancak bu kitapların yüzde kaçı okundu? Bir gün okurum diye (ki benim de öyle) alınan kitaplar da raflarda sıralarını bekliyor. Aslında çoğu kez onlar ön planda ve onlar okunuyor diye düşünüyorum.

Yayıncılık açısından biz süreci şu şekilde algılıyoruz. Kitaplara ulaşmak açısından farklı yollar var. Elbette kitabevi bunların bir parçası, ama şu anda kapalı. İkinci olarak fuarlar var ama maalesef bu süreçte düzenlenmiyorlar. Üç, bizim özellikle önemsediğimiz festivaller, ekoloji şenlikleri; ne yazık ki bunlar da yapılmıyor. Bu noktada, özellikle bizim yaptığımız gibi katılımcı bir yayıncılık formatında aslında okurla kurduğumuz ilişki önem kazanıyor. Yazarlarla ve çizerlerle okurun karşılaşması, onlarla derinlemesine sohbet etme fırsatı bulması bizim için oldukça önemli. Bu açıdan baktığımızda her ne kadar kitaplara ilgi varmış gibi gözükse de -en azından bizim açımızdan- okurlarla karşılaşamamak, kitabın okurda oluşturduğu fikirleri tartışamamak, onlarla karşılıklı etkileşim içerisine girememek keyifsiz bir durum. Okurlarımızla karşılaşmayı her zaman olduğundan daha fazla özledik.

Bu süreçte önemli gördüğümüz kitaplarımızı ücretsiz erişime açtık. Kitaplarımızı erişime açmak konusunda temel bir bakış açısı var. Biz neredeyse 15-20 yıldır, ekoloji meselesinin Türkiye’nin ana meselesi olduğuna inanan ve bizim gibi düşünen insanlarla farklı etkinlerde, yaşam biçimlerinde ve deneyim pratiklerinde karşılaşıyoruz. Burada bizim daha önce de ekoloji konusunda söylemiş olduğumuz temel sözlerin, gerçek yaşamın bir parçası olduğunu görüyoruz. Çünkü bir izolasyondan bahsediyoruz; bir karantinadan bahsediyoruz; bir deneyim pratiğinden bahsediyoruz… Hâlbuki ki biz yıllardır, bunların, iklim krizi etkilerini daha fazla artırdığında olacağını söylüyorduk. Bizim gibi düşünen ve ekolojik hassasiyeti olan arkadaşlarımız, okurlarımız bu düşünceleri önemsemelerine rağmen kimileri böyle bir şeyin olmayacağını, bilime olan aşırı güvenden ve ilerleme paradigmasındaki her şeyin daha iyi olacağı mottosundan dolayı bunun da aşılabileceğini düşünüyorlardı. Söz konusu durum, en azından bizim bakış açımızdan, ekolojik felaketlerin gerçek olabileceği bir distopyayı üretti.

Batı Uygarlığının Çöküşü” kitabımızdaki o iklim krizi distopyasının başka bir halini yaşıyoruz. Elbette bu süreçte başka kitaplarımız var ancak biz “Ekolojik Anayasa” ile başlamayı tercih ettik. Bu kitabın ardından birçoğumuzun evlerde vakit geçirdiği şu günlerde evimizin içindeki ekolojik deneyim pratiklerini tartışmaya açmak ve evlerimizi zehirsiz alanlar haline getirmek için Selen Özarslan Aktar’ın “Ekolojik Yaşam Rehberi” kitabını paylaşıma açacağız. Aslında şöyle bir çerçeveden bahsetmek mümkün: Kitaplarda yazan bilgileri okuyup yaşamımızın bir parçası haline getirdiğimizde kitaplar asıl olarak hayat buluyor. Bu açıdan Ekolojik Yaşam Rehberi bizim paylaşıma açtığımız kitaplar arasında yerini alacak. Tabii ki evdeki pratiklerimizi ekolojik hale getirirken konunun diğer tarafına da değinmemiz gerekiyor. Bugüne kadar gıda ve yaşam pratiklerindeki kimyasal maddelere dair önemli bir tartışma yürüttük, hâlâ yürütüyoruz ve yürütmeye de devam edeceğiz. Evimizin zehirsiz bir ev olması, evdeki temel pratiklerin ekolojik hale getirilmesi, kompost yapılması da önemli argümanlardan. Pandemi sürecinde pek çok insan inanılmaz kimyasal içerikli solüsyonlar kullanıyorlar. Onlara yeni ilhamlar verebilmesi açısından bu kitap önemli.

Tabii bu işin bir de gıda tarafı var. Bugün yaşananlar tarım ve gıda sisteminin nasıl bir çerçeveye oturması gerektiği sorusunu ortaya koyuyor. İnsanların nasıl 3-4 saat içerisinde marketlere hücum ettiğini hepimiz gördük. Bu aslında hayatta kalma içgüdüsünün bir etkisi belki; bunu kesinlikle yadırgamamak lazım. Ama mevcut durumda tarım ve gıda sisteminin nasıl dönüşmesi gerektiği tartışmasının da önemli olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla biz de Richard Heinberg ve Michael Bomford’un yazdığı “Tarım ve Gıdanın Dönüşümü” kitabını da paylaşıma açacağız.

Tarım ve Gıdanın Dönüşümü kitabı daha çok tarım politikalarına yönelikken paylaşıma açacağımız bir diğer metin olan “Gıda Bağımsızlığı”daha çok türetici odaklı, konuyu başka açılardan ele alan önemli bir eser. Dolayısıyla ekoloji serimizde yer alan Uwe Hoering’in kaleme aldığı bu kitabı da okuyucuyla buluşturacağız. Diğer başlıklar ise sürpriz olsun.

 

 

 

Peki, ilk kitap olarak, Ekolojik Anayasa kitabınızı seçmenizin bir nedeni var mı? Arkasından gelecek kitaplar için de soruyorum.

Bundan tam 10 yıl önce “ekolojik bir anayasa” talebiyle buluştuk. Bugün 10 yıl önceki tartışmaların ne kadar uzağında kaldığımızı da görüyoruz. Ekolojik anayasa tartışması aslında bizlerin ve okurlarımızın ekolojik yurttaşlık pratiklerinin anayasal güvence altına alınması anlamına geliyor. Bunun için bu tartışmayı makro bir perspektiften başlatmak için özellikle ekolojik anayasa başlığını tercih ettik. Bundan 10 yıl önce neler tartışıyormuşuz, bugün ne tartışıyoruz ve gelecekte ne tartışacağız sorularına net bir yanıt olsun diye… Mesela ekolojik anayasa tartışmasının sonuç bildirgesi şu şekilde başlıyordu: “Doğayı bir hak olarak tanımlamak…” Bu tabii ki anayasa yapım sürecine bir katkı sunmak amacıyla yapılan bir çalışmaydı. Ama en azından pandemi sonrasındaki hayatı yeniden organize ederken “Ekolojik Anayasa” başlığının temelde yeniden tartışmaya açılmasının önemini vurgulamak istedik. Bu metin, kendi hayatları üzerine düşünürken okurlarımıza yeni kapılar açabilir diye düşünüyoruz.

 

Biraz pandemi deneyimi üzerine konuşmak istiyoruz. Klasik soru ile başlayalım: Korona’dan sonra hiçbir şey aynı kalmayacak mı? Sürdürülebilirlik ve ekoloji açısından nasıl bir süreç bekliyor size insanlığı? İnsanların doğaya karşı yaklaşımında bir değişiklik olur mu?

Evet, bu klasik bir soru. Bugün bütün dünya korona sonrası dünyanın nasıl olacağını konuşuyor. Burada bence, Türkiye özelinde konuşursak, sadece pandemi konusunda değil, her konuda iki aşırı ucun arasında sıkıştığımız bir toplumsallıktan bahsetmek mümkün. Yani bir aşırı uç diyor ki her şey değişecek; diğer aşırı uçsa hiçbir şeyin değişmeyeceğini söylüyor. Nasıl virüs birdenbire yayılacak hepimiz mahvolduk gibi aşırı uç bir söylem varsa, diğer taraftan hiçbir şeyi dikkate almayıp normal hayatına devam eden bir insan grubu var. Burada da benzer bir bakış açısı olacağını düşünüyorum. Bugün elbet evdeyken ekoloji ve doğa üzerine daha fazla düşünen, yeri geldiğinde balkonunda bir şeyler yetiştirmeye çalışan, kompostunu yapan arkadaşlarımız var. Diğer yanda ise bunu hiç umursamayan, çok önemli görmeyen arkadaşlarımız da var. Ekoloji açısından bunun birden fazla yanıtının olacağını düşünüyorum. Bunların ilki, bugüne kadar distopya olarak görünen yani dünyanın sonu senaryolarında iklim krizi neticesindeki yaşamsal değişikliklerin ne olacağına dair aslında önemli bir örnek yaşadığımız. İklim krizi sonucunda yeni salgınların ortaya çıkması, gıda üretimindeki sistemlerin değişip dönüşmesi; bütün bunlar söz konusu tartışmalardaki argümanların gerçek olma fikrini insanların aklına kazıyor. Fakat diğer taraftan bununla başa çıkamayacağını düşünen veya tam tersine tüketim toplumunun bir ferdi olarak buna tamamen duyarsızlaşacak bir kitlenin de ortaya çıkacağını düşünüyorum. En azından bugün normalleşme sürecinde insanlar toplu ulaşımı tercih etmeyecek; daha fazla bireysel araç kullanarak daha çok karbon salacaklar. Şu an sonuçların ne olacağına dair kesin konuşamayız ancak bunların hepsini ileride deneyimleyeceğiz. Ekolojik açıdan, sürdürülebilirlik açısından, korona salgınının nasıl bir dünya yaratacağına biz karar vereceğiz; okuyucularımız yaşam pratikleriyle karar verecek. Üretim ilişkilerini yeniden gözden geçirecek miyiz, geçirmeyecek miyiz? Katılımcı onay sistemiyle gerçek gıdaya ulaşmak için kooperatifler gündeme gelecek mi, gelemeyecek mi? Bütün bunlar yeni dönemin tartışma soruları olacak. Fakat şunu söyleyebilirim, her kriz aslında yeniden düşünme dönemidir. Yeniden düşünürken ve anlamı yeniden inşa ederken bu “kaos” anları bize başka bir dünyanın mümkün olup olmadığını sorgulama fırsatı sunar. Bu dünyayı inşa etmek için topluluklar oluşturma olanağını doğurur. Her ne kadar sıkıntılı günler geçirsek de bu deneyimin, bundan sonraki hayatımızın belirleyicisi olacağını düşünüyorum.

 

Uzun süredir insanlığın karşı karşıya bulunduğu en büyük tehdidin İklim krizi olduğunu dile getiriyoruz. Sizce pandemi, bu konuda nasıl bir etki yapar? Kapanan ekonominin neden olduğu emisyon azalımı, salgın biter bitmez aynı seviyeye ulaşır mı?

Burada benzer bir durum var. Şöyle paylaşımlara rastlamak mümkün: “Çin’de üretim durdu.”, “Karbon emisyonu azaldı.” vs. Fakat küresel ekonomik sistem bu açığı kapatmak isteyecektir. Hani modernleşmeye çalışan ülkelerin bir söylemi vardır: “Modern ülkeler, A kentinden B kentine sabah dokuzda yola çıkan arabalar gibi çoktan yol almaya başlamışlardır. Diğer yandan modernleşmeye çalışan ülkeler onlar yolun yarısına geldiklerinde A kentinden B kentine doğru ancak yola çıkabilmişlerdir.” İklim krizi meselesinde bu metaforun pandemi sonrası süreç için önemli bir gösterge olduğunu düşünüyorum. Ekonomik sistem bu yaralarını sarmak için aygıtlarını daha fazla ve hatta daha sert kullanacak; daha fazla üretime odaklanacak, daha fazla tüketimi tetikleyecek işler yapmaya çalışacak. Fakat bunun karşısında adil ticareti ve farklı ekonomik modelleri savunanlar ise farklı düşünceler ortaya koyacaklar. Bu konuda benim şahsi fikrim süreç sonrasında emisyonun hızla artacağı ve normal değerlerin de üzerine çıkacağı. Fakat yine de iyimser olmak adına umarım karbon ayak izine dikkat edeceğimiz bir hayata geçeriz. İklim kriziyle ilgili bireysel yaşam pratikleri elbet önemlidir ama asıl olan makrodaki yasa yapıcıların, iktidarların iklim politikalarını önemseyen kararları alması ve bunları yaşama geçirmek için yeni yollar üretmeleridir.

 

En genel olarak bakarsak, insanlık, bu salgın dolayısıyla bir ders almış mıdır sizce?

Şöyle bir durum var insanlık aslında sorunu yaşarken bundan ders aldığını düşünüyor. Fakat sorun bittikten sonra ve her şey normalleştiğinde aldığı bu dersleri unutuyor. Daha mikro ölçekte Türkiye örneğinde bakarsak; bugün “Türkiyeli gibi yaşamak” diye bir tabir var. Yani bir konuya çok çabuk romantik bir şekilde motive oluruz ve onu hayat geçirmeye çalışırız. Evet, bunu yapacağız deriz; bunu iştahla söyleriz. Fakat bunu dile getirdiğimiz ortamdan çıktığımızda birdenbire bu fikir küllenmeye başlar ve aslında hemen motivasyonumuz düşer ve bu radikal kararı yerine getiremeyiz. Şu an için hepimiz bu salgından ders aldık. Hepimiz salgın sonrası için planlar yapıyoruz. Hepimiz salgın sonrasında Türkiye’nin ve dünyanın aynı olmayacağını düşünüyoruz. Fakat normalleşme başladığında, kapitalizmin mabetleri olan AVM’ler açıldığında, tüketim kültürünün özneleri olarak bireyler tüketmeye daha fazla devam ettiğinde ve adil ticareti tercih etmediğinde bu salgından ders almadığımızı göreceğiz. Böyle bir genelleme içerisinde tabii farklı topluluklar da var. Bazılarımızın bundan ders alıp hayatını yeniden organize edeceğini, yeni bir yaşam kuracağını ama bazılarımızın da tam tersine daha fazla bu konvansiyonelliğin ve akışkanlığın parçası olacağını düşünüyorum. Umarım bu konuda yanılırım ve bütün insanlık bu salgından ders çıkarır, daha az tüketir, ilerleme paradigmasının ürettiği tartışmayı en aza indirir. İklim krizinden tutun nükleere, oradan gıda ve hayvan hakları meselesine kadar birçok konuda yeni bir bakış açısı kazanmak mümkün diyebilirim.

 

Bütün bu anlattıklarınızın ışığında, Yeni İnsan olarak, yeni dönemde yayın planınızda bir değişiklik oldu mu? Yeni hangi kitapları hazırlıyorsunuz?

Elbet yeni yayın döneminde pek çok değişiklik oldu. Bizler de bu süreci algılamaya, onun deneyim pratiklerini kavramaya ve ne yapacağımıza karar vermeye çalıştık. Elbette yayın planımız tamamen durdu. Fakat özellikle ekoloji ve yeşil politika başlıklarında “onarıcı” kitapları çıkartmaya pandemi döneminde de devam edeceğiz çünkü bunlar bizim yaşamsal, varoluşsal pratiklerimiz. Bundan sonra konuşacağımız temeli inşa etmeye çalışıyoruz aslında. Kitabevlerinde, fuarlarda okuyucularımızla buluşamayacak, ekoloji şenliklerinde onlarla yan yana duramayacak olmamıza rağmen umudu yeşertmek için; Korona günlerinde hayatımızı film şeridi gibi yeniden gözden geçirirken onlara katkı sunmak için yeni başlıkları da mümkün olduğunda yayın planımıza ekleyeceğiz. Bu ay içerisinde David Evans’ın “Sıfır Atık Tüketim Kültürü ve Gıda İsrafı” kitabını çıkartıyoruz çünkü bugün evde vakit geçirirken aslında o tüketim kültürünün nasıl işlediğini ve oradaki sebzenin meyvenin nasıl bir yol izlediğine dair yeniden düşünmek gerekiyor. Bu başlık bizim için bireylerin evine ve hayatına müdahil olan gıdanın fazlalık ve atık olma rotasını eleştiriyor. Aslında gıdanın nasıl saklandığından, buzdolabında üst rafta ya da alt rafta olmasına kadar pek çok etkenin nasıl gıda israfına doğru giden bir yolu açtığından bahsediyor. Dolayısıyla Tüketim Kültürü ve Gıda İsrafı başlığı bizim açımızdan çok önemli.

Bu arada, Covid-19 meselesiyle ilgili daha çok profesyonel okurun ilgileneceği bir kitap okuyucularla buluşuyor. Kitabımızın ismi “Covid-19 Salgınında Vaka Yönetimi”. Türkiye’de insanlar vaka yönetimini sadece 65 yaş üstü insanların sokağa çıkamıyor oluşuyla gördü ancak kitabın içerisindeki metinlerde hem vaka yönetiminde kadınların veya çocukların ne olacağı; “dezavantajlı” grup olarak göçmenlerin vaka yönetiminin nasıl yapılması gerektiği gibi geniş bir çerçeveyi, hem de Covid-19 sürecinin etik değerleri, kültürel ve dilbilimsel yeterlilikleri, uygulama, izleme ve savunuculuk konularında nasıl davranılması gerektiğine dair çözüm önerilerini içeriyor.

Bu süreçteki yayınlardan bir diğeri ise, Diana Leafe Christian’ın “Birlikte Bir Yaşam Kurmak” kitabı. Tam olarak ihtiyacımız olan şey aslında birlikte bir yaşam kurma pratiği değil mi? Bu başlığı da yayına hazırlıyoruz şu anda. Yakın dönemde söz konusu kitabı da okuyucuyla buluşturacağız.  Elbette süreli yayınlarımızdan olan Alternatif Eğitim Dergisi de çıkmaya devam edecek.

İnanın en fazla özlediğimiz şey okurlarımızla farklı ortamlarda yeri geldiğinde kitap fuarlarında yeri geldiğinde festivallerde bir araya gelmek. Okurlarımızı çok özledik. Umarım bu süreci bütün okurlarımızla birlikte bütün ülke yurttaşları olarak, dünyada yaşayan bütün insanlar olarak sağlıkla atlatırız ve sürdürülebilir bir geleceği birlikte inşa edebiliriz.

 

 

UNDP “İklimce Sohbetler” Kitabını Yayımladı

Previous article

Koronadan Sonra Sürdürülebilirlik…

Next article

You may also like