Dördüncü Kuşak Haklar ya da Sürdürülebilir Yaşam Hakları

Bu Haberi Paylaşın:

“Sürdürülebilir Yaşam” kavramı, 1992 yılında Rio de Janerio’daki BM toplantısında kabul gören “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramına tepki olarak doğdu. İki kavramın aslında bir türlü yakınlaşamadığı geçen yıllarda görüldü. Avukat Ömer Aykul, bu yazısında, henüz dünyada açıkça söylenmese de “dördüncü kuşak haklar” olarak nitelendirilen ve süjesi insan olmayan, “ekosistem(in) hakkı”, “gelecek (doğmamış) nesillerin hakkı” ve “kent(in) hakkı” ile süjesi insan olan “dördüncü kuşak hakları talep hakkını” inceliyor.

İnsan hakları, yüzyıllar süren mücadelelerin sonucunda ve ancak uluslararası metinler ile insanlığın ortak kabulü haline dönüşmüştür. “Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi/Beyannamesi (1948)” ve “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (1953)” bu konudaki temel ve en önemli belgeler olup, Birinci Ku- şak (Temel veya Klasik) Haklar ve İkinci Kuşak (Sosyal) Haklar bu metinlerle kabul edilmiştir. Üçüncü Kuşak Haklar (Dayanışma Hakları) ise dünya uygarlığının gelişmesi ve çeşitli uluslararası sözleşmelerle insanlığın yaşamına girmiştir. Her üç kuşak hak için de insanlık kan ve ter dökmüştür.

Geldiğimiz aşamada iklim değişikliği baskısı nedeniyle gündeme gelen “sürdürülebilir yaşam” için gerekli bazı hakların eksikliği hissediliyor. Sürdürülebilir yaşam kavramı 1992 Rio konferansında sloganlaşan “sürdürülebilir kalkınma” kavramına tepki olarak ortaya çıktı. Sürdürülebilir yaşam hakları; “ekosistem(in) hakkı”, “gelecek (doğmamış) nesillerin hakkı” ve “kent(in) hakkı”dır. Bundan öncekilerin hak süjesi/öznesi hep doğrudan insan iken, artık bu hakların süjeleri, soyuttur. İnsan burada dolaylı olarak hak sahibidir. Tek hak süjesi insan olan dördüncü kuşak hak; “dördüncü kuşak hakları talep etme hakkı”dır. Bu yeni hakların uluslararası ve ulusal metinlerde ayak izleri mevcuttur. Ancak sıra bunların uygarlığımıza anlatılması ve kabulündedir. Burada tarafımızdan cesaretle ve ilk kez toplu bir yaklaşımla “dördüncü kuşak haklar” ve “dördüncü kuşak hakları talep etme hakkı”, genel hak olgusu ve ilk üç kuşak haklar ile birlikte incelenmekte ve ulusal ve uluslararası hukuk belgelerinde dolaylı da olsa dayanakları belirtilmektedir.

Bu çalışmada, henüz dünyada açıkça söylenmese de tarafımızdan “dördüncü kuşak haklar” olarak nitelendirilen ve süjesi insan olmayan, “ekosistem(in) hakkı”, “gelecek (doğmamış) nesillerin hakkı” ve “kent(in) hakkı” ile süjesi insan olan “dördüncü kuşak hakları talep hakkı” topluca incelenecektir.

Dördüncü Kuşak Haklar ve Bunları Talep Etme Hakkı

Hukukçu olmayanlar için, biraz tarihsel, biraz da kronolojik ve kavramsal tasnifle konu daha anlaşılır hale gelebilir. Dünyada henüz bu başlıktaki gibi bir hak tanımı ve tasnifi yoktur. Bazı düşünürler “İnsanlık onurunun korunması” hakkını dördüncü kuşak hak olarak nitelemektedirler. Bu konuda “bilimin kötüye kullanılması sonucu insanlık onurunun korunması” gibi bir tanımlama yapılmakta ve buna “insan kopyalanması” örnek olarak gösterilmektedir. Halbuki konu çok daha geniş ve bize göre farklıdır. Bu konuda bazı cılız talepler, atılan adımlar (bazen de geri adımlar) vardır. Ama bunu cesaretle ifade etmenin zamanı gelmiş ve belki de geçmek üzeredir çünkü iklim değişikliği, üretim-tüketim dengesizliği ve önlenemeyen nüfus artışı ile dünya; evrenin kendisine tanıdığı ömrü sonlandırma ve kendini yok etme konusunda çok hızlı ilerlemektedir. Ayrıca çevre kirliliği ve biyolojik çeşitlilikteki tür kayıpları bu sonu hızlandırmaktadır. Bunun mümkünse önlenmesi, yavaşlatılması veya iklim değişikliği sonrasında oluşacak yeni dünya ekosistemine uyum sağlanması gerekecektir.

Dünyanın iklim değişikliğini gündemine almasından bu yana yaklaşık 45 yıl geçmiştir. BM İnsan Çevresi Konferansı Stockholm Deklarasyonu (Stockholm Declaration of United Nations Conference on the Human Environment) ile 1972 yılında başlayan süreç, kimi umutlu kimi sıkıntılı dönemler geçirerek günümüze gelmiştir. “Sürdürülebilir yaşam” kavramı ise 1992 yılında Rio de Janerio’daki BM toplantsında kabul gören “sürdürülebilir kalkınma” kavramına tepki olarak doğmuştur. İki kavramın aslında bir türlü yakınlaşamadığı geçen yıllarda görülmüştür. Bu arada bu haklar konuşulmaya ve savunulmaya başlamıştır. Bugün, 2015 yılı sonunda Paris Anlaşması’na katılan devletlerin, bunu onaylayan ve bundan vazgeçen ilginç yöneticilerinin davranışları dünya gündemindedir. Bu nedenle bu hakların konuşulması ve savunulmasının tam zamanıdır. Şimdi cevaplanacak ilk soru dördüncü kuşak hakların ne olduğu ve hak süjelerinin kim veya ne olduğudur. Öncelikle dördüncü kuşak haklar şöyle sıralanabilir: Ekosistem(in) hakkı, gelecek (doğmamış) nesillerin hakkı, kent(in) hakkı. Ve bunların vazgeçilmez tamamlayıcısı ve yeni bir temel insan hakkı olarak, dördüncü kuşak hakları talep etme hakkı.

Sürdürülebilir yaşam hakları; “ekosistem(in) hakkı”, “gelecek (doğmamış) nesillerin hakkı” ve “kent(in) hakkı”dır. Bundan öncekilerin hak süjesi/öznesi hep doğrudan insan iken, artık bu hakların süjeleri, soyuttur. İnsan burada dolaylı olarak hak sahibidir. Tek hak süjesi insan olan dördüncü kuşak hak; “dördüncü kuşak hakları talep etme hakkı”dır.

Gelin şimdi, temel insan hakkı olmayan çünkü hak süjesi insan olmayan bu haklara daha yakından bakalım:

Ekosistem(in) Hakkı: İster makro düzeyde dünya ekosistemi olarak, ister temel iki ekosistem olan kara ve deniz ekosistemi, isterse temel doğal varlık adı ile anılan orman ekosistemi, dağ ekosistemi, çöl ekosistemi, step ekosistemi, mera eko- sistemi, kıyı ekosistemi vb. olarak nitelendirilsin, o ekosistemin; öncelikle var olma, kendini yenileme ve geliştirme hakkını ifade eden ve hak süjesi de o ekosistem olan soyut bir haktır.

Gelecek (Doğmamış) Nesillerin Hakkı: Gelecek nesillerin sağlıklı olarak işleyen bir ekosistem ve sağlık, refah ve barış içinde bir dünya düzeni içine doğma ve yaşamlarını sürdürüp, kendilerinden sonraki nesilleri oluşturabilme hakkını ifade eden ve hak süjesi de gelecek (doğmamış) nesiller olan soyut bir haktır.

Kent(in) Hakkı: Binaları; sağlık, eğitim, güvenlik, iş hayatı, ulaşım, iletişim, enerji, su ve atık sistemleri, içindeki yeşil dokusu, tarihi, kültür ve sanatı ile canlı-cansız karışımı bir olgu olan kentin, içinde sağlıklı, mutlu, refah ve barış içinde gelişerek yaşayan insanlar ve mevcut ekosistemi ile birlikte bir bütün olarak kenti soyut bir hak süjesi olarak kabul eden bir haktır.

Bu, soyut ve “süjesi insan olmayan” hakların hayata geçmesi, içinde bulunduğumuz zaman diliminde, insanlar tarafından talep edilebilmelerine bağlıdır. Tam da bunun için “dördüncü kuşak hakları talep hakkı”, dördüncü kuşak haklarla birlikte ama temel ve yeni bir insanlık hakkı olarak artık kabul edilmelidir.

Ekosistem(in) Hakkı

Ekosistem, dünya üzerindeki canlı ve cansız varlıkların, aralarında karşılıklı ilişkiler kurarak oluşturdukları (biyolojik) sistemlerdir. Dünya bir ekosistem olarak kabul edilebileceği gibi, kara ekosistemi, deniz ekosistemi veya orman ekosistemi, mera ekosistemi, dağ ekosistemi vb. şeklinde de nitelemelerde de bulunulabilir ve hepsi de doğrudur. Ekosistem(in) hakkı ise yukarıda da tanımlandığı gibi makro düzeyde dünya ekosisteminin öncelikle var olma, kendini yenileme ve geliştirme hakkını ifade eden ve hak süjesi de o ekosistem olan soyut bir haktır.

Elbette ekosistem bizzat kendi hakkını talep edemeyeceğinden, başta da belirttiğimiz genel “dördüncü kuşak hakları talep etme” hakkının bir parçası olarak, “ekosistem hakkını talep etme hakkı” kabul edilecektir.

Uluslararası Hukukta Ekosistem(in) Hakkı

Uluslararası platformlardaki ve Türkiye’deki tartışmalarda genelde bu konuda atıf yapılan iki anayasa vardır. Bunlar Ekvador ve Bolivya anayasalarıdır. Bolivya, dünyada doğanın yasal haklarını tanıyan ilk ülke olmuştur. İklim değişikliğini önlemek, doğal varlıkların sömürülmesini engellemek ve Bolivya halkının yaşam kalitesini yükseltmek adına alınan bu karar, doğayı insanla eşit statüde kabul etmektedir. 28 Eylül 2008’de referandumla kabul edilen Ekvador Anayasası’nın

71. maddesi de hayatın gerçekleştiği doğanın ya da Pachamama’nın (Toprak Ana) var olma hakkını tanımakta ve onu anayasal koruma altına almaktadır. Anayasa hükmü şöyledir: “Hayatın içinde yeniden ürediği ve meydana geldiği tabiat veya toprak ana bir bütün olarak var olma, yaşam döngü ve işlevlerinin evrimsel süreçlerinin korunması ve yeniden canlandırılması hakkına sahiptir.”

Muhtelif amaçlarla da olsa ekosistemlerin korunması amacı ile imzalanmış uluslararası sözleşmeleri yandaki kutuda görebilirsiniz. Bu uluslararası sözleşmelerin (Ek protokoller metne alınmamıştır) tek başına hiçbirisinin bir ekosistemi veya genel anlamda ekosistemi hak süjesi olarak kabul ederek hazırlandığını söyleyemesek de, aslında bütün bu sözleşmelerin tek bir amacı vardır; o da konu edindiği ekosistemleri korumaktır. Özetle gelişen evrensel hukuk sistemi, “çevre koruma” veya sadece “çevre” başlığı altında ekosistemin devamı için bir hukuk, yani haklar sistemi oluşturmaya çalışmaktadır. İşte biz burada doğru söylemin bir “ekosistem hakkı” olduğunu ve bu hakkın kabulü olduğunu belirtmekteyiz. Evet! Evrensel hukuk olarak “ekosistem”; parçası olduğumuz ve içinde bizim de yaşam hakkımızın bulunduğu o sistem, artık bir hak süjesidir.

Türk Hukuk Sisteminde Ekosistem(in) Hakkı

Anayasamızda yer alan 56. maddedeki düzenleme, insanın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına atıf yaparak çevre korumada devletlerin ve kişilerin hak ve ödevlerine odaklanmaktadır. Ekolojik hukuk sisteminde ise temel bakış açısı bu düzenlemeden ayrılmakta ve artık ekosistemin de insan gibi bir hak öznesi olduğu kabul edilmektedir. Bu hak süjesi olma sonucunda, eko- sistemin “varlığını sürdürme” ve “kendini yenileme” hakkı asıl ve öncelikli çağdaş bir hak olarak ortaya çıkmakta, “sürdürülebilir yaşam” olarak ifade ettiğimiz olgunun anlamına temel teşkil etmektedir. Anayasa’nın, 43. maddesi ile “kıyı ekosistemi”, 45. maddesi ile “mera ekosistemi”, 56. maddesi ile “genel çevre”, 63. maddesi ile “tabiat varlıkları”, 168. maddesi ile “genel anlamda bütün doğal varlıklar” ve 169. maddesi ile de “orman ekosistemi” için bir koruma sağladığı ve “ileri bir yorumla da olsa” onları pasif bir hak süjesi olarak kabul ettiğini söyleyebiliriz.

Ulusal hukukta kanun düzeyinde yer alan;

  1. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu
  2. 2872 Sayılı Çevre Kanunu
  3. 2873 Sayılı Milli Parklar Kanunu
  4. 3621 Sayılı Kıyı Kanunu
  5. 4342 Sayılı Mera Kanunu
  6. 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu
  7. 5312 Sayılı Deniz Çevresinin Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesinde Acil Durumlarda Müdahale ve Zararların Tazmini Esaslarına Dair Kanun
  8. 6831 Sayılı Orman Kanunu
  9. 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu

gibi düzenlemelerle, aktif olmasa da bir kısım ekosistem ile flora ve fauna için, yine “ekolojik bir yorumla” onların pasif bir hak süjesi olarak kabul edildiğini belirtebiliriz. Uluslararası hukukta ise, Türkiye’nin taraf olduğu Anayasa md. 90/son; hükmü göndermesiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu bir kısım uluslararası sözleşmelerin de “yine ileri bir yorumla” ekosistemi pasif bir hak süjesi/öznesi olarak kabul ettiğini ifade edebiliriz. Madde 90/son şöyledir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 5170 – 7.5.2004 / m.7) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Sonuç olarak; Türk hukuk sisteminin, aktif olmasa da bir kısım ekosistem ile flora ve fauna için ve yine ileri ve ekolojik bir yorumla onları pasif bir hak süjesi olarak zımnen kabul ettiğini ve açıkça kabul edilmeleri için hiçbir hukuki engel olmadığını da söyleyebiliriz.

Herrkesçe bilinen ünlü Kızılderili şefinin “Biz bu dünyayı atalarımızdan miras almadık, gelecek nesillerden ödünç aldık” sözünden de, insanlığın kendi geleceği üzerine çeşitli endişelerinin uzunca bir süredir var olduğu anlaşılmaktadır. Bu söylemin “doğmamış” nesilleri kapsayan en eski söylem olduğu kabul edilebilir.

Gelecek (Doğmamış) Nesillerin Hakkı

Gelecek nesillerin hakkı, dünyada ve ülkemizde çok söylenen ama genelde ergenlik çağına ulaşmamış ve çocuk olarak adlandırılan bir kitle için kullanılan bir kavramdır. Türk halkı arasında “tüyü bitmemiş yetim hakkı” olarak da belirtilen etkili bir söylemdir. Ama hepsi doğmuş ve halen var olan nesil için söz konusudur. Sadece medeni hukukta, miras açısından ceninin anne karnında iken, sağ olarak doğmak koşulu ile hak sahibi olduğu bir düzenleme, uzun bir süredir evrensel hukukta mevcuttur. Yine herkesçe bilinen ünlü Kızılderili şefinin “Biz bu dünyayı atalarımızdan miras almadık, gelecek nesillerden ödünç aldık” sözünden de, insanlığın kendi geleceği üzerine çeşitli endişelerinin uzunca bir süredir var olduğu anlaşılmaktadır. Bu söylemin “doğmamış” nesilleri kapsayan en eski söylem olduğu kabul edilebilir.

Elbette gelecek (doğmamış) nesiller bizzat kendi hakkını talep edemeyeceğinden, başta da belirttiğimiz genel “dördüncü kuşak hakları talep etme hakkı”nın bir parçası olarak, “gelecek (doğmamış) nesillerin hakkını talep etme hakkı” bugünün insanları için bir hak olarak kabul edilecektir.

Uluslararası Hukukta Gelecek (Doğmamış) Nesillerin Hakkı Bu kısa açıklamadan sonra şimdi de uluslararası hukukta gelecek nesillerin hakkını ama önce var olma haklarını korumaya yönelik metinlere bakalım.

1. Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın (1981) 20/1. maddesi bize vahşi bir gerçeği hatırlatmaktadır: “Bütün halklar var olma hakkına sahip olacaktır”. Evet, acı gerçek budur! Eğer bugün insan yoksa zaten gelecek nesil de hiç olmayacak demektir. Bu metin; as- lında bizce “gelecek nesillerin var olma hakkı”nı gösteren çok önemli bir belgedir.

2. (a) BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi/Beyannamesi’nin (1948) 3. maddesindeki “Herkesin yaşama hakkı …………… vardır.” ilkesi ile (b) Amerikan İnsan Hakları ve Ödevleri Bildirgesi’nin (1948) 1. maddesindeki “Her insanın yaşam …… hakkı vardır” ilkesi bu konudaki çağdaş belgelerdir. (c) İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin (Avrupa) Sözleşmesi’nin (1950) 2. maddesindeki “yaşama hakkı” bir adım öteye geçerek “Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır” demekte ve yukarıdaki iki metni tekrarlamaktadır. (c) Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi’nin (2000) 2/1. maddesindeki “Herkes, yaşama hakkına sahiptir” ilkesi de yine var olmayan insan gelecek nesli oluşturamayacağı için, dolaylı şekilde gelecek neslin var olma hakkını üçüncü binyılın başlangıcında bize güçlü bir şekilde tekrarlamaktadır.

3. Ayrıca BM Çocuk Hakları Bildirgesi (1959) ve BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (1990) de, her ne kadar doğmamış nesillerle ilgili değilse de, insanlığın gelecek nesil- leri koruma ve var etme konusunda endişelerini göstermesi açısından önemlidir.

4. BM Binyıl Bildirgesi (2000) ise egemen sistemin bir itirafı olan ama kurtuluş reçetesinin yine de “sürdürülebilir kalkınma” olduğunda ısrar eden, çelişkilerle dolu bir metindir. Bu metnin 21. maddesindeki “Başta çocuklarımız ve torunlarımız olmak üzere tüm insanlığı, insanoğlunun faaliyetleri nedeniyle onarılamaz ölçüde bozulmuş ve kaynakları artık ihtiyaçları karşılayamayacak kadar yetersizleşmiş olan bir gezegende yaşama tehdidinden kurtarmak için hiçbir çabadan kaçınmamalıyız” şeklindedir. Her ne kadar açıkça doğmamış nesilleri hedef almamış ise de, bunun yine de gelecek nesillerin var olma haklarına ilave olarak onlara “yaşanabilir bir dünya” bırakmayı da hedeflediğini görmekteyiz. İşte itiraf ve özür niteliğindeki bu madde; tam anlamıyla bir “gelecek (doğmamış) nesillerin hakkı”nın varlığını kabul etmek anlamındadır.

5. Bu konudaki en önemli uluslararası samimi itiraf metni Kopenhag Toplumsal Kalkınma Deklarasyonu’dur (1995). Metnin “İlkeler ve Hedefler” başlığı altında 26/b maddesinde yazılı “Nesiller arasında eşitliği sağlayarak ve doğal çevremizin bütünlüğünü ve sürdürülebilirliğini koruyarak bugünkü ve gelecekteki nesillere karşı sorumluluklarımızın gerek- lerini yerine getirmek” hedefi, tam anlamıyla “gelecek (doğmamış) nesillerin hakkı”nı tanımlamaktadır. Bu metin, önemli bir bölümü ile egemen ekonomik sistem ve yönetici güçlere hesap sorma belgesi olarak, bütün sosyal ve ekolojik amaçlı kişi ve gönüllü kuruluşların sürekli gündeminde olmalıdır.

6. BM Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Planı’nın (1994) 6. ilkesi “Günümüzde ve gelecekte bütün insanların eşit paylaşacakları refahı sağlayacak bir araç olan sürdürülebilir kalkınma, nüfus, kaynaklar, çevre ve kalkınma arasındaki karşılıklı ilişkilerin tam olarak bilinmesini, uygun şekilde düzenlenmesini ve bunlar arasında uyumlu dinamik bir denge kurulmasını gerektirmektedir. Sürdürülebilir kalkınmanın ve bütün insanlar için daha yüksek bir yaşam kalitesinin başarılması için Devletler, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama imkânını tehlikeye atmadan şimdiki kuşakların ihtiyacını karşılamak amacıyla nüfusa ilişkin politikalar dâhil, uygun politikaları yerleştirmeli, sürdürülemez üretim ve tüketim biçimlerini azaltmalı ve ortadan kaldırmalıdır” şeklindedir. Bu Konferans metninin 6. ilkesi de tam anlamıyla “gelecek (doğmamış) nesillerin hakkı”nı tanımlamaktadır. Yukarıya aldığımız bu önemli uluslararası belgelerin yanı sıra doğal varlıklar ile ekosistemin muhtelif unsurlarının, tarihi ve kültürel mirasın korunmasına yönelik bütün metinlerin de, bunları korumak ve gelecek nesillere aktarmak endişesi ile hazırlandığını kabul etmek zorundayız. Bu da aslında bütün insanlığın “gelecek nesillerin (doğmamış) hakkı”nı kabul ettiğinin, dolaylı da olsa bir göstergesidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kanunlarından olan 442 sayılı Köy Kanunu, modern anlamda basit kalsa da, o zamanın en yaygın yerleşim yeri olan köyü düzenlemesi açısından önemlidir. Kent olmasa da, yerleşim ve yerleşenlerin düzenini ve haklarını belirlemesi açısından örnek bir düzenlemedir.

Türk Hukuk Sisteminde Gelecek (Doğmamış) Nesillerin Hakkı

Türk hukuk sisteminde anayasal düzeyde ailenin korunması düzenlenmiş ama gelecek nesillere yönelik bir ilke veya hedef düzeyinde dahi olsa bir düzenleme yapılmamıştır. Anayasa’nın 17. maddesinde “yaşama hakkı”, 41. maddesinde “ailenin korunması ve çocuk hakları” düzenlenmiş olup, bunlar hakkın varlığına yönelik dolaylı düzenlemelerdir. Türk Medeni Hukuk sisteminde 1926 yılından bu yana miras açısından “cenin”in anne karnında iken, sağ olarak doğmak koşulu ile hak sahibi olduğu bir düzenleme mevcuttur. Fakat unutmamak gerekir ki Türkiye Cumhuriyeti yukarıda belirtilen uluslararası sözleşmelerin neredeyse tamamına yakınına taraftır. Ayrıca Anayasa’nın başlangıç ilkelerinde mevcut “Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde” cümlesi de bunu desteklemektedir. Sonuç olarak; bu da Türk hukuk sisteminde “gelecek (doğmamış) nesillerin hakkı” kavramının çok da yadırgatıcı olmayacağının en önemli dayanağıdır.

Kent(in) Hakkı

Bu hak yerine daha çok “kentli hakkı” ifade edilmekte ve kentte yaşayan insanların hakları olarak söz konusu edilmektedir. Halbuki kent ne sadece insan, ne sadece bina, yol, köprü, araçlar ne de tarihsel veya sanatsal yaşamdır. Kent bunların toplamıdır. Kent, insanların barınmasının ve güvenliğinin esas alınması ile tarihte ortaya çıkmış ve hızlı bir gelişme göstermiş bir olgudur. Dünyada ve buna paralel olarak ülkemizde, kırsalda ve kentte yaşayan insan oranı, son 40-50 yılda tamamen ters bir oran almıştır. Artık insanlar büyük bir çoğunlukla kentlerde yaşamaktadır. Ne kadar planlı kentleşme olsa da kentler kolay yönetilememektedir. Kaldı ki gelişmiş ülkeler hariç, dünyanın büyük bir bölümünde kentleşme plansız olarak gerçekleşmektedir. Bu da kentlerin yönetilmesini olanaksız hale getirmektedir. Kentler yönetimleri itibarıyla aynı zamanda demokratikliğin de bir göstergesidir.

Sürecin iyi yönetildiği yerlerde, kent tarihi, kültürü ve ekosistemi eski-yeni birlikteliğinde gelişmektedir. Bunun dışındaki örnekler ise sadece azmanlaşan yapı stoklarından oluşan, kültürsüz, yoz ve görgüsüz oluşumlardır. Burada kentin yönetimini, yöneticilerin keyfine veya düşüncelerine, ya da çoğu zaman rantsal oligarşiye bırakmak yerine, sağlam ve kadim köklere bağlı bir kent hukuku oluşturmak gerekmektedir. Bunun temeli de aynı ekosistemi korumak için kabul edilen “ekosistem(in) hakkı” gibi bir “kent(in) hakkı”nı da savunmaktır. Yani “kent” artık bir “hak süjesi” olarak kabul edilmektedir. Elbette insanlar için de “kent hakkını talep etme hakkı”, bütün dördüncü kuşak haklarda olduğu gibi, tamamlayıcı bir hak olarak kabul edilecektir.

Uluslararası Hukukta Kent(in) Hakkı:

Doğrudan kent ile ilgili uluslararası sözleşmeler oldukça azdır. Aşağıdaki Avrupa Kentsel Şartları’nın da sözleşme niteliğinde olmadıklarından, bağlayıcı bir özellikleri yoktur. Ama çok fazla sözü edilen metinler olduğunu öncelikle belirtmek isteriz.

1. Avrupa Peyzaj Sözleşmesi (Eu- ropean Landscape Convention) – 2000/FLORANSA: Bu sözleşmede peyzajın insan, doğa, kent, tarih ve kültür ile ilişkisi açıkça düzenlendi- ğinden, sözleşmenin özellikle kentleri peyzajları ile bir kimlik sahibi olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Bu önemli bir adımdır.

2. Avrupa Yerel Yönetimler Özerk- lik Şartı (European Charter Of Local Self Goverment) – 1988/ STRAZBURG: Bu sözleşme ile kentlerin yöneticisi olan yerel yönetimlerin hukuku belirlenirken, aynı zamanda kentin hukuku da belirlenmektedir. Kentin hukuku oluştuğunda da, doğal olarak kentin bir “hak süjesi” olduğu kavramını ileri sürmekte artık bir engel kalmamaktadır. Özellikle “özerklik” kavramı ile kentin bağımsız bir hak sahibi ve kendini yönetmeye ehil bir kişilik olduğu açıkça ortaya konul- maktadır.

3. Avrupa Kentsel Şartı (European Urban Charter) – 1992/STRAZBURG (Sözleşme statüsünde değildir.)

4. Avrupa Kentsel Şartı-2 (Euro- pean Urban Charter-2) – 2008/ STRAZBURG: Öncelikle belirtmek gerekir ki bunlar birer sözleşme statüsünde değillerdir. O nedenle bağlayıcılıkları yoktur. Ama ilginçtir ki, hem kapsamları ve hem de kendilerine gösterilen ilgi, bu metinleri birer “kentsel kimlik kartı koşulları”na dönüştürmüştür. Bu belgeler de, bizim kentin bir “hak süjesi” olduğu ve “hakları” olduğu tezimizi güçlendirmektedir.

Türk Hukuk Sisteminde Kent(in) Hakkı:

Bu hakkın da diğer dördüncü kuşak haklar gibi hukuk sistemimizde açık olarak var olduğu söylenemez. Anayasa’nın 17. maddesindeki “yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı”, 21. maddesindeki “konut dokunulmazlığı”, 23. maddesindeki “yerleşme hürriyeti”, 35. maddesindeki “mülkiyet hakkı”, 56. maddesindeki “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı”, 57. maddesindeki “konut hakkı” ve 63. maddesindeki “tarih, kültür ve tabiat varlıklarını koruma hakkı”, bu konuda dolaylı düzenlemeler olarak kabul edilebilir.

Bizce haklar; kabul edildikleri değil, insanlar onların “var olduklarını” fark ettikleri zaman ortaya çıkarlar. Bugüne kadar haklar insanı yaşatmak ve geliştirmek için kabul edilmişlerdi. Şimdi dördüncü kuşak haklar tek tek insanı değil, bir bütün olarak insanlığı ve parçası olduğu ekosistemi esas almaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kanunlarından olan 442 sayılı Köy Kanunu, modern anlamda basit kalsa da, o zamanın en yaygın yerleşim yeri olan köyü düzenlemesi açısından önemlidir. Kent olmasa da, yerleşim ve yerleşenlerin düzeni ve haklarını belirlemesi açısından örnek bir düzenlemedir. Aşağıda listelenmiş kanunlar da büyük oranda kenti ve kent dokusunu oluşturan kanunlardır. Bunlardan kent hukukuna yönelik düzenlemeleri ilginçtir ki ceza kanunlarımızda görmekteyiz. Bunlar daha çok “kente karşı suç” için çok iyi örneklerdir. Bunlar; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu md. 33 “dilencilik”, md. 35 “sarhoşluk”, md. 36 “gürültü”, md. 37 “rahatsız etme”, md. 38 “işgal”, md. 41 “çevreyi kirletme” ve md. 42 “afiş asma”dır. Kente karşı suç kavramı yolu ile kentin burada mağdur ve dolaylı olarak da “hak süjesi” olduğuna kolaylıkla ulaşabiliriz. Aynı şekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu md. 181 “çevrenin kasten kirletilmesi”, md. 182 “çevrenin taksirle kirletilmesi”, md. 184 “imar kirliliğine neden olma”, md. 196 “usulsüz ölü gömülmesi” ve md. 229 “dilencilik” örnek olarak kabul edilebilir. Burada dikkat çeken en önemli madde “imar kirliliğine neden olma” maddesidir. Özellikle bu madde, kente karşı suç kavramı yolu ile kentin burada mağdur ve dolaylı olarak da “hak süjesi” olduğunu bize gösterir. Yukarıda ayrıntısına girilmeyen ve aşağıda yer alan kanunlar ise kentin sağlıklı ve planlı oluşmasını, kent içindeki mülkiyet hukukunun ayrıntılarını ve kentte her açıdan düzenin sağlanmasını temin eden kanunlar olup, kent hukukunu oluştururlar. Dolaylı yoldan kenti bir “hak süjesi” haline dönüştürürler. Bunlara örnek olarak; 2985 Sayılı Toplu Konut Kanunu, 3194 Sayılı İmar Kanunu, 3621 Sayılı Kıyı Kanunu, 5302 Sayılı İl Özel İdaresi Kanunu, 5393 Sayılı Belediye Kanunu, 5543 Sayılı İskân Kanunu ve 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun sayılabilir.

Ayrıca uluslararası nitelikteki düzenlemelerin de Anayasa md. 90 yolu ile iç hukukumuzda yer alacağını belirtmek isteriz. Fakat “Avrupa Kentsel Şartı-1 ve 2” sözleşme olmadığından, Anayasa md. 90 kapsamında olmayacaklardır. Ama bu metinlerin, sözleşmelerden daha çok uygulama alanı bulduklarını da vurgulamak gerekir.

SONUÇ

Uygarlığımızın geldiği aşama, yaşanılan sorunlar, uygarlığımızın ve dünyanın var olup olmayacağı, yaşamın devam edip edemeyeceği yönündeki derin endişeler, bizleri dördüncü kuşak hakları incelemeye ve tartışılmasını sağlamaya yönlendirmiştir. Bizce haklar; kabul edildikleri değil, insanlar onların “var olduklarını” fark ettikleri zaman ortaya çıkarlar. Bugüne kadar haklar insanı yaşatmak ve geliştirmek için kabul edilmişlerdi. Şimdi dördüncü kuşak haklar tek tek insanı değil, bir bütün olarak insanlığı ve parçası olduğu ekosistemi esas almaktadır. Umarız uygarlığımız, çok geç olmadan bu hakları birer uluslararası hukuk metnine dönüştürür. Son sözümüz ise Türk ve dünya aydınlarına ve yöneticilerine olacaktır. Vakit yok, siz lütfen bir başkasını beklemeyin!

  • Bu yazıyı paylaşın
  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg