<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>EkoIQ</title>
	<atom:link href="http://ekoiq.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://ekoiq.com</link>
	<description>Türkiye&#039;nin ilk Yeşil İş ve Yaşam Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 May 2012 07:53:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Pastoral Senfoni ya da Botaniksever Fransız’ın Dönüşü</title>
		<link>http://ekoiq.com/pastoral-senfoni-ya-da-botaniksever-fransiz%e2%80%99in-donusu/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/pastoral-senfoni-ya-da-botaniksever-fransiz%e2%80%99in-donusu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 07:52:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Balzac]]></category>
		<category><![CDATA[Buffon]]></category>
		<category><![CDATA[Diderot]]></category>
		<category><![CDATA[Oscar Wilde]]></category>
		<category><![CDATA[Rousseau]]></category>
		<category><![CDATA[Voltaire]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=2039</guid>
		<description><![CDATA[Bundan neredeyse 300 yıl önce, “Belki de doğaya dönmeliyiz” dediği için Rousseau’nun taşa tutulduğunu biliyor musunuz? Peki ilk taş atanın]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><a href="http://ekoiq.com/pastoral-senfoni-ya-da-botaniksever-fransiz%e2%80%99in-donusu/rousseau-2/" rel="attachment wp-att-2042"><img class="size-large wp-image-2042 aligncenter" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/05/rousseau1-816x1024.jpg" alt="" width="320" height="402" /></a></p>
<p><strong>Bundan neredeyse 300 yıl önce, “Belki de doğaya dönmeliyiz” dediği için Rousseau’nun taşa tutulduğunu biliyor musunuz? Peki ilk taş atanın Voltaire olduğunu?..</strong><br />
<strong></strong></p>
<p><strong>Yazı: Heyzen ATEŞ</strong></p>
<p>Şehir-doğa çatışmasının ge­lişimi, kentleşme ve şehre göç süreciyle doğru orantılı. Edebiyata baktığımızda da bunun yansımalarını görürüz. Şehrin, me­deniyetle özdeşleştirildiği dönemde “kır”, yoksulluk sembolüne dönü­şür. Doğa eski, kent yenidir. Der­ken 18. yüzyıl gelir ve bir zamanlar yeni olan ‘şehir’ çürümeye başlar. Kokusu çıkar. İşler o kadar kötü­leşir ki yüzyılın sonlarına doğru şehir yozlaşmayla, taşra ise soylu duygularla bütünleştirilmeye baş­lar. Bu devridaim, sınıf çatışmaları ve insanların gözünü para hırsı bü­rümesi gibi olgular da Balzac’tan Mallarmé’ye kadar pek çok yazarın ve şairin eserlerine yansır. Balzac’ın taşralı kızı (Eugenie Grandet), ken­disini aşağıladığı halde zengin ka­dın peşindeki yakışıklı delikanlıya yardım eli uzatacaktır. Hatta başka­sıyla evlenmesine bile göz yumacak, kendi erdeminin bilincinde olmanın verdiği huzurla yoluna devam ede­cektir. Şehre gidecek, tutunamaya­cak, evine dönecektir.</p>
<p>Yine de bütün romanları kutulara hapseder gibi belirli mekânlara ve kavramlara hapsettiğimiz düşünül­mesin. Büyük akımlar istisnalarını da beraberlerinde getirir. Şehrin göklere çıkarıldığı dönemlerde bile pek çok romanın kırlara uğradığına şahit oluruz. Bronte Kardeşlerin ve Jane Austen’in asi kadınları –belki açık alan sevdiklerinden, belki er­kek egemen şehirlerde boğuldukla­rından- ya taşrada doğar ya da say­fiyelere kaçarlar; Oscar Wilde en popüler oyunlarından (Importance of Being Earnest) birinin kahra­manı olan Ernest’ı nefes alsın diye taşraya yollar. André Gide aşkın ve tutkunun sınırlarını kır manzarası eşliğinde tartışır. Pastoral senfonile­re dönüşür aşk romanları. Derken dengeler değişir, 19. yüzyılla bera­ber doğa, insanı insan yapan tutku ve cinsellik gibi özelliklerle özdeş­leştirilirken, şehir bu arzuları bas­tırma becerisini yücelten bir ikona dönüşür (Dekadans adlı dönemin, Baudelaire ve Verlaine gibi şairle­rin gelişine kadar da böyle devam edecektir süreç).</p>
<p><strong><br />
Emile: Doğadan Ders Alın</strong></p>
<p>Arzu ve cinsellik, daha baştan, yu­karıda bahsettiğimiz çatışmanın temelindedir. Doğayı savunanların sayısının görece az olmasına şaş­mamalı. Erdem, iffetle denk tutul­maktadır ve yüzlerce yıllık eğitim geleneği, insanı tüm duygularını bastırmaya iterken aksini savun­mak kolay değildir elbette. Ama bir adam çıkar, Emile diye bir roman yazar ve bütün eğitim sistemini masaya yatırıp do­ğadan alınacak dersler oldu­ğunu hatırlatır. Eğitimin üç kulvardan alındığından bahseder: Doğa, insan­lar ve çevre. Eğitimin kalitesi, bu üç unsurun uyumluluğuyla doğru orantılıdır. Bu ateşli Fransız, sonuçta çok fena öder doğa sevgisinin bedelini (Ya­zının devamını okurken çok değil, beş on yıl önce çev­recilerle nasıl alay edildiğini hatırlayın lütfen. Sonra üç yüz­yıl önce nasıl olabile­ceğini hayal edin). Ga­rip bir çağdır 1700’ler: Bir tarafta Buffon, Doğa Tarihi&#8217;ni yayın­lar ilk kez, diğer tarafta Diderot Ansiklopedi’yi yazar, ama bu aydınlanma süreci bile “Belki de doğaya dönmeliyiz” dediği için Rousseau’nun taşa tutul­masına engel olamaz. İlk taşı atansa Voltaire’dir.</p>
<p>Şimdi söyleyeceklerim kimse için yeni bilgiler değil. Bazı kavramların ortaya atıldıkları dönemde yuha­landıklarını ve ancak zaman içinde hak ettikleri statüye kavuştuklarını hepimiz biliyoruz. “Çevrecilik” ve “doğa sevgisi” de ne yazık ki bun­lardan. Haliyle savunucuları ve o savunuculara atfedilen payeler de çağa göre değişiyor… Bugün bizim bildiklerimizi bilmeyenler, farklı kararlar verebiliyorlar. Sonuçta 18. yüzyıl, Voltaire’i Rousseau’ya yeğ tutuyor. Ya da şehirleşmeyi, doğaya dönüşe yeğ tutuyor deme­liydim. Voltaire’in saldırgan, köşeli tavrını, Rousseau’nun kırılganlığına yeğ tutuyor. Oysa herkesten önce, “bireyi doğadan koparmama­lıyız” diyen yine Rousseau.</p>
<p>Ama çağ “kentlilerin” çağı. Rousseau’nun doğa sevgisi ve doğayı benimseme ar­zusu, insanı, doğasına karşı çıkmaya davet etmek olarak görü­lüyor. “Siz insana, gelişmeye karşısı­nız” demeye getiriyor Voltaire. Sonra da Rousseau’nun kendisine “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli” konuşmasının metnini yol­lamasının ardından kaleme aldığı, 1755 tarihli alaycı teşekkür mek­tubunda şöyle yazarak yerin dibine batırıyor Botaniksever Fransızı: “Eserinizi okuyup bitirince insanın içinden dört ayak üzerinde yürü­mek geliyor.” Rousseau’yu birlikte “otlamak” üzere çiftliğine davet ettiğini söyleyenler bile var… (Oysa Rousseau’nun o metni yazmaktaki amacı, doğa içindeyken uyumlu ha­reket eden insanların kentleşme/modernleşmeyle beraber rekabetçi ve yoz yaratıklara dönüştüklerini göstermek.) Kimse gerçekten dinle­miyor onu ne yazık ki. O da bağı­ramıyor yeterince yüksek sesle. En çok gürültü koparan kişi, kazanıyor tartışmayı.</p>
<p>Neyse ki &#8220;verba volant scripta ma­nent&#8221;,  söz gider, yazı kalır. Başta da belirttiğim gibi, bazı değerler zama­nını bekler. Rousseau da 21. yüzyıl gelip insanoğlu doğayla uyum için­de yaşamanın önemini kavrandık­ça hak ettiği payeye kavuşacaktır. Yazıyı şimdiye kadar anlattığım her şeyi özetleyen güzel bir örnekle tamamlamak istiyorum: 1756 Liz­bon Depremi sonrasında Vatikan, felaketi Tanrı iradesine bağlayan bir bildiri yayınlar. Voltaire bu bildiriye olayın jeolojik olduğunu söyleye­rek karşılık verecektir. Rousseau ise depremin sosyolojik olduğunu savunur. Ona göre ne Tanrı’nın ne tabiatın suçudur, çünkü sağlam, lüks evlerde yaşayanlar sağ kalmış ama yoksul mahallelerinde, derme çatma evlerde yaşayanlar ölmüştür. “Kötülüğün kaynağı doğa değil, in­sanoğlunun kendisi” der Rousseau. Ve yine ciddiye alınmaz yaşadığı dönemde.</p>
<p>Şimdi onun değerlerin­den bahsederken ne demek istedi­ğimi anlıyorsunuzdur sanırım. Bir gün bu değerlerin herkesçe benim­senmesi umuduyla…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/pastoral-senfoni-ya-da-botaniksever-fransiz%e2%80%99in-donusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni Bir Umut: İstanbul Deklarasyonu</title>
		<link>http://ekoiq.com/yeni-bir-umut-istanbul-deklarasyonu/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/yeni-bir-umut-istanbul-deklarasyonu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 07:12:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[RÖPORTAJLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Deklarasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel İnsani Gelişme Forumu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=2030</guid>
		<description><![CDATA[23 Mart’ta İstanbul’da gerçekleştirilen Küresel İnsani Gelişme Forumu, İklim Değişikliği ve gezegenin geleceği için çok önemli saptamalar içeren bir deklarasyonla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://ekoiq.com/yeni-bir-umut-istanbul-deklarasyonu/istanbul-2/" rel="attachment wp-att-2032"><img class="size-full wp-image-2032 aligncenter" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/05/istanbul1.jpg" alt="" width="645" height="431" /></a></div>
<div><strong><br />
23 Mart’ta İstanbul’da gerçekleştirilen Küresel İnsani Gelişme Forumu, İklim Değişikliği ve gezegenin geleceği için çok önemli saptamalar içeren bir deklarasyonla sonuçlandı.</strong><strong> Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Temsilcisi Vekili, Ulrika Richardson-Golinski, İstanbul Deklarasyonu konusunda, EKOIQ’nun sorularını yanıtladı. Richardson, Deklarasyon’un en önemli vurgularının insani adalet, işbirliği ve kadınların sürece katkısı olduğunu söylüyor. </strong></p>
<p><strong>EKOIQ</strong></div>
<div>
<p><strong><br />
</strong><strong></strong><strong>İstanbul Deklarasyonu’yla ilgili ne düşünüyorsunuz? Deklarasyon’u İklim Değişikliği tartışma ve mü­zakereleri için bir dönüm noktası olarak tanımlayabilir miyiz? </strong></p>
</div>
<p>Bence İstanbul Deklarasyonu bir­çok açıdan çok önemli: Öncelikle İstanbul’da düzenlenen ilk Küresel İnsani Gelişim Forumu olarak, tüm dünyayı, bu sene Temmuz ayında Rio’da düzenlenecek olan BM Sür­dürülebilir Gelişim Konferansı’nda küresel bazda sosyal eşitsizliğe ve çevresel bozulmaya karşı cesurca tavır almaya çağırması. Bu Dek­larasyon aynı zamanda kalkınma nın sadece büyüme odaklı değil, aynı zamanda adil de olması için bir çağrı. Bence bu çok önemli bir husus. Çünkü bizce kalkınma­nın, eşitlikten uzak bir şekilde, sadece büyüyerek olması müm­kün değil. İkisi birarada olabilir. Dünyada bunun örnekleri var. Deklarasyon öncelikle ekonomik kalkınmanın genellikle çevresel bozulma ve büyüyen eşitsizlikle bi­rarada yaşandığı, bunun yaşanma­ması için küresel ve ulusal gelişim stratejileri oluşturmak gerektiği gibi önemli bir saptama yapıyor.<br />
Bence Deklarasyon’un bir diğer önemli tarafı, birbirimizi ve gele­cek nesilleri önemsemek gibi etik sorumluluklarımıza dokunması. Eşitlik sağlamayan bir ekonomik büyümeyi desteklemeye devam edemeyiz ya da yarın ihtiyaç duyu­lacak olan kaynakları hızla tükete­meyiz.</p>
<p>Bu şu demek: Sürdürülebilir geli­şim olmadan ya da İklim Değişikliği konusunu dikkate almadan insan­ların gelecekte ihtiyacı olanı üret­mek mümkün değil. İnsan gelişimi­ni bütün boyutlarıyla ele almazsak, sürdürülebilir kalkınmadan bah­sedemeyiz. En nihayetinde, İklim Değişikliğini adres göstermeden insani kalkınma sözkonusu ola­maz. İklim Değişikliği bugün dün­yanın karşı karşıya olduğu en ciddi sorunlardan biri ve pek çok konu­yu da birebir etkiliyor.</p>
<p>Hastalık ve afetlerin artması ve ekosisteme, alt­yapıya, yoksul yerleşimlere verdiği zararın ciddi boyutlara ulaşması; birçok ülkede artan işsizlik oranı, gıda fiyatlarının yükselmesi ve aç­lığın artması gibi&#8230; Deklarasyon, bu küresel sorunların çözümü için yeni bir küresel anlaşma çağrısı ni­teliğinde. Merkeze sürdürülebilir kalkınmayı alarak konuya sosyal, ekonomik ve çevresel boyutların hepsinin değerlendirildiği entegre bir yaklaşım geliştiriyor.<br />
Rio +20 bütün dünyayı biraraya getirecek çok önemli bir fırsat. Hem de yalnızca sürdürülebilir bir dünyaya giden yolu masaya yatır­mak için değil, ayrıca bu konuda sağlam hedefler ortaya koyabilmek için de çok önemli. İstanbul Dekla­rasyonu, eli kulağında olan Rio+20 Konferansı’na hazırlık aşamasın­daki müzakere ve tartışmalara da kilit öneme sahip bir katkı niteli­ğinde. Özellikle Türkiye, Brezilya, Çin, Hindistan ve Güney Afrika gibi ülkelerin giderek daha büyük bir rol oynadığı değişen dünya başta olmak üzere, tüm dünyadaki sürdürülebilir kalkınma planlarına ivme kazandıracağına inanıyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Rapor ve Deklarasyon’da kamu otoriteleri, STK’lar ve özel sek­tör arasındaki işbirliğinin önemi üzerinde özellikle duruluyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Küresel, bölgesel, ulusal, yerel, kamu-özel sektör ve siviller ara­sında&#8230; Açıkçası ben işbirliğinin her türlüsünün işe yarayacağına inananlardanım ve işbirliğinin sür­dürülebilir gelişim için etkili bir çö­züm yolu olduğunu düşünüyorum. Sorunlar bir tek aktör tarafından halledilemeyecek kadar çok ve kar­maşık. Bugün özel sektör, çevreye verilen zararın nasıl minimize edi­lebileceğini en iyi bilen taraf. Şu şartlarda Yeşil Büyüme konusun­daki yeniliklerin ve bu alana yapı­lan yatırımın canlanması gerektiği muhakkak. Özel sektör, pazarı dönüştürme ve tüketicinin ihtiyaç­larına çevreye saygılı bir şekilde ce­vap verme konusunda hayati önem taşıyor. Yine aynı şekilde STK’lar toplumu sürdürülebilir gelişim ko­nusunda gözlemlemek ve bu konu­da onları güçlendirerek seslerini yükseltmelerini sağlamak açısın­dan kritik bir role sahip. Kadınla­rın güçlenmesi ise bu mevzuda en çok ihtiyaç duyulan noktalardan biri. Bugün sesini çıkaramayan ya da katkıda bulunmak için fırsat bulamayan çok sayıda kadın var. Sürdürülebilir gelişim içinse hem kadınların hem erkeklerin katkıla­rına ihtiyaç var.</p>
<p>İstanbul Deklarasyonu bunun yanı sıra sektörlerarası yeni işbir­liklerinin de önemini vurguluyor. Rio +20 için yapılan tüm hazırlık çalışmaları aslında bize şunu hatır­latıyor: Kalkınma ve büyüme için vitesi daha eşitlikçi ve sürdürüle­bilir örnekler yönünde değiştirme­liyiz.</p>
<p>Daha iklim uyumlu toplumlara ve düşük karbon ekonomilerine geç­mek, insanlar için daha güzel bir gelecek yaratmak anlamına geli­yor. Daha önce de dediğim gibi Rio +20’nin eli kulağında. Konunun aciliyetinin herkes farkında. Bugü­ne kadar pek çok büyüme modeli­ne şahit olduk. Ancak hiçbiri bize hayalini kurduğumuz ve gerçek­leşmesini istediğimiz, kalkınmanın sürdürülebilir olduğu adil bir dün­yayı sağlayamadı.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/yeni-bir-umut-istanbul-deklarasyonu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anime ve Sürdürülebilirlik Deyince: MİYAZAKİ</title>
		<link>http://ekoiq.com/anime-ve-surdurulebilirlik-deyince-miyazaki/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/anime-ve-surdurulebilirlik-deyince-miyazaki/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 May 2012 14:31:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[anime]]></category>
		<category><![CDATA[Hayao Miyazaki]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilirlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=2018</guid>
		<description><![CDATA[Hayao Miyazaki’nin tuhaf, incelikli ve izleyicisini hem fizikötesi hem de sahici yolculuklara çıkaran fazlasıyla devrimci dünyası, insanoğlunun doğayla etkileşim biçimi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ekoiq.com/anime-ve-surdurulebilirlik-deyince-miyazaki/miyazaki/" rel="attachment wp-att-2019"><img class="size-full wp-image-2019 aligncenter" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/05/miyazaki.jpg" alt="" width="431" height="441" /></a></p>
<p><strong>Hayao Miyazaki’nin tuhaf, incelikli ve izleyicisini hem fizikötesi hem de sahici yolculuklara çıkaran fazlasıyla devrimci dünyası, insanoğlunun doğayla etkileşim biçimi üzerine düşünmek için birebir.</strong></p>
<p><strong><br />
Yazı: Mutlu DİNÇER</strong></p>
<p>Genellikle eserlerde “sanat” ve “sinema” terimlerinin birara­ya gelmesi izleyicileri uzak­laştırsa da bugün Japon animas­yon ustası Hayao Miyazaki’nin filmleri yediden yetmişe herkesin ruhuna dokunuyor ve büyük usta­nın her filmi animasyon film yapı­mında bir zafer olarak görülüyor. Bugün çalışan en iyi animasyon şir­keti olan Stüdyo Ghibli’nin kurucu­larından olan Miyazaki’nin saf sine­masal deneyimi yaşatan şaheserleri Japonya’da gişe rekorları kırıyor; Batı sinemalarında aylarca oynatılıyor. Fes­tivallerden de eksik olmayan bu filmler için Taksim sinemalarının özel gösterim haftaları düzenlemesine bakılırsa, Türkiyeli izleyiciler de bu ilgili kitle arasında yer alı­yor. Sınırsız bir ticari ve sanatsal başarı elde eden ve heybetli Pixar’ın dünyalarından tümüy­le farklı olan bu filmler, Batı’da genelde basit ve çocuklara yönelik olarak görülen animasyonu yeniden tanımlıyor.<br />
<strong><br />
Ana Tema Doğayla İlişkimiz</strong></p>
<p>Yalnızca birer çocuk filmi olmayıp, yetişkin izleyici kitlesine de bir kez daha bir ço­cuğun gözlerinden bakma şansı veren bu filmlerin ana teması için, insa­noğlunun doğayla etkileşim biçimi desek herhalde hatalı olmaz.</p>
<p>Doğayla ilişkimiz, iktisadi büyü­me, gelenek ile modernite, zanaat ile teknoloji arasındaki çatışma, insanlık ve sahici toplumsal ruh… Japonya’nın yerel inanç sistemi, animist bir din olan Shinto’dur ve insanın doğal çevreyle uyumu son derece önemlidir. Bu dinin etiğin­den ilham alan Miyazaki filmlerinde de çevre, varlıkların canlı bir topla­mı olarak kabul edilir.</p>
<p>Yeryüzü ge­nellikle insan cehaleti nedeniyle acı çeker vaziyette gösterilir. Asıl ilgi çekici olan ise, bu yaklaşım hiçbir zaman doğrudan sunulmaz ve bu sonuca farklı açılardan ulaşılır. Yani çevreye dair kaygılar, açık biçimde dile getirilmese de, insanların geçim kaynaklarını etkilemesi, yok olup giden bir ürün vs. yoluyla belirti­lir. Örneğin Deniz Kızı Ponyo’da, küçük bir balık, kirlenmiş ve çöple dolu okyanus yatağında bir trol tek­nesinin ağlarıyla boğuşurken ken­dini denize atılmış bir kavanozun içinde bulur ve macera başlar.</p>
<p>Rüzgârlı Vadi, küresel kirliliğin yı­kıcı sonuçlarını göstermekle kalmaz, aynı zamanda çevreleri için hâlâ so­rumluluk almaya yanaşmayan insan gruplarını hikâye eder. Komşum Totoro, çevreye duyulan saygının ödülü nasıl getireceğini gösterirken, Ateşböceklerinin Mezarı, savaşın bir ülke üzerindeki etkilerini ser­giler. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı kazanan ve Oscar’a layık görülen Ruhların Kaçışı’nda ise kahraman, do­muza dönüşen tüketim delisi anne-babasını kurtarmak için, ruhların arındığı bir hamamda çalışmak zorunda kalan bir kız çocuğudur.<br />
<strong><br />
Çocuksu Ama Çocukça Değil</strong></p>
<p>Miyazaki filmlerinin başrol oyuncusu, ebeveynlerini çevreleyen materyalizmden azade çocuklar ya da genç yetişkin­lerdir. Genelde pasif ya da hülyalı bir ultra dişilik içinde karakterize edilen klasik anime kahramanları­nın aksine, Miyazaki’nin kız karak­terleri kayda değer ölçüde bağımsız ve aktif olup, neredeyse tipik bir erkeksi eda içinde karşılarındaki engellerle cesurca yüzleşirler. Bu kahramanlar yetişkin olmadıkları için toplumu kontrol edenlerin algı­layamayacağı şeyleri algılarlar; genç erkekler olmadıkları için toplumu yönetecek kişilerin göremediği şey­leri görürler. Bu taze ve açık görüş­le, dünyanın ne olabileceğine dair yeni olasılıklara karşı gözümüz yavaş yavaş açılmaya başlar.</p>
<p>Animasyon yazarı Suzan Napier’in de dediği gibi: “Sağ­ladığı fantezi alanı, gerçeğin pürüzlü yüzeyleri üzerinde süzülerek, tüm o özgür yalnızlığı içinde zihnin serbest­çe oynama­sına izin ve­rir.”</p>
<p>Miyazaki film­lerinde gelecek çocukların ellerinde­dir ve bu filmler izleyicisini asla süt kuzusu yerine koymaz. Karakterler, çocuk filmi piyasasını kaplamış ve artık bıkkınlık getiren karakterler­den ve Disney şirinliğinden uzakta, tamamen inandırıcı karakterlerdir.<br />
<strong><br />
Doğası Gereği El Emeği </strong></p>
<p>Mitler, kadim Japon saray öyküleri, bilimkurgu ve elbette peri masal­ları… Bir siyaset bilimi ve iktisat mezunu olan Miyazaki, aynı zamanda yıllar boyu Ursula K. Le Guin’in kitaplarını uyarla­makla ilgilenmiş, Yerdeniz Öyküleri’nin telifini almasına rağmen iş yoğunluğu yüzün­den bu fırsatı oğlu Gorô Mi­yazaki değerlendirebilmiş.</p>
<p>Yalnızca geleneksel animas­yon araçlarını kullanan ve bilgisayar teknolojisine sırt çeviren Miyazaki, büyülü, ruhani ve fantastik ola­nı, gerçek ve ayrıntılı dünyalara taşımak, yani animasyonun temel işlevi olan gerçekliği değiştirme özelliğini kusursuzca ger­çekleştirmeye devam ediyor. Her ne kadar her filminin ardından “emekliliğini” ilan etse de&#8230;</p>
<p>Oyuncak Hikâyesi’nin yönet­meni John Lasseter, New York Times’daki bir röportajında ko­nuyu layıkıyla özetliyor aslın­da: “Animasyon olsun olmasın, salt film yapımı açısından onun sahnelemesi, onun montajı, onun aksiyon sahneleri, filme çekilmiş en iyi eserler arasında. Yaratıcılık güçlüğü çekiyorsanız onun filmle­rinden birini izlemek en iyi ilaç. Biz Pixar’da tıkandığımızda gi­dip onun filmlerini izler ve şuna bak deriz.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/anime-ve-surdurulebilirlik-deyince-miyazaki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bhutan’ın Gayrisafi Milli Mutluluğu</title>
		<link>http://ekoiq.com/bhutan%e2%80%99in-gayrisafi-milli-mutlulugu/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/bhutan%e2%80%99in-gayrisafi-milli-mutlulugu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 May 2012 08:41:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Bhutan]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrisafi Milli Hasıla]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrisafi Milli Mutluluk Endeksi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=2012</guid>
		<description><![CDATA[Önümüzdeki dönemde, Gayrisafi Milli Hasıla gibi endekslerin çözemediği sorunları ve yeni ölçüm standartlarını daha fazla konuşmamız kuvvetle muhtemel. Gayrisafi Milli]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ekoiq.com/bhutan%e2%80%99in-gayrisafi-milli-mutlulugu/bhutan/" rel="attachment wp-att-2013"><img class="size-full wp-image-2013 aligncenter" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/05/bhutan.jpg" alt="" width="483" height="300" /></a><br />
</strong></p>
<p><strong>Önümüzdeki dönemde, Gayrisafi Milli Hasıla gibi endekslerin çözemediği sorunları ve yeni ölçüm standartlarını daha fazla konuşmamız kuvvetle muhtemel. Gayrisafi Milli Mutluluk Endeksi’ne ne dersiniz?</strong></p>
<p><strong><br />
Yazı: Sabite MÜFTÜGİL CESUR</strong></p>
<p>Mart ayının son haftasın­da İstanbul’da toplanan Küresel İnsani Gelişme Forumu’nun teması “Sürdürülebi­lirlik ve Eşitlik”ti. Birleşmiş Millet­ler Kalkınma Programı UNDP tara­fından düzenlenen ve T.C Kalkınma Bakanlığı’nın ev sahipliği yaptığı forumda Türkiye ve çok sayıda ülke hükümetlerinden bakanlar, akade­misyenler, sivil toplum kuruluşları temsilcileri, özel sektör temsilcileri yer aldı.<br />
Toplantının arka planında, Birleş­miş Milletler Sekreteri Ban Ki-Moon’un Ağustos 2010’da başlattığı Üst Düzey Küresel Sürdürülebilirlik Paneli yer alıyor. Finlandiya Başka­nı Tarja Halonen ve Güney Afrika Başkanı Jacob Zuma’nın ortak baş­kanlığını yaptığı panel raporunu, bu yılın başında “Güçlü İnsan Güçlü Gezegen” başlığı ile yayınladı.</p>
<p>Bu panelin vizyonu ve önerileri doğ­rultusunda ve Birleşmiş Milletler’in, Rio+20 Zirvesi’ne giden yolda yapı­lan önemli hazırlık toplantılarından biri olan Forum’da, Tarja Halonen başta olmak üzere çok sayıda üst düzey politikacı, gelişmiş ve geliş­memiş pek çok ülkeden gelen sivil toplum ve özel sektör temsilcileri yer aldı. Forumun sonuçları, “Her­kes için Eşitlikçi ve Sürdürülebilir Gelecek” başlığıyla İstanbul Dekla­rasyonu olarak açıklandı.<br />
Forum, esas teması olan, kalkınma­nın yerel, ulusal ve küresel, her dü­zeyde hakkaniyet ilkesi ile birlikte gerçekleşmesi üzerine görüşlere yer verdiği kadar, sürdürülebilir kalkın­manın finansmanı ve ölçümü gibi teknik konuları da içeriyordu.<br />
İki günlük Forum’da yapılan çok sa­yıda konuşma arasında benim için en ilginç olanlardan biri, Bhutan Krallığı’nın Eğitim Bakanı Thakur Singh Powdyel’in konuşmasıydı. Bundan 4-5 sene önce bir gaze­te haberi ile Asya’daki bu küçük ülke dikkatimi çekmeye başlamıştı. Haberde, yapılan bir araştırmada Bhutan’ın dünyanın en mutlu ülke­leri arasında ön sıralarda geldiğini ve ülkelerinin gelişmişliğini, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi milli ge­lir ya da milli hasıla endeksleriyle değil, Milli Mutluluk Endeksi’yle ölçtükleri belirtiliyordu.<br />
Sanıyorum, bu haber dudaklarda hafif bir tebessüm yaratıp, küçük, bizim dünyamızdan, ciddi mesele­lerimizden uzak, egzotik bir ülkeye ait bir hoşluk olarak kabul edilip unutuldu. Ben hemen unutamadım, hatta yaşam kalitesiyle ilişkili olan sürdürülebilirlik konusundaki eği­timlerimde verdiğim örneklerden biri olarak paylaşmaya çalıştım bu bilgiyi.</p>
<p>Bu haberden bir sene kadar son­ra Bhutan’la ilgili bir diğer ilginç gelişme duydum. Haber, Bhutan Kralı’nın artık demokratik bir yö­netime geçmek, seçimler yapıp bir parlamento oluşturmak ve yöne­tim yetkilerini devretmek istediği ancak halkın, krallarının yöneti­minden memnun oldukları, par­lamenter demokrasi istemedikleri şeklindeydi ve gerçekten şaşırtıcıy­dı. Kral ısrarlı ve kararlı oldu ve ge­nel seçimleri yapıp, halka rağmen ülkeye demokrasiyi getirdi(!), ülke mutlak monarşiden anayasal, meş­ruti monarşiye geçti.<br />
<strong><br />
Milli Gelir Artışı Mutluluk Getirir mi? </strong></p>
<p>İstanbul Forumu’nun programında, Bhutan Krallığı Başbakan Temsilci­si ve Eğitim Bakanı’nın adını gör­müştüm ve konuşmasını merakla bekliyordum. Afrika ülkelerinden gelen ve özellikle kadınların renk­lendirdiği yöresel giysili delegelerin arasında gözüme ilişen, Asya ülke­lerinin giysileri içinde sakin bir şe­kilde dolaşan, Buda tebessümlü er­kek delegelerden biri oturumlardan birinde açılış konuşması yapmak üzere Bhutan Krallığı Başbakan Temsilcisi ve Eğitim Bakanı olarak kürsüye davet edildiğinde bir kez daha şaşırdım. Bakan, düzgün İngi­lizcesiyle, etkileyici, çok alkışlanan bir konuşma yaptı.<br />
Bakan, gelişmenin ekonomik mo­delini yeniden düşünmenin gerek­liliğinden bahsederek başladığı ko­nuşmasında, küçük iyileştirmelerin yeterli olmadığını, yeni ve bütüncül bir paradigmaya olan ihtiyacı belirt­ti. Mevcut kalkınma paradigmasının artık işlevsiz olduğunu, küresel krizler ürettiğini söyledi. İnsani ge­lişmeyi nelerin meydana getirdiğini sormak gerektiğini ve neye değer ve­rirsek ve ölçersek onu geliştireceği­mizi vurguladı. Bhutan’ın neredey­se otuz yıldır neye değer verdiğini çok iyi belirlediğini, ölçüm araçları ve metotlarını geliştirdiğini ve Gay­risafi Milli Mutluluk Endeksi’yle (Gross National Happiness) gelişi­mi değerlendirdiklerini anlattı.<br />
Bakanın açıklamalarına göre, en­deksle ölçülen “mutluluk”, dışsal şartlara bağlı geçici bir ruh hali değil, hayatı doğal dünyayla, için­de yaşanan toplulukla, kültürel ve ruhsal mirasla tam uyum içinde ya­şamaktan duyulan derin haz, kısaca dünyayla tümüyle bağlantı içinde olma duygusudur. Modern dünya ve özellikle onun ekonomik modeli, bu duygunun tam tersini, insanların doğal dünyaya ve birbirlerine ya­bancılaşması duygusunu güçlendi­rir. Modern toplumda insan, bireyci­liği ve maddesel kazancı öne çıkarır; doğayı, kültürel mirası tahrip eder; yerel bilgiye saygı göstermez. Aşırı çalışır ve hayatın derin anlamı üze­rinde düşünmek şöyle dursun, dost­lukların keyfini çıkaracak zamanı bile yoktur. Çok sayıda akademik çalışma, milli gelirlerdeki muazzam artışların insanları mutlu etmediğini göstermektedir.<br />
Uzak Asya’nın bu küçük, dışa kapa­lı ülkesinin, uluslararası topluluğun Brundtland Raporu’ndan bu yana 25 yıldır düzenlenen onlarca zirve, yüz­lerce toplantıda şekillendirmeye ça­lıştığı sürdürülebilir kalkınma, insani gelişme ve yeşil ekonomi kavramları­nın esaslarını oluşturan ilkeleri haya­ta geçirmede hayli mesafe kat etmiş olduğunu görmek ümit verici.<br />
Bu arada, uluslararası topluluğun ve bilim insanlarının mevcut ekono­mik sisteme yönelik eleştirilerinin artmasıyla harekete geçen zengin ülke politikacıları da var şüphesiz. Sözgelimi Sarkozy’nin 2008’de oluşturduğu komisyonda, ekono­mist Joseph Stiglitz, Amartya Sen ve Jean Paul Fitoussi, ekonomik performans ve sosyal ilerlemenin ölçümü üzerine çalıştılar. Raporla­ rında, bir gösterge olarak Gayrisafi Milli Hasılanın (GSMH) ekonomik performans ve sosyal gelişmeyi ölçmede yarattığı sorunları bir kez daha irdelediler. Rapor, çevreyi tah­rip eden faaliyetlerin, üretim ve gelir artışı olarak hesaplamalara alındığı bir endeks olan GSMH’yi yükseltme hedefini, çevreyi koruma hedefiyle birlikte teşvik etmenin mümkün ol­madığını açıkça ifade ediyor.<br />
Batılı ve zengin ülkeler raporlar ya­zıp, toplantılarda konuşa dursunlar Bhutan, anayasasında, ülke toprak­larının yüzde 60’ının sonsuza ka­dar ormanla kaplı olmasını zorunlu hale getirmiş. Ülkenin yüzde 50’sin­den fazlası milli parklar ve doğal koruma alanları olarak belirlenmiş. Bhutan hükümeti, Kopenhag İk­lim Zirvesi’nde net karbon yutağı olma taahhüdünü verdi. Tarımsal politikaları, yüzde 100 organik üre­timi esas alıyor. Sağlık ve eğitim hizmetleri ücretsiz, kırsal alan sağ­lık klinikleri ve okullar tüm ülkede yaygın, ilkokul çağında okullaşma oranı yüzde 99.<br />
“Butik ülke, alanı küçük, nüfusu bir milyon bile değil, sorunları az, bu nedenle işleri kolay, büyük ülkele­rin sorunları da büyük, çözümleri de farklı” diye düşünebiliriz şüphe­siz. Ancak, dikkat edilmesi gereken, Bhutan Krallığı’nın önemli bir ger­çeğin farkında olarak tercihlerini yapmış olması: “Neye değer verir ve ölçersen, onu geliştirirsin” ilke­sinden yola çıkmışlar. Ülke olarak değerlerini belirlemiş ve bunu gös­tergeler olarak ölçülebilir hale ge­tirmiş ve endekse dönüştürmüşler. Gayrisafi Milli Mutluluk Endeksi’nin 9 ana, 72 alt göstergesi var; Yaşama Standartları, Sağlık, Eğitim, Kül­tür, Ekolojik Bütünlük, Toplulu­ğun Canlılığı, Zamanın Kullanımı, İyi Yönetişim, Ruhsal İyilik Hali. Bunlar GSMH göstergelerinden hayli farklı gördüğünüz gibi. Bu göstergeleri, politikalarını değerlen­dirme araçları olarak kullanıyorlar. Ayrıca, göstergelerin yeterli olmadı­ğını ve bir hesaplama sistemi gerek­tiğini de görmüşler. Üretim ve mali kaynakları hesaba katan GSMH sisteminin dikkate almayarak eksik ve yanlış bilgilendirdiği, doğa, in­san, toplum ve kültür değerlerinin doğru hesaplanmasını sağlayacak sistemi kuruyorlar. Bu sene Şubat ayında, Milli Hesaplama sistem­lerinin ilk doğal, insani ve sosyal sermaye sonuçlarını açıklamışlar. Örneğin, ormanlarının bir yılda 14 milyar dolar değerinde ekosistem hizmeti sağladığını hesaplamışlar. Bu, geleneksel metotla ölçülen milli gelir rakamının dört misli. Bu, kü­çük ülkelerinin büyük oranda dün­yaya da hizmet verdiğini gösteriyor. Çünkü ormanları iklimi düzenliyor, karbonu depoluyor, su kaynaklarını koruyor.</p>
<p>Bhutan örneği sanıyorum uluslara­rası topluluğa ilham veriyor. Birleş­miş Milletler Genel Kurulu’nun 19 Temmuz 2011 tarihli toplantı sonuç belgesi “Mutluluk-Kalkınmaya Bü­tüncül Yaklaşım” başlığını taşıyor­du. Belge, mutluluğun en temel insan hedefi ve evrensel bir istek ol­duğunu ve GSMH’nin yapısı gereği bu hedefi yansıtmadığını belirtiyor.<br />
Bhutan Hükümeti’nin bakanı, Co­lumbia Üniversitesinin Yerküre Enstitüsü ile birlikte 1-2 Nisan’da BM’nin New York merkezinde, Yeni Ekonomik Paradigmanın Tanımı başlıklı bir konferans düzenleyecek­lerini de duyurdu. Konferansın so­nuçlarını da Rio+20 toplantılarında paylaşırız diye konuştuk. Haziran’da, Rio+20’nin yoğun programını takip etmek için koştururken Bhutan’ı iz­lemeye devam edeceğim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/bhutan%e2%80%99in-gayrisafi-milli-mutlulugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KOBİ’lere Yeşil Yol</title>
		<link>http://ekoiq.com/kobi%e2%80%99lere-yesil-yol/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/kobi%e2%80%99lere-yesil-yol/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 14:36:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[YEŞİL İŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Go Green]]></category>
		<category><![CDATA[Kobi]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilir ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilirlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=2001</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa işletmelerinin neredeyse yüzde 99’u küçük ve orta işletmelerden oluşuyor. Aynı şey Türkiye için de geçerli ve dolayısıyla KOBİ’lerin sürdürülebilirlikle]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ekoiq.com/kobi%e2%80%99lere-yesil-yol/gogreen/" rel="attachment wp-att-2002"><img class="size-full wp-image-2002 aligncenter" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/05/gogreen.jpg" alt="" width="485" height="326" /></a></p>
<p><strong>Avrupa işletmelerinin neredeyse yüzde 99’u küçük ve orta işletmelerden oluşuyor. Aynı şey Türkiye için de geçerli ve dolayısıyla KOBİ’lerin sürdürülebilirlikle ilişkilenmesi, ekonominin yeşil dönüşümü için belki her şeyden daha önemli. Ama bir sorun var: Küçük ve orta ölçekli işletmeler bu bilgiye nasıl erişecek? </strong></p>
<p>İşte bu sorunun iyi yanıtlarından birini veren bir proje hayata geçiyor: GoGreen. Yunanistan, İtalya, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye’den toplam 11 ortakla gerçekleştirilen proje, en küçük işletmelerin bile yeşile doğru adım atmaları için gerçekten önemli fırsatlar sunuyor. Dergimizi düzenli takip edenler, gayet iyi bile­cektir: En çok önem verdiğimiz konulardan biri KOBİ’lerin yeşil dönüşüme katılmaları. Bunun sebebi de çok açık: Türkiye ekonomisinin neredeyse yüzde 90’ından fazlası küçük ve orta bü­yüklükteki işletmelerin sırtında. Dolayısıyla onların sürdürülebilir üretim süreçlerine dahil olmaması, Türkiye’nin yeşil dönüşümde sınıfta kalması anlamı­na geliyor. Ancak bu konudaki çalışmalar da çok ağır aksak yürüyor. Bunun da basit ve anlaşılır bir nedeni var: Finansal ve kurumsal imkanları ve sınırları do­layısıyla KOBİ’lerin bu konuda ilerlemeleri çok zor. Bilgiye nereden ulaşacaklarını bilmiyorlar; alacakları bilginin mali karşılığını ödeyecek güçleri yok; yeterli kurumsallaştırmayı sağlayabilmiş değiller.</p>
<p>Mart ayında İstanbul Sanayi Odası’nın “GoGreen Projesi ve Temiz Üretim Bilgilendirme Toplantısı” isimli etkinliğiyle duyurduğu GoGreen, tam da bu so­runa çözüm bulmak için geliştirilmiş çokuluslu bir proje. Tam ismi “Green Business is Smart Business” yani “Yeşil İş Akıllı İştir” olan ve Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen GoGreen Projesi’nin Türkiye’de iki ortağı bulunuyor: İzmir Ticaret Odası ve İstanbul Ti­caret Odası. Yunanistan, İtalya, Ro­manya, Bulgaristan ve Türkiye’den toplam 11 ortakla gerçekleştirilen Projenin başlangıç noktası, tam da yukarıda bahsettiğimiz ihtiyaç ve eksiklik. Bu nedenle Proje’de, bü­yük ihtimalle endüstriyel ve sosyal gelişmişlik düzeyleri ve kültürel do­kuları aşağı yukarı birbirine benzer ülkelerin seçilmesine de özel bir önem gösterilmiş.</p>
<p>Projenin birincil hedefi, gi­rişimcilerin ve yöneticilerin çevre bilincini artırmak olarak belirlenmiş ancak projenin asıl farkı, yöntemi. GoGreen asıl olarak web tabanlı bir proje. Bilgiye ulaşımı kısıtlı küçük ve orta ölçekli firmaların sürdürülebilirlik konusundaki ilk bilgi ve deneyimle­rini edinmelerini ve tabii ilk adım­larını atmalarını sağlayabilmesi için her kurumun kolayca erişebileceği bir internet sitesi üzerinden çalışı­yor. İsteyen her kurum birkaç adım­da projenin destekçisi olabiliyor ve ondan sonra da çeşitli modüller üzerinden ilk adımları atabiliyor.</p>
<p>“Yeşil Eğitim Programı” başlığın­daki bu kişiselleştirilmiş e-öğrenme programı sayesinde kısa zamanda bir çevresel yol haritası oluşturabili­yor katılımcılar. Eğitim modülleri ve çevrimçi bir platform geliştirilmesi için uğraş veren proje kapsamında yer alan önemli çalışmalardan biri de, çalışmanın ana yürütücü ve des­tekçileri olan Ticaret Odaları bünye­sinde Yeşil İşletme Ofisleri oluştur­mak. Kalıcı ve kurumsal hale gelen bu ofisler, özellikle KOBİ’lerin yeşil dönüşümünde gerçekten önemli roller oynayabilir. Proje kapsamın­da kurulması hedeflenen “Yeşil İş­letmeci Rütbe Sistemi&#8221; de bizce son derece önemli. Önemli, çünkü her başarının ödüllendirilmesi, bu yola baş koyanların sayısının artmasında kritik bir öneme sahip. Daha çok “havuç politikası” olarak bilinen bu ödüllendirme sistemi, yeşil adımla­rın sadece bir kerelik veya tesadüfi olmasını engelleyebilir. Herkes başarılı olmak ve bu başarının baş­kaları tarafından bilinmesini ister. Dolayısıyla her şey bir adımla başlar ama ancak böyle bir rütbelendirme sayesinde bu ilk adımlar uzun bir yürüyüşe dönüşebilir.</p>
<p>Toplantı duyuru metninde Avru­pa işletmelerinin neredeyse yüzde 99’unun küçük ve orta işletmeler­den oluştuğu belirtiliyordu. Yine aynı metin içinde Avrupalı KOBİ’le­rin yüzde 6’sının çevre dostu uygula­maları benimsediği yer alıyordu. Bu rakam, büyük ihtimalle Türkiye için çok daha düşük. Anadolu’nun küçük ama arzulu ve yenilikçi girişimcileri­nin sürdürülebilirlikle ilişkilenmesi için GoGreen Projesi son dere­ce önemli.<br />
Önümüzdeki günlerde, buna benzer  örneklerle karşılaşabilir miyiz? Neden olmasın?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/kobi%e2%80%99lere-yesil-yol/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin İlk Yeşil Kamu Binası Geliyor</title>
		<link>http://ekoiq.com/turkiyenin-ilk-yesil-kamu-binasi-geliyor/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/turkiyenin-ilk-yesil-kamu-binasi-geliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 May 2012 11:12:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[RÖPORTAJLAR]]></category>
		<category><![CDATA[BREEAM]]></category>
		<category><![CDATA[Ferit Kahraman]]></category>
		<category><![CDATA[Küçükçekmece Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[yeşil bina]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=1995</guid>
		<description><![CDATA[Küçükçekmece Belediyesi, Türkiye’deki yerel yönetimler arasında oldukça iddialı bir projeye imza atıyor, Küçükçekmece ilçesinin yeni belediye binası, İngiltere merkezli ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><a href="http://ekoiq.com/turkiyenin-ilk-yesil-kamu-binasi-geliyor/yesilbina/" rel="attachment wp-att-1996"><img class="size-full wp-image-1996 aligncenter" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/05/yesilbina.jpg" alt="" width="382" height="264" /></a></p>
<p><strong>Küçükçekmece Belediyesi, Türkiye’deki yerel yönetimler arasında oldukça iddialı bir projeye imza atıyor, Küçükçekmece ilçesinin yeni belediye binası, İngiltere merkezli BREEAM kuruluşundan “Very Good” dereceli sertifika almaya hazırlanıyor. Projeyi Küçükçekmece Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü mimarlarından Ferit Kahraman ile konuştuk.</strong></p>
<p><strong>Yazı: Balkan TALU<br />
Fotoğraf: Özgür GÜVENÇ</strong></p>
<p><strong>Belediye binasını yeşil sertifi­kalı yapma fikri nasıl oluştu? </strong></p>
<p>İlk etapta bizim için sertifikanın çok büyük bir önemi yoktu. Bizim istediğimiz, kendi insanımızın rahat çalışacağı, asgari koşullarda konfor sağlayacağımız bir ortam yarat­maktı. Bir yandan da diğer kamu ve özel kuruluşlara ait binalar için bir örnek oluşturmak istedik. Bir holding binasına gidiyorsunuz, ina­nılmaz bir bina. Bir belediye binası­na gidiyorsunuz hem mimarisi hem kullanımı açısından sıradan bir binayla karşılaşıyorsunuz. Kamu binalarının bir özelliği de herkes ta­rafından ortak kullanılan mekânlar olmaları. Bizler de dedik ki, bura­sı bütün Küçükçekmece’nin ortak kullanabileceği sıra dışı ve rahat bir mekân olsun. Vatandaşlarımız ve personelimiz, binaya geldikle­rinde kendilerini evlerinde gibi his­setsinler ve bir kamu binası olarak örnek teşkil edelim. Israrla, yeşil bina yapalım diye yola çıkmadık ama ekonomik olan ve çevreye en az zararı verecek bir bina yapma fikriyle yola çıktık. Su ve enerji tasarrufu yapabilelim istedik. Bizi motive eden asıl konu aslında doğa dostu ve tasarruf amaçlı kullanılan bir yapı inşa etme fikriydi. Mesela gündüz hiç ışık yakmayalım iste­dik. Binamızın eğrisel olmasının en büyük sebeplerinden biri de bu. Ne kadar uzun bir cephe oluşturabilir­sek o kadar fazla ışık alabilecektik. Çift taraflı cephe oluşturmamızın sebebi ise doğal havalandırmayı ekonomik bir şekilde sağlamaktı.</p>
<p>Bunun dışında geniş mekanlar dü­şündük. Öyle mekanlar olmalı ki; bir- iki kişinin olduğu bir ortamda bütün alan işgal olmasın, insanlar rahatça konuşup iletişim kurabi­leceği, rahat çalışacağı bir ortam olsun. Aydınlatma sistemlerini de tasarruf amaçlı düşündük ve ortam aydınlatmasını 200 lüksle sınırla­dık. Otomatik gün ışığı sensörleri koyduk. Işıklar hava durumuna göre yanıp sönecek, insanların du­rumuna göre değil. Ayrıca her ça­lışana bir masa lambası verilecek. Bu lambalar da sensörlü olacak. Ben masadan kalktığımda lambalar çalışmaya devam etmeyecek. Masa lambası 500 lükslük aydınlatma sağlayacak. Yeni binamızda klima­tizasyon da otomatik olacak. Pen­cere kanatları da sensörlü olacağı için insanlar pencereleri kendileri açamayacak. Pencereler, hava du­rumuna göre otomatik olarak açı­lacak ve kapanacak.</p>
<p>Ayrıca vatandaşlarımızın rahatlığı için de; onların her an gelip derdini anlatabileceği, hatta kimseye sorma­ya gerek kalmadan kendi işini ça­bucak halledebildiği bir elektronik sistem öngördük.</p>
<p><strong>Bahsettiğiniz sistem, Belediye Baş­kanı Aziz Yeniay’ın, 15 Şubat’taki IBM Çözümler Zirvesi Zirvesi’nde “4 milyon evrakı dijital ortama ta­şıdık” şeklinde anlattığı sistem mi?</strong></p>
<p>Evet, Akıllı Koordinasyon Sistemi (AKOS) adını verdiğimiz bu sistem sayesinde belli noktalara yerleştiri­len tablet bilgisayarlar vasıtasıyla vatandaş yönlendirilmeden, -şu kata çık, bu daireye git demeye gerek kalmadan- işini takip edebilecek. Kendisine verilen numarayı bilgisayara girerek evrakı, dilekçesi nere­de, hangi müdürlükte, ne aşamada, hepsini takip edebilecek. Böylece hem belediye personelinin iş yükü azalacak hem de vatandaş büyük bir kolaylık içerisinde işlemlerini halletmiş olacak.</p>
</div>
<p><strong>LEED yerine BREEAM seçmeni­zin özel bir sebebi var mı? </strong></p>
<p>LEED, ABD tarafından oluşturul­muş bir sertifika sistemidir. BRE­EAM ise Avrupa bazlıdır. Türkiye, AB’ye üyeliğinin eşiğinde bir ülke olduğu için Avrupa standartlarının daha uygun olacağını düşündük. Ayrıca ABD sistemi beyan üzerin­den gider. BREEAM’in çok daha sıkı kontrol mekanizmaları vardır. Bu yüzden BREEAM’ı tercih ettik.</p>
<p><strong>Bir de, sizinle Yeşil Binalar Zirvesi’nde karşılaştığımız sıra­da şu anda Very Good derecesini karşıladığınızı ama Excellent de­recesini istediğinizi söylemiştiniz. Bu projeyle Excellent’ı tutturmak mümkün mü? </strong></p>
<p>Bu işe ilk başladığımızda Excel­lent hedeflemiştik, ama gördük ki, şartlarımız uygun değil. Excellent olabilmesi için bizim mevcut bir binayı dönüştürmemiz gerekiyor­du. Türkiye’de Excellent için ge­rekli olan malzeme tedariki de çok zor. Geri dönüştürülmüş malzeme Türkiye’den temin edilemiyor, dışa­rıdan getirmenin maliyeti ise olduk­ça fazla.</p>
<p><strong>Mevcut belediye binasını geridö­nüştürmek mümkün değil miydi? </strong></p>
<p>Şu an kullanılan bina, oldukça yaş­lı bir bina. Böyle bir düzenleme yapmak istemedik. Hedefimiz olan rahat çalışma koşullarını belirli dü­zenlemelerle gerçekleştirebilirdik belki ama tam anlamıyla hedefimize ulaşamayabilirdik. Bu yüzden sıfır­dan örnek teşkil etmesini arzuladı­ğımız bir bina tercih ettik.</p>
<p><strong>İçeride sürdürülebilirlikle ilgili bazı sunumlar yapılmasını öngörü­yorsunuz. Ne tür sunumlar tasarla­dınız? </strong></p>
<p>Bu binayı anlatan bir odamız var zaten. Bu bina, temelden çatıya na­sıl geldi, nasıl kullanılıyor? İnsanlar bilgisayarların karşısında bunu bire­bir izleyebilecekler. Hedeflerimizin ne olduğunu da izleyecekler. Bir tane de genel sergi salonu olacak. Tarihi bir sergi olur, resim sergisi olur&#8230; Kurum eğitimleri için konfe­rans salonumuz var. Bu salonları dış kullanıma da vereceğiz. Simülta­ne tercüme imkânı dahi var.</p>
<p><strong>Kamu binalarında yoğun bir insan trafiği vardır. Binaya işini hallet­meye gelen insanların yeni sisteme adapte olmasını nasıl sağlayacaksı­nız?</strong></p>
<p>Belediye binamıza her gün yaklaşık 5 bin tane insan geliyor dolayısıyla yoğun bir insan trafiği var. İlk ola­rak binanın çeşitli noktalarındaki tablet bilgisayarlara “Şu anda bu­radasınız” uyarıları yerleştiriyoruz. Görme ve duyma engelliler için özel sesli uyarı sistemleri olacak. Biz za­ten engellileri düşünürken “engelli bir vatandaş gelirse ne yapar” de­medik. Küçükçekmece’ye engelli bir belediye başkanı seçilirse ne olur diye düşündük. Binada her yere en­gelsiz ulaşılabilecek.</p>
<p><strong>Peki, bakanlığın bu projeye yakla­şımı nasıl? Bu tür başka projeler düşünülüyor mu?</strong></p>
<p>Bakanlık bu konuyla doğrudan il­gilendi. Bu konuda bize bürokratik engel çıkartmak bir yana projeye büyük destek veriyor. Hatta bundan sonra belediye tarafından yapılacak bütün binalar yeşil bina olacak. Özel sektörün binaları da kademeli olarak yeşile dönüştürülecek.</p>
<p><strong>Binayı ne zaman bitirmeyi planlı­yorsunuz?</strong></p>
<p>Yeni yeşil belediye binası, 2013 yı­lında tamamlanacak. Başkanımız Aziz Yeniay 1 Eylül 2013’te binaya taşınmakta son derece kararlı.</p>
<p><strong>Peki, mesela Future Agenda gibi kaynaklar, 2020’ye kadarki süre­ci farkındalık süreci olarak orta­ya koyuyor ve 2050’ye kadar da yeşil dönüşümün tamamlanması gerektiğini savunuyor. Siz böyle bir süreç öngörebiliyor musunuz ilçenizde?</strong></p>
<p>Bu projeyle Küçükçekmece’de yeşil binaların ilk adımını atıyoruz. İlçe­mizde ikamet eden vatandaşların gelir seviyesi diğer ilçelerle aynı değil ama bizler bunu bilerek yola çıktık. 2020’ye kadar bütün binalar yeşillenecek diye bir hedef koymak aslında mümkün. Ancak özel sektör bazında bu hedefi tutturmak daha zor olabilir. Kamu binaları için bu hedefi tutturmak çok daha yüksek bir olasılık. 2020’ye kadar kamu binalarının büyük çoğunluğunun yeşil bina olması muhtemeldir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/turkiyenin-ilk-yesil-kamu-binasi-geliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Petrol ve Sonrası</title>
		<link>http://ekoiq.com/petrol-ve-sonrasi/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/petrol-ve-sonrasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 May 2012 14:07:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[YEŞİL DOSYALAR]]></category>
		<category><![CDATA[fosil yakıt]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[peak oil]]></category>
		<category><![CDATA[petrol]]></category>
		<category><![CDATA[yenilenebilir Enerji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=1991</guid>
		<description><![CDATA[Yükselen petrol fiyatları bizi koşa koşa sadece ekonomik krizlere değil, İklim Değişikliği faciasına doğru da götürüyor. Ama bu tehlikelerin hepsi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ekoiq.com/petrol-ve-sonrasi/peak-oil-1/" rel="attachment wp-att-1992"><img class="size-full wp-image-1992 aligncenter" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/05/peak-oil-1.jpg" alt="" width="480" height="484" /></a><br />
</strong></p>
<p><strong>Yükselen petrol fiyatları bizi koşa koşa sadece ekonomik krizlere değil, İklim Değişikliği faciasına doğru da götürüyor. Ama bu tehlikelerin hepsi aslında bizi daha iyi, temiz ve adil bir dünya kurgulamaya da yöneltebilir mi? Yenilenebilir enerji üretimi, fosil yakıtsız ekolojik tarım ve 3. Sanayi Devrimi, çok uzakta olmayabilir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yazı: Metin UNDER</strong></p>
<p>Dünyanın küresel ısınmayı 2 santigrat derecelik eşiğin altında tutmak için sera gazları emisyonunu her yıl 8 milyar ton azaltması gerekiyor. Kâbus se­naryolarının gerçekleşmemesi için gerçekten de hayli iddialı bir hedef! Zira istatistikler, insanlığın son 125 yılda tükettiği bir trilyon varil pet­rolü, mevcut tüketim alışkanlıkları devam ettiği takdirde sadece önü­müzdeki 25 yıl içinde tüketeceğini öngörüyor.<br />
Öte yandan petrole dayalı küresel ekonomi güvende değil. Çünkü pet­rol öyle veya böyle azalıyor. Dünya bir süredir petrol üretiminde ula­şılabilecek en yüksek düzeyi ifade eden petrol tepe noktasının (Peak Oil) neresinde olduğumuzu tartı­şıyor. Çok sayıda uzman dünyada petrolün en yüksek üretim düze­yine ulaşıldığı ve giderek daha az miktarda petrol üretimi gerçekleş­tirileceği fikrinde. Bu, ucuz petrol döneminin artık kapandığı ve ener­ji fiyatlarında oluşacak inanılmaz artışların tetikleyeceği ekonomik krizlerle karşılaşmak anlamına ge­liyor. Küresel ısınmanın yaşamın, petrol üretimindeki sürekli azalışın da ekonominin geleceğini tehdit ettiği yakın gelecek üzerinde kafa yormak kaçınılmaz. Bu kaçınılmaz gelecekte yaşamın aksamadan de­vam edebilmesi için alternatif ener­ji kaynaklarıyla ilgili araştırmalar, oluşturulması zorunlu yeni yaşam biçiminin dinamikleriyle ilgili senar­yolar ve sürdürülebilir bir ekonomi­nin inşası için yeni model arayışları son dönemde hızlanmış durumda. İnsanoğlu kaçınılmaz bir dönüşü­mün eşiğinde ve yakın gelecek bi­zim bildiğimize hiç benzemeyecek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Peak Oil Nedir? </strong></p>
<p>“Petrol tepe noktası” kavramını ilk olarak ABD’de Shell için çalışan jeolog M. King Hubbert 1956’da ortaya attı. Teori, sınırlı kaynakların üretiminin çan eğrisi grafiğini izle­yerek, ulaşılan zirve noktasından sonra giderek azalacağını savunu­yor. ABD’nin petrol keşfinde tepe noktasına 1930’larda ulaştığını ve yaklaşık 40 yıl sonra, 1970’lerde petrol üretiminde bir zirve yaşa­yacağını söylediğinde Hubbert’le alay edilse de teorisi popülerliğini hiç kaybetmedi. Birçok uzman bu modelin başka ülkelerde de doğ­rulandığını savunuyor. Dünya pet­rol keşfinde ise zirve noktasının 1960’larda gerçekleştiği savunulu­yor. Hubbert’in formülünü küresel petrol üretimine uygulayan pek çok uzmansa, dünya petrol üretiminin 2000-2020 dönemindeki bir tarihte en yüksek seviyeye ulaşacağını id­dia etti ve ediyor. Örneğin “Beyond Oil” kitabının yazarı Kenneth Def­feyes, dünyanın petrol tepe noktası­nı günlük 74,2 milyon varille Mayıs 2005’te gördüğü görüşündeyken, Almanya Enerji İzleme Grubu’nun 2007’de yayımladığı bir raporsa bu noktanın 2006’da geçildiğini sa­vunuyordu. Fransız petrol şirketi Total’in CEO’su Thierry Desma­rest ise dünya petrol üretiminin günlük 100 milyon varil çizgisini aşmayacağı tahmininde bulunarak, bu büyüme eğrisinde kalırsak dün­yanın petrol tepe noktasını görme­yi 2020’lere kadar erteleyebileceği tahmininde bulunuyor.</p>
<p>Petrol tepe noktasının gerçekleşme zamanı hakkında, Bölgesel Çevre Merkezi (REC) Türkiye Direktörü Kerem Okumuş şunları söylüyor: “Üretim oranında yaşanacak geliş­meler hakkında büyük fikir ayrılık­ları var. Birçok yatırımcı ve enerji kuruluşu görülen yüksek petrol fiyatları çerçevesinde Peak Oil’in 2005 ile 2007 yılları arasında ger­çekleştiğini düşünüyor. Yeni açılan birçok petrol rezervinin boş olması, yüksek oranda petrol çıkarımı için verimsiz jeolojik yapıya sahip ol­ması, bulunan petrolün karbon yo­ğunluğundaki yükseklik nedeniyle işleme maliyetlerinin yüksek, verim­liliğinin ve dolayısıyla rekabet gücü­nün düşük olması ve petrol çıkarımı için derin deniz veya Arktik Bölgesi gibi yüksek risk faktörü barındıran bölgelerde sondaj çalışmaları ya­pılmaya başlanması bunu doğrular nitelikte”. Okumuş, bugün kuzey kutbunda eriyen buzullarla açılan yeni sahalarda bulunan rezervlerin işletilmesi için Rusya, Norveç, Da­nimarka, ABD ve Kanada arasında­ki yeni petrol mücadelesine de de­ğiniyor: “Bu çerçevede, Peak Oil’in gerçekleşme zamanı belirsiz. Tekno­lojinin gelişmesiyle daha önce ulaşı­lamayan, rezervlerde sıkışmış petrol kaynaklarına ulaşılıyor, rezervler­den çıkarılabilir petrol oranı artıyor, rekabet gücü düşük olan rezervler değer kazanıyor.”</p>
<p>Petrol üretim ve tüketimine dair güncel raporlar ve 2030’lara giden projeksiyonlar petrol bağımlılığı­mızı ortaya koyuyor. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in ra­kamlarına göre, 2010 yılında dünya ham petrol talebi günlük ortalama 86,7 milyon varil olarak gerçekleşe­rek 2009 yılına göre yüzde 2,8 ora­nında arttı. OECD ülkelerinin top­lam talepteki payı yüzde 53 olurken, ABD tek başına dünya tüketiminin yüzde 22’sini gerçekleştirerek, en yakın takipçisi olan Çin’in tüketimi­nin iki katına ulaştı. Bununla birlik­te ABD, Avrupa ülkeleri ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerin petrol tüke­timleri düşme eğilimindeyken, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerde ise tüketim miktarındaki artış süreklilik kazanmış durumda. Ham petrol tüketiminde 2010 yı­lında gerçekleşen günlük ortalama 2,39 milyon varillik tüketim artı­şının yüzde 78’inin OECD dışı ül­kelerden kaynaklanması bunun en ciddi göstergesi.</p>
<p>Dünya petrol devlerinden BP’nin “Enerji Görünümü 2030” adlı raporu ise gelecekteki enerji kulla­nımına dair ilginç veriler sunuyor. Rapora göre küresel enerji talebi, yıllık artış oranı yavaşlamakla bir­likte, OECD dışındaki ülkelerdeki ekonomik büyüme ve nüfus artışı­nın etkisiyle önümüzdeki 20 yılda artmaya devam edecek. 1990’da 8,1 milyar ton olan ve 2010’da 12 mil­yar tona yükselen enerji talebinin 2030 yılında 16,6 milyar tona çıka­cağı tahmin ediliyor. OECD dışında­ki ülkelerin hemen hemen hepsinde küresel enerji talebinin 2030 yılı iti­bariyle yüzde 39 oranında artması, yani yıllık yüzde 1,6 oranında büyü­mesi muhtemel görünürken, OECD ülkelerindeki tüketimin ise aynı dönemde toplam yüzde 4 oranında yükselmesi bekleniyor.</p>
<p>BP’nin raporunda umut veren tah­minse enerji verimliliğinde artış ve yenilenebilir enerjide güçlü bir bü­yüme öngörülüyor olması. Yenile­nebilir enerji kaynaklarına yönelik talebin yılda yüzde 8’in üzerinde artışla fosil yakıtlara olan talepten çok daha hızlı büyüyecek olması da iyi bir teselli. Ancak bu olumlu sa­yılabilecek gelişme 2030’lu yıllarda da fosil yakıtların enerji talebinde yine başrolü oynamaya devam ede­ceği gerçeğini değiştirmiyor: 2030 yılında fosil yakıtlara olan talep bugüne göre yüzde 6 düşecek olsa da küresel enerji talebinin yüzde 81’ini oluşturacak. Günlük petrol talebi ise 2030 yılında, 2010’a göre yüzde 18 artışla 103 milyon varile ulaşacak.</p>
<p>Uluslararası Enerji Ajansı ise 2035’te petrol fiyatının varil başına 120 dolara (2010 kuruna göre) çıka­cağını tahmin ediyor. Ancak kuru­mun başekonomisti Fatih Birol pet­rol fiyatının orta vadede 150 dolar seviyelerine gelebileceğinden de söz ediyor. Okumuş, petrol üretiminde­ki düşüş ve bunun etkisiyle petrol fiyatlarındaki artıştan enerji sektörü başta olmak üzere tüm sektörlerin doğrudan etkileneceğine dikkat çekiyor: “Üretimin her aşamasın­da ulaştırma araçları ve dolayısıyla akaryakıt ve gazolin kullanılması gibi sektörler arası etkileşimler ne­deniyle petrol ve petrol ürünleri bazlı üretimin devam etmesi halinde petrol üretimindeki düşüşün ekono­minin her sektöründe çarpan etkisi yüksek olacak. Petrol, pamuk ve mısır gibi emtialarda piyasa riskinin artmasına da neden olacak.” Denk­lem açık: Enerji kullanımı artacak, fosil kaynaklar uzun yıllar temel enerji unsuru olarak kalacak ama artan petrol fiyatları sürdürülebilir bir ekonomiyi fazlasıyla zorlayacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/petrol-ve-sonrasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Kentsel Dönüşüm Yeşil Binaları Hızlandıracak”</title>
		<link>http://ekoiq.com/%e2%80%9ckentsel-donusum-yesil-binalari-hizlandiracak%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/%e2%80%9ckentsel-donusum-yesil-binalari-hizlandiracak%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 May 2012 12:16:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[RÖPORTAJLAR]]></category>
		<category><![CDATA[BREEAM]]></category>
		<category><![CDATA[Işıl Dinçer]]></category>
		<category><![CDATA[kentsel dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Leed]]></category>
		<category><![CDATA[TSKB Gayrimenkul Değerleme]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Değerleme Standartla­rı]]></category>
		<category><![CDATA[yeşil bina]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=1985</guid>
		<description><![CDATA[Yeşil binaların değerlemesini yapmak için uluslararası Breeam Sertifikası alarak Türkiye’de bir ilke imza atan TSKB Gayrimenkul Değerleme’nin Genel Müdürü Işıl]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><a href="http://ekoiq.com/%e2%80%9ckentsel-donusum-yesil-binalari-hizlandiracak%e2%80%9d/tskb-gd-genel-muduru-isil-dincer/" rel="attachment wp-att-1986"><img class="alignnone size-full wp-image-1986" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/05/TSKB-GD-genel-muduru-isil-dincer.jpg" alt="" width="576" height="424" /></a></p>
<p>Yeşil binaların değerlemesini yapmak için uluslararası Breeam Sertifikası alarak Türkiye’de bir ilke imza atan TSKB Gayrimenkul Değerleme’nin Genel Müdürü Işıl Dinçer, “En büyük hedefimiz, kentsel dönüşümle birlikte yeşil binaların, yatırımcılar ve geliştiriciler için ön plana çıkması. Önümüzdeki beş yıl içinde çıkacağını da düşünüyoruz” diyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Uluslararası Değerleme Standartla­rı kuruluşunun (IVS) yeşil değerle­me kıstasları hakkında bize detaylı bilgi verebilir misiniz? TSKB Gay­rimenkul Değerleme’nin yeşil bina­larla ilgili nasıl bir çalışması var? </strong></p>
<p>Yeşil binaların yeşil değerlemesini yapmak için uluslararası Breeam Sertifikası alarak Türkiye’de bir ilke imza atan TSKB Gayrimenkul Değerleme, özellikle ofis binaları ve alışveriş merkezleri için talep alıyor. Konut projelerinin farklılaş­mak için yeşil konseptine yönele­ceğini öngören TSKB Gayrimenkul Değerleme’nin en büyük hedefi ise kentsel dönüşümle birlikte yeşil bi­naların ön plana çıkması.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yeşil binaları nasıl tanımlıyorsunuz? </strong></p>
<p>Pazarda, daha iyi bir yer seçimi, ta­sarım, inşaat, işletme, bakım ve geri­dönüşüm yoluyla binanın yaşam dön­güsü sırasında insan sağlığı ve çevre üzerindeki bina etkilerini azaltan verimliliği artıran uygulamalar “Yeşil Binalar” olarak tanımlanıyor. Dünyada hızlı bir biçimde ‘Yeşil Bina’ (Sürdürülebilir Bina) kavra­mı yayılıyor. USGBC (United States Green Building Council) tarafından ‘Yeşil Bina’, alışılagelmiş binalara kıyasla sosyal, çevresel, ekonomik, sağlık ve verimlilik performansını artırmak için tasarlanan, inşa edilen ve işletilen binalar olarak görülü­yor. TSKB Gayrimenkul Değerleme A.Ş. olarak, pazarın ortaya koy­duğu tüm verileri raporlarımızda uluslararası değerleme standartları çerçevesinde (IVS) değerlendirip, Türkiye’de bir ilke imza atarak müşterilerimize “Yeşil Binaları”nın “Yeşil Değerleri”ni görme imkânı veriyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Peki, pazarda ne gibi avantajlara sahip bu binalar? </strong></p>
<p>Yeşil Binalar, pazarda artan satış/ kira değeri, daha yüksek doluluk oranları, düşük işletme giderleri, daha yüksek net faaliyet geliri, daha düşük kapitalizasyon oranı ve verim­lilik artışları gibi özelliklere sahiptir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>BREEAM sertifikası aldığınızı bili­yoruz. Peki, yalnızca bu sertifika­ya sahip binaların mı değerlendir­mesini yapıyorsunuz? Sertifikasız veya LEED sertifikalı binalar için de bir değerlendirme yapmanız söz konusu mu? </strong></p>
<p>BREEAM sertifikası alarak yeşil binaların değerlemesinde yetkin du­ruma geldik. Yeşil binalara teşvikler gündemde ve sektörün bu yönde gi­deceği çok açık. Dünya örnekleri de bu öngörüyü doğruluyor. Bu nokta­da yeşil binalar üretilirken projele­re nasıl bir katma değer sağladığı, yatırımcıların ne kadarlık bir mali­yete katlanması gerektiği ve gerek pazarlama gerekse fiyatlamada nasıl avantaja dönüşebileceği konuların­da danışmanlık vermek için bu yola çıktık. Bunun yanı sıra yeşil binala­ra ait bir değer tespiti birçok ülkede olsa da Türkiye’de yoktu. Uluslara­rası modelleri de inceleyerek Türki­ye modeline oturttuk. Bu anlamda da çalışmalarımızı yürütüyoruz.</p>
</div>
<p>BREEAM sertifikası almak, bizim kurum olarak yeşil bina olarak pro­jelendirilmiş ya da projelendirilecek binaların değerlemesini yapmamı­za olanak tanıyor. Binaların sahip olduğu ya da olacağı sertifikalar bizim değerleme yapmamız açısın­dan herhangi bir kıstas ya da kriter olmayacak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Özellikle 2013 ve 2014’te yeşil binalarda büyük bir artış olacağı düşünülüyor. Sürekli gayrimenkul piyasasını izleyen bir kuruluş ola­rak gözlemleriniz nedir?</strong></p>
<p>2005’te doğru konut projesi nasıl ya­tırıma dönüştürülür konusunda ver­diğimiz danışmanlık hizmetini yeşil binalara taşıdık. Yatırımcılara danış­manlık veriyoruz. En büyük hedefi­miz, kentsel dönüşümle birlikte yeşil binaların, yatırımcılar ve geliştiriciler için ön plana çıkması. Önümüzdeki beş yıl içinde çıkacağını da düşü­nüyoruz. Çünkü kentsel dönüşümü gerçekleştirirken çevreye duyarlı ya da yeşil binalar üretilmezse 5, 10 ve 15 yıllık mahalleler oluşturuyorsu­nuz. Halbuki yeşil binalarla 50 yıllık bir dönüşüme katkıda bulunuyorsu­nuz. Kentsel Dönüşüm Yasası’nda bunun da bir faktör olarak kabul edilmesini arzu ediyoruz.</p>
<p>Mevcut talepler, özellikle ofis binala­rının ve alışveriş merkezlerinin yeşil binaya dönüşümü şeklinde. Çünkü bu binalar, kiralanabilir mülkler ve kiralanırken kiracıya iki avantaj su­nuyor. Birincisi prestijli bir projede yer almış oluyorsunuz (ki artık bir­çok uluslararası yatırımcının aradığı en büyük özellik bu oluyor). İkincisi de sabit maliyetlerin azalması nede­niyle metrekare başına ödediğiniz gi­derler küçülüyor. Bu da yüzde 20’ye yakın bir maliyet azaltımı demek.</p>
<p>Konut projelerinde de bu trendin devam edeceğini düşünüyoruz. Var­yap Meridian, bunun en güzel ör­neği. Çevre duyarlılığı konseptiyle satışlarını yukarı çekti. Satış hızını en zor durumda bile yukarıya taşıdı. Konut projelerinin farklılaşmaya ih­tiyacı var. Yaşam tarzı satılıyor ama bu standartların günün şartlarına göre de şekillenmesi gerekiyor. Bu nedenle yeşil konseptinin önümüz­deki dönemde konut projelerinde de artacağını düşünüyoruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/%e2%80%9ckentsel-donusum-yesil-binalari-hizlandiracak%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Ekoterapi&#8221;yle Yüzler Gülüyor!</title>
		<link>http://ekoiq.com/ekoterapiyle-yuzler-guluyor/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/ekoterapiyle-yuzler-guluyor/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 08:44:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[Ekoterapi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=1978</guid>
		<description><![CDATA[Bir grup psikolog, yüksek binaların, egzoz dumanlarının, hayatlarımızı kolaylaştıran teknoloji harikalarının ve plaza bip’lemelerinin insanları depresyona soktuğunu, stres kaynaklı rahatsızlıkların]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ekoiq.com/ekoterapiyle-yuzler-guluyor/ekoterapi2/" rel="attachment wp-att-1979"><img class="alignnone size-full wp-image-1979" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/05/ekoterapi2.jpg" alt="" width="640" height="479" /></a></p>
<p><strong>Bir grup psikolog, yüksek binaların, egzoz dumanlarının, hayatlarımızı kolaylaştıran teknoloji harikalarının ve plaza bip’lemelerinin insanları depresyona soktuğunu, stres kaynaklı rahatsızlıkların doğadan uzaklaşmaktan kaynaklandığını ileri sürüyor. Reçete ise “ekoterapi” denen bir yöntem üzerinden hazırlanıyor: “Sana üç doz doğa yazıyorum. Dışarı çık, doğayla bütünleş!”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yazı: Duygu YAZICIOĞLU</strong></p>
<p><em>“Kentin </em><em>kendisi de itiraf etmek gerekir, çirkindir (…) Örneğin, ne bir kanat çırpışın ne de bir yaprak hışırtısının duyulmadığı, güverci­ni olmayan, ağaçsız, bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür? Mevsimlerin değişimi ancak göğe bakınca an­laşılır. İlkbahar yalnızca havanın niteliğinin değişmesinden ya da sokak satıcılarının banliyölerden getirdikleri çiçek sepetleriyle ken­dini duyurur; çarşı pazarda satılan bir ilkbahardır bu.” </em></p>
<p>Albert Camus, Veba adlı romanın­da, veba hastalığının yayılmasına uygun bir şehri, Oran’ı böyle tas­vir ediyor. En dikkat çekici taraf şehrin, baharın güzelliğini yutacak kadar doğadan kopuk olması… Şimdi veba gibi bir tehlike yok elbette ama kafamızı kaldırıp şöy­le bir baktığımızda 1947 yılının Oran’ından çok da farklı olmadığını görebileceğimiz “beton şehirler” de modern hastalıkların yayılması için çok uygun görünüyor. Mesela “dep­resyon”… Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, “bütün dünya­da herhangi bir anda 120 milyon kişi depresyonla mücadele ediyor. Global hastalık yükü anlamında dünyada dördüncü sırada yer alan depresyonun tedavisi, ABD’de yılda 30 ila 80 milyar dolara mal oluyor.”</p>
<p>Ama depresyona, klasik ilaç bazlı çözümler dışında alternatif öneren psikologlar da var: Ekoterapi. Ge­leneksel psikolojiye alternatif bir yaklaşım olan ekopsikoloji ruhsal problemlerin esas nedenini, “ha­yat şartları” nedeniyle doğadan uzaklaşmak olarak gösteriyor ve tedavinin yine kendimizi doğanın kollarına bırakmak ve onunla bü­tünleşmek olduğunu iddia ediyor. Bu ruhsal değişimin tarihi çok daha eskiye, Endüstri Devrimi’ne da­yansa da kavramı ilk defa 1992’de “Dünyanın Sesi” (The Voice of the Earth) kitabında Theodore Roszak kullanıyor. Fikrin temeli şu: “İn­sanoğlu binlerce yıl doğayla iç içe yaşayarak evrimleşti. Modern çağda ise şehirlerin betonlaşması, katı iş hayatı gibi nedenlerle anavatanı olan doğasından kopmak zorunda kaldı ve bu durum iç dünyasında büyük bir hasar yarattı. O nedenle bireyin iç dünyasında yaşadığı bu bocalamadan kurtulmasının tek yolu yine doğayı hatırlamak; onun bir parçası olduğunu tekrar öğren­mek ve onunla bütünleşmek.” Bu öğreti elbette birkaç saatlik telkin ya da kısa bir kır yürüyüşle gerçek­leşmiyor, ekoterapistlerin uygulaya­cağı, uzun bir döneme de yayılabi­lecek bir tedavi süreci gerektiriyor. Konuyla ilgili yazılmış en önemli kaynaklardan biri olan, Uluslarara­sı Ekoterapi Birliği’nin kurucusu Psikolog Linda Buzzell-Saltzman imzalı “Ekoterapi: Düşüncede Do­ğayla İyileşme” isimli kitapta konu­ya şöyle değinilmiş: “Son dönemde depresyon ve strese bağlı diğer rahatsızlıkların artması, doğadan kopuşumuzun neticesi. İnsanoğlu­nun doğayla iç içe olması gerekiyor. Biz bunu unuttuk ve şimdi bedelini ödüyoruz.”</p>
<p>Bu “doğal” görüşün çıkış noktası, endüstrileşmenin en vahşi şekilde büyüdüğü Kuzey Amerika. Ardın­dan Avustralya, Güney Afrika ve Avrupa’da da konuya ilgisiz kalın­mayarak, çeşitli çalışmalar yapılmış, ekoterapi merkezleri kurulmuş. Ekoterapinin en başarılı uygulandı­ğı yerlerden biri İsrail’de bulunan The Nature Therapy Center (Doğa Terapi Merkezi) olarak gösteriliyor. En şöhretli ekoterapistlerse Roger Ulrich, Rachel ve Stephen Kaplan, Frances Kuo…</p>
<p><strong>Evden Arabaya, Arabadan Eve</strong></p>
<p>Gelelim “iyileştirme” yöntemine… Ekoterapistler, genel bir yöntem uygulamak yerine hastaların her birine özel tedavi uyguluyor. Eko­terapi için tedaviye giden ilk adım, hastanın doğada ne kadar vakit geçirdiğini öğrenmek. Araştırmalar, bazı hastaların günde 15 dakikadan daha az bir süre için, -o da genel­likle evden arabaya ve arabadan eve giderken- dışarı çıktığını gösteriyor. Bu noktada ekoterapist, hastaya do­ğada daha fazla vakit geçirmesini, tırmanış veya yürüyüş yapmasını hatta imkanı varsa bahçeyle ilgilen­mesini salık veriyor. Bu terapinin alamet-i farikalarından biri de ge­leneksel terapi seanslarının aksine, isteğe bağlı olarak, açık havada yapılabilmesi. Uzun bir döneme yayılan iyileştirme sürecinde hasta doğayla bütünleşmeyi ve onun bir parçası olmayı öğreniyor. Yöntem kulağa biraz basit gelse de 2007’de Essex Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma günlük yürüyüşlerin de en az antidepresan kadar etkili olduğunu gösteriyor. Aynı araş­tırmaya göre, yürüyüş kapalı bir spor salonunda yapıldığında etkisiz kalıyor. Ekoterapi, tedavi yöntemi­ni tamamen doğaya dayandırması bakımından son derece önemli. Zira satın almak için reçeteye bile ihtiyaç duyulmayan antidepresanların kısa ve orta vadede yan etkileri her za­man tartışma konusu oldu. “İmpa­ratorun Yeni İlaçları: Antidepresan Mitini Çürütmek” kitabının yazarı Prof. Dr. Irving Kirsch 23 Kasım’da Antalya’da düzenlenen 4. Uluslara­rası Psikofarmakoloji Kongresi’nde, “Antidepresan kullanan kişilerin yüzde 80’inde cinsel fonksiyon bo­zuklukları görülüyor. Azalan cinsel istek, ereksiyon problemi, orgazm süresinin gereğinden fazla uzun ya da kısa olması, cinsel uyarı eksikliği gibi. Diğer riskler; inme, ölümler&#8230; Hatta hamilelikte antidepresan kul­lanımında bebekte otizm görülme riski üç kat artıyor” diyerek, ekmek satar gibi antidepresan dağıtan mes­lektaşlarının aksine konunun, önü­ne geçilmesi gereken vahametini ortaya koyuyor.<br />
<strong><br />
Doğa Resimlerine Bakmak Bile Yeterli</strong></p>
<p>“Doğanın Prensibi” ve “Ormandaki Son Çocuk” kitaplarının yazarı Ric­hard Louv son yıllarda artan ruhsal problemlerin bütününü “Doğa Yok­sunluğu Sendromu” olarak tanım­lıyor. Louv son yıllarda çocukların doğaya daha az çıkmak, sürekli kapalı yerlerde kalmak gibi neden­lerle enerjilerini boşaltamadığını ve dikkat eksikliğinin bu nedenle arttığını savunuyor. Louv’a göre bu sendrom aynı zamanda depresyon ve anksiyeteye de sebep oluyor. Louv, “Hastanedeki odaları bahçe­ye bakan ameliyat olmuş hastaların, odası koridora bakan hastalardan çok daha hızlı iyileştiklerini” göste­ren bir araştırmaya da değiniyor.</p>
<p>Bunun dışında, 1980’lerde psiko­terapistler Rachel ve Stephen Kap­lan tarafından ortaya atılan Dikkat Restorasyonu Teorisi (Attention Restoration Theory) de ekoterapi yaklaşımıyla oldukça uyumlu bir kuramsal çerçeve olarak kabul edi­lebilir. Teoriye göre insanlar doğada vakit geçirdikten, hatta sadece doğa resimlerine baktıktan sonra çok daha iyi konsantrasyon sağlayabili­yorlar. Doğal çevrede bulunan hay­ranlık uyandıracak şeyler, insanın yorulmadan derinlemesine düşün­mesini sağlıyor. Mesela gökyüzünde süzülen bulutlar, rüzgârda titreşen, yere düşen yapraklar ya da kayalara çarparak köpüren su… Tom de Mar­co ve Tim Lister imzalı Peopleware isimli kitapta da “ofiste çalışan bi­rinin konsantrasyonunu ortalama 15 dakikada sağladığına, ancak bu konsantrasyonun en ufak sesle bile dağılabilecek kadar zayıf olduğuna; halbuki insanın dikkatini doğada daha rahat toparlayabildiğine” deği­nilerek, ekoterapi destekleniyor.</p>
<p>Ekoterapinin tüm dünyada hızla yaygınlaştığı aşikar. Türkiye’de ise insanlar vakitlerinin çoğunu, kelebeklerin uçuştuğu, kuzuların meleştiği kırlarda geçiriyor olsa gerek, çevre kirliliğinin ve doğa­dan uzaklaşmanın insan psikolo­jisi üzerindeki olumsuz etkilerine, sistematik olarak değinen olmamış henüz!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/ekoterapiyle-yuzler-guluyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünyanın Durumu 2012</title>
		<link>http://ekoiq.com/dunyanin-durumu-2012/</link>
		<comments>http://ekoiq.com/dunyanin-durumu-2012/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 11:46:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[HABERLER]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyanın Durumu 2012 Raporu]]></category>
		<category><![CDATA[Rio+20 Konferansı]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Refaha Doğru]]></category>
		<category><![CDATA[Worldwatch Institute]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ekoiq.com/?p=1971</guid>
		<description><![CDATA[&#160;

&#160;
&#160;
&#160;
&#160;
&#160;
&#160;
&#160;
&#160;
&#160;
&#160;
Bu senenin Dünyanın Durumu Raporu’nun ana başlığı “Sürdürülebilir Refaha]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ekoiq.com/dunyanin-durumu-2012/dunyanin-durumu/" rel="attachment wp-att-1972"><img class="size-full wp-image-1972 alignright" src="http://ekoiq.com/wp-content/uploads/2012/04/dunyanin-durumu.jpg" alt="" width="294" height="417" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu senenin Dünyanın Durumu Raporu’nun ana başlığı “Sürdürülebilir Refaha Doğru” olarak belirlenmiş. İşte, Rio+20 Konferansı’nın da ana referans metinlerinden biri olarak kabul edilen Rapor’un kapsamlı bir özeti…</strong></p>
<p><strong>Yazı: Balkan TALU</strong></p>
<p>Washington merkezli Worldwatch Institute ilk defa ünlü yazar ve çevre aktivisti Lester Brown tarafından 1974 yılında kuruldu. Kuruldu­ğundan itibaren nüfus, açlık ve yoksulluk konularında çalışan, 21. yüzyıla girdiğimiz­den beri de ilgi konuları arasına iklim deği­şikliği, biyoçeşitlilik ve çevre güvenliğinin girdiği Worldwatch Institute, aslında ilk “Dünyanın Durumu Raporu”nu 1984 yılın­da yayınladı. Bizzat Lester Brown tarafın­dan hazırlanan 1984 tarihli “Dünyanın Du­rumu Raporu”nun amacı, sürdürülebilirlik hedefine ulaşmak için yıllık ne kadar iler­leme kaydedilebildiğini ölçümlemek şek­linde tarif ediliyordu. Zaman içinde sosyal politikalar konusunda en saygın kurumlar­dan biri haline gelen Worldwatch Institu­te bugün sürdürülebilirlik adına gelecek gündemi belirleyen kurumlardan biri. O kadar ki 2012 Dünyanın Durumu Raporu, Haziran ayında Brezilya’da gerçekleştirile­cek olan Rio+20 Zirvesi’nin ana referans metinlerinden biri olacak.</p>
<p>Bilindiği üzere Rio Zirvesi’nin geçmişi BM öncülüğünde 1992 yılında toplanmış olan Dünya Zirvesi’ne kadar uzanıyor. Her on yılda bir 1992 yılında toplanmış olan Dün­ya Zirvesi’nin fikri takibi yapılıyor. Zirvenin ikinci on yılı 2012 yılında doluyor. Rio+20 de bu yüzden 2012 yılının Haziran ayında gene Rio de Janeiro’da yapılıyor.</p>
<p>Gelelim raporun ayrıntılarına… 11 Nisan’da basına tanıtılan 2012 tarihli son rapor, “Sürdürülebilir Refaha Doğru” baş­lığıyla aslında esas olarak gelir dağı­lımındaki uçuruma atıfta bulunuyor. Dünya nüfusunun yüzde 1’inin, biri­kimlerin yüzde 80’ine sahip olması da çevresel yıkımın sebebi olarak anılıyor. Dünyanın Durumu araştır­ma ekibinin lideri Michael Renner, neden refah dağılımı konusunu seç­tiklerini şöyle açıklıyor: “Çevreye yönelik şu duyarlılığı ya da bu yak­laşımı geliştirin demek karşımızdaki muhataplar açısından, özellikle re­sesyon ortamında fazla ağır bir eko­nomik yük olarak algılanmaya baş­landı. Son ekonomik krizle birlikte sınırlı olan ekonomik kaynakları daha da akıllıca kullanmak gerekti­ği ortaya çıkıyor. Bu yüzden refah kavramını tekrar tartışmaya açtık.” Bu noktada ekonomik sistemler dü­zenlenirken önceliğin nereye verile­ceği sorusu akla geliyor. Örneğin, son ekonomik resesyonla birlikte insanların sabit bir geliri olan iş ihtiyacı giderek daha fazla ortaya çıkıyor. Bu hedefin gerçekleştiri­lebilmesi için ise yeşil ekonomiye geçişin hızlandırılması gerektiği savunuluyor. Öte yandan çevreye zarar vermeye devam eden ürünler ve üretim modellerine yönelik de ek vergilendirme getirilmesi gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm, Ekonomi Demokrasisi</strong></p>
<p>İnsanların iş durumu ile sürdürü­lebilirlik arasında nasıl bir bağ var derseniz, mekanizma şöyle işliyor: İş güvencesi olmayan, düşük maaşa talim etmek zorunda kalan bireyler tamamen maddi temelli hayatları­nı idame ettirebilmek için sürekli devam edecek bir borç sarmalının içine giriyor. Böylece dünya insan­ları hem ekonomik hem de ekolo­jik olarak sürekli borçlanıyorlar. Michael Renner yaygın medyaya verdiği demeçte durumu şöyle özet­liyor: “Kaybedenler kazanamadıkça kazananlar da kaybetmeye başla­yacak”. Bu kazanç temennisinin gerçek olabilmesi için Worldwatch Institute’nun çözüm önerilerinden biri de Ekonomi Demokrasisi. Özellikle ABD’de şirketlerin birey­lerle aynı ifade özgürlüğü haklarına sahip olduğu varsayılıyor. Öte yan­dan, bireylerin bu şirketlerin nasıl çalışması gerektiği hakkında çok da fazla söz hakkı yok ve Worldwatch Institute’ya göre bu durumun değiş­mesi gerekiyor.</p>
<p>Çevreci üretim standartlarıyla il­gili ise en son Japonya’da uygula­nan bir model örnek gösteriliyor. Japonya’da üretilen elektronik eş­yalar artık ne kadar enerji verimli olduklarını göstermek zorundalar. Enerji verimliliğinde en üst sını­fı belirlemek için ise o senenin en verimli eşya modeli standart olarak anılıyor ve bir sonraki jenerasyon­ların bu modeli geçmesi gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Küçülmenin Dayanılmaz Hafifliği</strong></p>
<p>Worldwatch Institute, son dönemde büyük ivme kazanan küçülme tar­tışmalarına da dahil oluyor. “Dünya­nın Durumu 2012 Raporu” alenen küçülmeyi savunuyor diyebiliriz. Worldwatch Institute bu tezini şu şekilde temellendiriyor:</p>
<p>Bugün dünyanın en büyük sorun­larından biri de aşırı tüketim. Aşırı tüketim obezite, ilaç bağımlılığı, ulaşımda vakit kaybı, finansal borç yükü gibi yan sorunlara yol açıyor. Bu durumda sıcaklık artışını 2 dere­cede sabit tutmak hedeflenirken bir­denbire yılda 4 derecelik bir sıcak­lık artışıyla karşı karşıya kalmak da kaçınılmaz oluyor. Küçülme sadece şu ya da bu yatırımdan vazgeçmeyi içermiyor. Lüzumsuz tüketimden sıyrılıp onun yerine sokaklarında yürüyebildiğiniz, bisiklet yolu olan, enerji ve su tasarrufu yapabilen daha küçük müstakil evlerde yaşa­mak anlamına da geliyor mesela.</p>
<p>Refahı adil dağıtmaktan söz etmiş­ken dünya vatandaşlarının nerelerde yaşamaya mecbur bırakıldıkları da önemli bir sorun halini alıyor. Dünya çapında gecekonduda yaşayan insan sayısının, on yıl içinde 61 milyonluk bir artış göstererek 828 milyona ulaştığını duyunca ufak bir şok ge­çirebilirsiniz mesela. Bu durumda Michael Renner’ın “Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan yoksulların sesle­rine çok az kulak veriliyor” dediği zaman ne demek istediğini hep be­raber biraz daha iyi anlayabiliyoruz. Yerel yönetimler ise gecekondu böl­gelerinin altyapıları söz konusu ol­duğunda daha reaksiyoner önlemler alıp buralara sürdürülebilirlik bazın­da yatırım yapmakta daha isteksiz davranabiliyorlar. Öte yandan bu bölgelerde yaşanan kronik sağlık so­runları ve sürekli yükselen suç oran­ları da ülke ekonomilerine giderek artan bir yük oluyor.</p>
<p>Bildiğiniz gibi, Rio+20’de özellikle ulusötesi şirketlerin işlevlerinin de tekrar tanımlanması öngörülüyor. Yerel yönetimler bazında 200’den fazla ABD şehri, karbon emisyon­larını azaltma ve su tasarrufunu artırmaya yönelik sürdürülebilirlik planlarını devreye sokmuş durum­da. Bütün bu atılımların hepsi sür­dürülebilir bir gelecek için yapılı­yor. Küçük ölçekli üretim yapan çiftçilerin birikimine başvurulması, daha az çalışma saatleri, şirketler, yerel yönetimlerin sürdürülebilirlik rotasına girmeleri… Hepsi kaybe­denlerin de kazanabilmeleri için. Durban’da çıkan sonuçları tartışır­ken demiştik ki, iş bundan sonra daha çok yerel yönetimler ve şirket­lerin sırtında olacak galiba. Bu yılın Haziran ayında da Worldwatch Ins­titute bu kurumları da içine katarak refah kavramını tartışmaya açacak. Anlaşılıyor ki Rio’da heyecanlı tar­tışmalar yaşanacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ekoiq.com/dunyanin-durumu-2012/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

