Genel, HABERLER, MANŞET, RÖPORTAJLAR, YEŞİL YAŞAM|10 Şubat 2017 12.07

KÖMÜRDEN KAÇIŞ!

Bu Haberi Paylaşın:

Ne Yerli, Ne Ucuz, Ne Temiz, Ne Sağlıklı, Ne de Sürdürülebilir

İÇİNDEKİLER

5 “ Kömürden Çekilme Trendi İvme Kazanıyor”

İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Ekonomi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Sevil Acar kendisi ile yaptığımız röportajda dünyada ve Türkiye’de kömür sektöründe yaşanan ekonomik gelişmeleri değerlendirdi.

11 “Kömür İstihdam Yaratmıyor

Kömür sadece Türkiye’de değil, dünyada da bir istihdam kapısı olarak görülebiliyor. Oysa on yılladır süregelen durum, kömür istihdamında ciddi bir azalmayı işaret ediyor. Rakamlar erken harekete geçen ülkelerin çok daha büyük bir yeşil iş potansiyeline sahip olacağını gösteriyor

17 Karbonsuz Ekonominin Önündeki En Ciddi Engel

G7, G20, AB gibi uluslararası örgütlerin aldığı karara rağmen kömüre yönelik teşvikler hâlâ olduğu gibi duruyor. Oysa teşviklerin enerji maliyetlerini düşürmek yerine aynı maliyetleri farklı kalemlerle topluma ödettiği unutulmamalı. Teşvikler kalktığı anda, kömürün düşüşünün başlaması kaçınılmaz görünüyor…

23 Kömürün Hesaplanmayan Maliyeti

En ucuz yakıt olarak tanımlanan kömür, bu tanımı piyasa fiyatından ve ekonomik verilerden alıyor. Oysa basit kâr-zarar dengelerinin ötesinde hayatın her alanına nüfuz eden ciddi etkileri hesaba katılmıyor. Ancak ekonomi literatüründe “negatif dışsallıklar” olarak adlandırılan bu maliyetler kendisini yerinden olma, ciddi hak ihlalleri, sosyal yapının bozulması, asit yağmurları, kaynakların kirlenmesi, sağlık sorunları ve iklim değişikliği dahil pek çok şekilde gösteriyor. Tam olarak hesaplanması son derece zor olan bu maliyetler aslında her canlılar tüm bir ekosistem tarafından ödeniyor. Sonuç olarak, burada dört ayrı alt başlıkla ele aldığımız bu maliyetler göz ardı edilerek gerçekleştirilen politika ve yatırım planlarının, herhangi bir şekilde sürdürülebilir bir gelecek vaat etmesi mümkün görünmüyor…

34 “Bir de Gençler Harekete Geçerse…”

Kömürden Kaçış’ın bir başka önemli nedeni de, sivil toplum baskısı. Dünyanın her tarafında, gerek iklim değişikliği, gerek hava kirliliği ve sağlık sorunları nedeniyle kömüre ve termik santrallere karşı giderek yükselen bir yurttaş baskısı oluşuyor. Ülkemizde de durum çok farklı değil. 350.org’dan Cansın Leylim Ilgaz Türkiye’de kömür karşıtı hareketlerin genel profilini çiziyor, atılması gereken adımları ve STK’lara düşen rolleri anlatıyor.

MİTLER YIKILIRKEN…

Kömür, Sanayi Devrimi’nden bu yana insanlığın ener­ji ihtiyacına yön verdi. Gelişmenin ve kalkınmanın simgesi buhar makineleri, onun ateşiyle çalışıyordu. 20. yüzyılın ikinci yarısında tahtını doğalgaza kaptır­sa da özellikle gelişmekte olan ülkelerin artan enerji ihtiyacıyla 2000’lerin başından bu yana ciddi bir geri dönüş yaşadı kömür. “Kömür en ucuz enerji kaynağı!”, “Üstelik ciddi bir istihdam yaratıyor!”, “Hatta dünyada en yaygın maden olması ülkelerin kendilerine yeter bir enerji bileşeni oluşturmalarına ciddi katkı sağlıyor!”

Bu gerekçeleri, artık bir mite dönüşen faydaları on yıllardır kö­mür yatırımları için duyuyoruz. Oysa artık kömürün avantajı olarak gösterilen her bir maddenin esasında içinde ne kadar dezavantaj taşıdığı reddedilemez bir gerçek olarak bugün ar­tık karşımızda duruyor. İnsan sağlığında, toprak ve su kaynak­larında geri dönülmez zararlar oluşturması, iklim değişikliğinin arkasındaki en büyük neden olması, bulunduğu bölgede oluş­turduğu sosyal değişiklikler artık kömürün “ucuz bir maden” olarak değerlendirilmesini imkansız kılıyor. Günümüzde bu za­rarların ekonomik karşılığı kısmen hesaplanabiliyor. Ancak bu kısmi hesaplamalar sonucunda elde edilen veriler bile kömürü en ucuz olmanın aksine insanlığın en pahalı kaynağı haline ge­tiriyor.

Ya da Türkiye örneğinde olduğu gibi düşük kalorili kömür re­zervine sahip ülkeler için kömür, enerjide dışa bağımlılığın önüne geçmesi bir yana, yüksek kalorili kömürün ithal edilme­siyle bağımlılığı iyice tek seçenek olarak karşımıza çıkarıyor. İs­tihdam sunduğu görüşüyse yenilenebilir enerji seçeneklerinin sunduğu imkanların yanında bir şakadan ibaret. Bu gerçeklik karşısında gözümüzün önünde, yavaş yavaş bir “Kömürden Kaçış” süreci yaşanıyor. 1. Sanayi Devriminin “Kö­müre Hücum” söylemi, yeni kalkınma ve gelişmişlik tartışmaları içinde “Kömürden Kaçış” pratiğine dönüşüyor.

Ve dünya çapında pek çok bilimsel araştırma, saha analizleri ve vaka çalışmaları bu kaçış sürecinin nedenselliği üzerine ben­zersiz kaynaklar sunuyor. Bu rapor ise söz konusu araştırmala­rın -öncelik Türkiye’de olmak üzere- bir derlemesini sunuyor. Araştırmalar için bir referans olmasını umut ettiğimiz bu rapor ile yıllardır dinlediğimiz kömür mitlerinin nasıl birer birer çürü­tüldüğünü göreceksiniz.

Ekonomi başlığı altında Kemerburgaz Üniversitesi’nden Doç. Dr. Sevil Acar ile yapılan röportaj “Kömürden Kaçış”ın küresel boyutta ekonomik şablonunu sunarken, istihdam başlığı mev­cut iş dağılımını ve yeşil iş kavramının sunduğu imkanları vur­guluyor. Teşvikler başlığında ise kömürden çekilmenin önün­deki en ciddi engellerden fosil yakıt teşvikleri inceleniyor ve bu teşviklerin kamuya maliyeti hesaplanıyor. Dışsal maliyetler başlığında ise “ucuz” kömürün sosyal; çevresel; sağlık ve iklim değişikliği alt başlıklarındaki etkileri vurgulanıp gerçek maliyeti hatırlatılıyor. Bu arada Divestment hareketi bağlamında kömür yatırımlarından çekileceğini açıklayan finans devleri ve çeşitli kuruluşların listesi de gerçekten dikkat çekici. Son olarak 350. org’dan Cansın Leylim Ilgaz’a kömür karşıtı hareketlerin Türki­ye ve dünyadaki kazanımları, eksikleri soruluyor. Hem dünyada hem de Türkiye’de kömür ve termik santrallerde ısrar edenler, giderek daha güçlenen bir yurttaş baskısına ve protestolarına hazır olmalı. Hâlâ kömüre yatırım yapmak isteyenlerin sanırız bir daha düşünmesi gerekiyor…

“KÖMÜRDEN ÇEKİLME TRENDİ İVME KAZANIYOR”

İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Ekonomi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Sevil Acar kendisi ile yaptığımız röportajda dünyada ve Türkiye’de kömür sektöründe yaşanan ekonomik gelişmeleri değerlendirdi.

Dünyada kömürden çekilme trendinin kesin olarak yaşandı­ğını kabul edebilir miyiz? Yaşanan sürecin adını böyle koya­bilir miyiz?

Temenni olarak evet. Çünkü en son COP21 Zirvesi’nde, üzerinde uzlaşılan Paris Anlaşması’na göre ortalama küresel sıcaklık artışı­nın yüzyılın sonuna kadar 1,5 ila 2 derece arasında sınırlandırıl­ması hedefleniyor. Bu da ancak kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtların kullanımının sınırlandırılmasıyla mümkün. Anlaşmaya 175 ülke imza atmış olmakla birlikte maalesef ülkelerin Birleşmiş Milletler’e sunduğu ulusal katkı beyanları, 2 derecenin oldukça üstünde bir sıcaklık artışı gerçekleşeceğine işaret ediyor. Eğer bu hedefe ulaşılacaksa, ülkeler öncelikle Ni­yet Edilen Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkı (INDC) beyanlarını revize etmeli ve daha köklü emisyon azaltım yöntemlerine başvurmalı; bunların ara­sında da kömüre olan yönelimden tamamen vazgeçilmelidir.

Bununla birlikte Uluslararası Enerji Ajansı’nın verilerine göre hükümetler halen fosil yakıtlara, yenilenebilir enerjiye verdikleri teşviklerin 12 katı kadar teşvik veriyor. G20 ülkelerinde enerji teşvik politikaları çeşitlilik göstermekle birlikte birçok ülke kömürü ve kömürden enerji üretimini des­teklemeye devam ediyor. G20 ülkelerinin hükü­metleri her yıl 88 milyar dolarlık kaynağı sadece fosil yakıt arama faaliyetlerine aktarıyor. Örneğin Avustralya ve Kanada gibi kömür zengini ülkeler çeşitli yollarla doğrudan ya da dolaylı olarak bu yatırımları teşvik etmeye devam ediyor. Ben­zer bir şekilde Hindistan’da hükümet 2013 yılında kömür arama, çıkarma ve Ar-Ge faaliyetlerine yaklaşık 70 milyon dolar harcadı. %90 kamu sahipliğinde olan Coal India Limited şirketi, 2012 ve 2017 yılları arasında deniz aşırı ülkelerde kömür projelerine 9,8 milyar dolar civarında yatırım yapmayı planlıyor. İngiltere, ABD, Japonya, Kore ve Güney Afrika da kömüre devlet desteğini de­vam ettiren ülkeler arasında.

Öte yandan dünyada kömürden çekilme trendi de ivme kazan­maya başladı. Örneğin halihazırda Avrupa’da bazı ülkeler kömür yatırımlarını durdurma veya kömürden elektrik enerjisi elde et­meyi sonlandırma kararı aldı. Köklü bir kömür madenciliği ge­leneği olan Almanya, her ne kadar 2012’de kömür üretimine 3 milyar euro aktarmış bir ülke olarak Avrupa’daki en büyük kömür destekçileri arasında yer aldıysa da taşkömürü çıkarmayı 2018’de tamamen bırakacağını açıklamıştı. Bunu, kömüre verilen teşvik­leri aşamalı olarak kaldırarak başarmayı hedefle­yen Almanya, “The German Coal Conundrum” raporuna göre, 1990’dan bu yana kömür tüke­timini üçte biri kadar düşürdü. Aynı rapora göre elektrik üretiminde kömürün payı 1990’dan 2013’e %57’den %46’ya düştü. Bu düşüşte elekt­rik üretimindeki verimlilik kazançlarının da payı olduğu biliniyor; yani aynı miktarda elektrik üre­timi için Almanya artık daha az kömür kullanıyor. Yine bildiğimiz üzere İngiltere’de kömür sektörü eski Başbakan Margaret Thatcher döneminden (1979-1990) beri küçülmeye devam ediyor. Ara­lık 2015’te Kellingley kömür ocağının kapatılma­sıyla birlikte İngiltere’de Sanayi Devrimi’ni ateş­leyen kömürün devri bitti. Belçika ve Danimarka da şimdiden kömürden vazgeçti. Avusturya, Por­tekiz, Finlandiya ve Kanada önümüzdeki 5-10 yıl içinde kömürden vazgeçiş planları yapıyor. Geç­tiğimiz günlerde Hollanda, 2020’de tüm ömrü dolmuş ve genç kömürlü santrallarını mahkeme kararıyla kapatacağını duyurdu. Son dönemde, ABD ve Çin kömür kullanımını sınırlayarak emis­yonları azaltmak amacıyla iddialı bir ortak girişim başlattılar.

Bu gelişmeleri destekleyen bir haber de G7 ülkelerinden geldi. Bu ülkelerin (Birleşik Krallık, ABD, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya) liderleri, etkin olmayan tüm fosil yakıt teşviklerini 2025 yılına kadar kaldıracakları taahhüdünde bulundu. Daha önce 2009’da yapılan G20 zirvesinde de benzer bir karar alınmıştı ama herhangi bir “deadline” verilmemişti. Bu açıdan dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alan G7 blokunun 2025’i hedef alması sevindirici.

Umut verici bir diğer tahmin de, Uluslararası Enerji Ajansı’nın Dünya Enerji Görünümü 2015 raporuna göre, OECD ülkelerin­deki kömür tüketiminin 2040 yılına kadar %40 oranında azala­cağı, Avrupa Birliği ülkelerinde ise bu oranın şimdiki kömür kul­lanım seviyesinin üçte birine düşeceği haberi. Daha da güzeli, dünyada elektrik kompozisyonunda kömürün payının mevcut durumda %41’den, 2030’da %30’a düşecek olması. Bunu sağlaya­cak olan en önemli gelişme, rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının payının hızla artması; doğalgaz, nükleer ve hidroelektrik paylarının ise aşağı yukarı aynı seviyelerde kalması. Exxon Mobile’ın araştırmasına göre ise dünyada kömür tüketimi 2040’tan sonra düşüşe geçecek; hatta 2025’e kadar doğalgaz kö­mürün yerine geçmiş olacak.

Sadece ülkeler bazında değil, kömür yatırımlarına kredi ve fon sağlayan ulusal ve uluslararası finans kuruluşlarının da kömürle ilgili geri adım attığını görüyoruz. Örneğin, Norveç’in dünyanın en büyük kamu emeklilik fonu olarak bilinen Hükümet Emek­lilik Fonu, 2015 yılı itibarıyla kömür yatırımlarını portföyünden çıkarma kararı aldı. Bir diğer dev emeklilik fonu olan Fransız AXA da Mayıs 2015’te kömür yatırımlarından çekileceğini, mevcut kömür varlıklarını satıp 2020’ye kadar yeşil yatırımları üç katına çıkaracaklarını açıkladı. Yine bilindiği üzere Fransız Credit Ag­ricole dünyada kömürü en çok finanse eden ilk 20 özel sektör bankası arasındaydı. Bank of America’nın Mayıs 2015’te kömür şirketlerine borç vermeyeceğini açıklamasını takiben Fransız Credit Agricole da kömür madenciliğini finanse etmeyeceğini açıkladı. Hollandalı ING ise yeni kömür santralları ve yeni kömür madenlerini finanse etmeyeceğini, portföyünde var olan kömür finansman payını da kısıtlayacağını bildirdi.

Bu çekilmenin gerekçelerini nasıl tasnif edebiliriz?

Kömürden çekilenlerin kendi ifadelerine baktığımızda iki tür gerekçe görüyoruz. Birincisi, kömür madenlerine ve kömürlü termik santrallara yatırımların iktisadi açıdan barındırdığı riskler; diğeri ise küresel ısınma ve iklim değişikliği ile ilgili tehditler.

Örneğin Norveç Hükümet Emeklilik Fonu’nun kömür yatı­rımlarından vazgeçmesine yönelik olarak Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü (IEEFA) Finans Direktörü Tom Sanzillo, “Bu karar aslında giderek daha fazla mali kayıplar veren kömür madenciliği ve kömürlü termik santral yatırımlarından, fonun kendini koruması adına atılmış bir adımdır. Kömür yatırımları küresel düzeyde yapısal düşüş eğiliminde. Bu yüzden, dünyada hiçbir yatırım fonu -üniversite fonu, emeklilik ya da kurumsal fon- kömür yatırımlarını portföylerinde tutmak için inandırıcı bir sebebe sahip değil” demişti. Yine IEEFA tarafından Norveç Emeklilik Fonu’nun kömür sektöründeki yatırımları konusunda hazırlanan Mayıs 2015 tarihli analize göre kömür şirketlerinin ve kömürlü santralların hisse senetleri son yıllarda düşme eğilimin­de. Bu analize göre son beş yılda Stowe Küresel Kömür İndeksi %71 değer kaybetmiş. Bu da yatırımcıları kömürden uzaklaşma  yönünde motive edebilecek bir veri.

Kömürün sadece iktisadi açıdan değil, çevre­sel ve sosyal açıdan da yüksek maliyetli olduğu biliniyor. Mart 2015’te IISD ile hazırladığımız “Türkiye’de Kömür ve Yenilenebilir Enerji Teş­vikleri” başlıklı raporda bu maliyetlere -Türkiye özelinde- dikkat çekmiştik. Kömür, çevre ve hava kirliliği oluşturmasının yanı sıra, çevreyi ve kamu sağlığını etkilemek (kalp-damar, solu­num ve sinir sistemi hastalıklarıyla) ve seragazı emisyonlarını artırarak küresel düzeyde iklim değişikliğini tetiklemek gibi çok önemli dışsal maliyetlere sahip. Bunlara ek olarak, kömür yakmaktan kaynaklanan kirli havanın, turizm ve emlak fiyatları üzerinde olumsuz etkilerinin de olduğu biliniyor. Bu maliyetler piyasa tarafından değil, bütün toplum tarafından ödeniyor ve bu da gerçek anlamda bir külfet haline geliyor. Ülkelerin kömür yatırımlarından çekilirken bun­ları da hesaba kattığını tahmin ediyoruz.

Kömür yatırımlarının önümüzdeki on yıllar içerisinde stran­ded assets’e dönüşeceği ve bu durumun da yatırımların azalmasında önemli bir neden olduğu söylenirken kimileri stranded asset tartışmalarının bir mite dönüştüğünü, daha uzun yıllar bu yatırımların karşılığını alabileceğini söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle stranded assets kavramını biraz açalım: Eğer fosil ya­kıtlara verilen teşvikler kaldırılırsa “kirli” projelerin birçoğundan vazgeçilmesi, yatırımların başka sektörlere kayması bekleniyor. Carbon Tracker Initiative’in “Yakılamaz Karbon 2013” raporunda yaptığı analizlere göre böyle bir potansiyel sektörel dönüşüm ve teşviklerden vazgeçiş, fosil yakıt endüstrisine 2035 yılı itiba­rıyla 28 trilyon dolarlık brüt kazanç kaybı getirecek, büyük ha­ cimlerde fosil yakıt yatırımı atıl varlık (stranded asset) durumuna düşecektir. Başka bir deyişle henüz iktisadi ömürlerinin sonuna gelmeseler bile mevcut kömür ve diğer fosil yakıtlar, düşük karbonlu ekonomiye geçiş yapan bir dünyada ekonomik kazanç getirmeyecekleri için atıl hale geleceklerdir. Son hesaplamalara göre günü­müzde büyük ölçekli enerji şirketlerinin kömür, petrol ve doğalgaz rezervlerinin %80’i iklim de­ğişikliği tehlikesi nedeniyle “yakılamaz karbon” (unburnable carbon) statüsündedir (CTI, 2013). Yatırımcıların bu verileri ciddiye almak zorunda olduklarını düşünüyorum.

Türkiye bu küresel trendlerde nereye oturu­yor? Hele yerli kömür üretimine yakın zamanda çokça vurgu yapılmışken… Yenilenebilir potansiyeli bu denli yüksekken kömürdeki bu ısrarı nasıl açıklayabiliriz?

Türkiye uzunca bir süredir iktisadi kalkınma perspektifinden bakarak, özellikle de enerji kaynaklarında ithalat bağımlılığını azaltma ve cari açığı düşürme isteğiyle yerli kömürde ısrar edi­yor. Bunu çeşitli yollarla yerli kömür madenciliğini ve kömürlü elektrik santralların kurulmasını teşvik ederek, mevcut kömür havzalarını termik santrallar inşa edilmesi amacıyla özel sektöre devrederek (özelleştirme yoluyla) yapıyor.

Ancak kömür, yenilenemeyen bir kaynak olarak bitmeye mah­kum. Türkiye mevcut rezervlerini elektrik üretimi amacıyla 2023’e kadar tamamen kullanmayı hedefliyor. Hal böyleyken tamamen kömür odaklı bir enerji politikası, ileriye yönelik ola­rak enerji güvenliğimizi tehlikeye atacak cinsten. Bunun yerine yenilenebilir potansiyelinin hayata geçirilmesi hem iktisadi açı­dan hem de çevre kirliliğine ve iklim değişikliğine ilişkin kaygılar sebebiyle oldukça elzem. Ayrıca Türkiye’deki kömür sektörünün  toplam sektörel kompozisyon içinde çok küçük bir yer tuttuğu düşünülürse, artarak devam eden teşvikler bu sektörü daha da güçlendirmeye yönelik. Bu nedenle sadece kömüre verilen destekleri kaldırmak bile tek başına çevre kirliliği ve iklim deği­şikliği ile mücadele açısından kayda değer kazançlar sağlayabilir. Mevcut kömür yatırımları ve teşvikleri, hem yenilenebilir enerji teknolojilerinin rekabet edebilmesini zorlaştırıyor ve yenilene­bilir enerji yatırımlarını tehlikeye sokuyor, hem de enerji sistemi­ni fosil yakıt temelli enerji üretimine bağımlı kılıyor.

“Mevcut kömür yatırımları ve teşvikleri, hem yenilenebilir enerji teknolojilerinin rekabet edebilmesini zorlaştırıyor ve yenilenebilir enerji yatırımlarını tehlikeye sokuyor, hem de enerji sistemini fosil yakıt temelli enerji üretimine bağımlı kılıyor”

4 Haziran 2016 tarihinde yürürlüğe giren yeni EPK’nın etkile­rini nasıl değerlendirirsiniz?

“Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapıl­masına Dair Kanun Teklifi”nin kabul edilmesi ile önümüzdeki günlerde kömür teşviklerini artıracak bir düzenleme yürürlü­ğe girdi. Yasa ile TETAŞ’ın hak ve yükümlülükleri kapsamında, gerekli elektrik enerjisi miktarının mevcut sözleşmeler kapsa­mında imzalanmış olan enerji anlaşmalarından karşılanama­ması durumunda, “öncelikli olarak yerli kömür yakıtlı elektrik santralları”ndan birer yıllık sözleşmelerle temin etmek amacıyla elektrik enerjisi alım ihaleleri düzenleyebileceği maddesi geti­rildi. Yasa değişikliğindeki amaç, ağırlıklı olarak “yerli ve yenile­ nebilir” kaynakların elektrik üretimindeki payını artırmak olarak ifade edilse de, düzenleme daha çok yerli kömürden elektrik elde etme yatırımlarını artırmaya yönelik. Ayrıca aynı yasa deği­şikliğiyle birlikte, özelleştirilme sürecindeki elektrik santrallarının 31.12.2019’a kadar çevre mevzuatına uyumdan muaf tutulması maddesi de getirildi.

Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü (IEEFA), Haziran 2016’da “Enerjide Yol Ayrımı” raporunu yayımlayarak yeni yasa değişikliğiyle yerli kömür (linyit) santrallarına getirilen teşvikle­rin olası etkilerini analiz etti. IEEFA’nın tahminlerine göre, elekt­rik piyasa fiyatının 4,5 cent ve ihale bedelinin kWh başına 8 cent olarak gerçekleşeceği varsayımıyla, yeni yasadaki linyit santralı teşvikleri, başta her yıl 1,1 milyar dolara mal olacak, bu maliye­tin müşterilere yansıması ise elektrik fiyatında %19’luk bir artış şeklinde tezahür edecek. Eğer resmi projeksiyonlar dahilinde linyit santrallarından elektrik üretimi planlandığı gibi artarsa, teşviklerin yıllık maliyeti 2 milyar doları bulacak, bu da piyasadaki elektrik fiyatını %29’a kadar yükseltebilecek.

Not: Bu röportajdaki bilgilerin bir kısmı daha önce yayımlanmış İstanbul Politikalar Merkezi “Kömür Raporu”nda ve IISD tarafından yayımlanan “Türkiye’de Kömür ve Yenilenebilir Enerji Teşvikleri” ra­porunda yer almıştır.

Divestment Hareketi Büyüyor: Çekilen Çekilene

Kömür yatırımlarını sonlandıran ya da yakın zamanda sonlandıracağını açıklayan şirketler ya da kamu fonları dünyanın dört bir yanında artıyor. Danışmanlık firması Arabella Advisors’un Eylül 2015’te açıkladığı rapora göre 43 ülkeden 436 kurum ve 2040 birey fosil yakıt şirketlerinden yatırımlarını çekeceğini açıkladı. Rapor bu kurum ve kişilerin toplam 2.6 trilyon doları temsil ettiğini belirtiyor (Ancak bu miktarın doğrudan çekilen yatırım miktarı olmadığını vurgulamak gerekiyor). Rapor Eylül 2014’e kadar 52 milyar doları temsil eden 181 kurum ve 656 bireyin çekilme ilan ettiğini, dolayısıyla bir yıl içinde gerekten büyük bir çekilme trendi yaşandığını da hatırlatıyor. Çekilme ilan eden en büyük cirolu kurumlardan bazılarıysa şöyle:

Norveç Emeklilik Fonu

Dünyanın en büyük devlet yatırım fonu olan Norveç Emeklilik Fonu (GPFG), Haziran 2015’te aktivite ya da satışlarının %30’undan fazlasını kömürden elde eden firmalardaki yatırımlarını çekeceğini açıklamıştı. Toplam 864 milyar doları yöneten fon geçtiğimiz Nisan ayı itibarıyla 52 firmadaki yatırımlarını çektiğini duyurdu. Ancak dünyanın en büyük üç kömür üreticisi Anglo American, BHP Billiton ve Glencore’un, yatırımlarındaki kömür oranı %30’un altında olduğu için bu girişimden şimdilik muaf tutulduğunu da hatırlatmak da fayda var.

Guardian Medya Grubu

İngiliz merkezli grup Nisan 2015’te 1 milyar dolarlık fonunu bütün fosil yakıtlı şirketlerden çekeceğini açıklamış, o güne kadarki en büyük çekilme kararını ilan etmişti.

Syracuse Üniversitesi

New York’taki özel araştırma üniversitesi, Mart 2015’te yapılan açıklamaya 1,18 milyar dolarlık fonundan kömür madenciliği ve diğer fosil yakıt şirketlerine yaptığı yatırımı çekeceğini, yerine güneş enerjisi, biyoyakıt gibi alanlardaki yeni teknolojilere yatırım yapacağını duyurdu.

Rockefeller Brothers Fund

Rockefeller ailesinin filantropi amacıyla 1940’ta kurduğu 860 milyon dolarlık fon, Mart 2015’te fosil yakıtlardan çekileceğini açıklamıştı. Gelirini büyük oranda fosil yakıtlardan sağlayan ailenin kararı ciddi bir sembolik öneme sahip.

AXA

Sigorta şirketi AXA, 560 milyon dolarlık kömür yatırımlarındaki yatırımlarını sonlandırılacağını duyurdu. Mayıs 2015’te alınan kararda ayrıca yeşil teknolojilerdeki yatırımların üç katına çıkarılarak 2020’ye kadar 3 milyar dolara ulaşacağı kaydedildi.

Allianz

Alman finans devi Allianz Kasım 2015’te kömür şirketlerine yönelik yatırımlarını azaltıp rüzgara ağırlık veren şirketlere yöneleceklerini açıkladı. Kararın gelirinin %30’undan fazlasını kömür madenciliğinden sağlayan ya da elektriğinin %30’undan fazlasını kömürden karşılayan şirketlere yönelik olduğu duyuruldu. Buna göre 4 milyar dolarlık bir çekilme faaliyetinin gerçekleşeceği tahmin ediliyor.

Şehirlerin Emeklilik Fonları: Berlin, Oslo, Paris, Kopenhag…

Ekim 2015’te alınan kararla Oslo kenti, yatırımlarını kömürden çekeceğini duyuran ilk başkent olmuştu. 9 milyar dolara sahip bu fonun ardından kısa sürede Stockholm, Kopenhag, Paris ve Berlin’deki belediye meclisleri de kömürden çekilme kararlarını açıkladılar.

KÖMÜR İSTİHDAM YARATMIYOR

Kömür sadece Türkiye’de değil, dünyada da bir istihdam kapısı olarak görülebiliyor. Oysa on yılladır süregelen durum, kömür istihdamında ciddi bir azalmayı işaret ediyor. Rakamlar erken harekete geçen ülkelerin çok daha büyük bir yeşil iş potansiyeline sahip olacağını gösteriyor.

Kömür konusundaki gelişmelerin en önemli ayak­larından biri, aileleriyle birlikte milyonlarca insanı doğrudan etkileyen istihdam konusu. Son yıllarda yaşananlar kömür istihdamındaki kökten değişime dair ciddi bir sinyal veriyor. Greenpeace’in hazırladığı rapora göre 2015’te dünya genelinde kömür sektöründe yaklaşık 9,8 milyon kişi çalışıyordu. Bu sayı yaklaşık 30 yıllık ciddi bir düşüş trendinin günümüze yansıması. DİSK’te uluslararası ilişkiler uz­manı olarak çalışan ve halen Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi politik dersleri veren Dr. Gaye Yılmaz, Şubat sayımızda Avrupa’da 1990’ların başından bu yana yaşanan ciddi daralmaya dair yaptı­ğımız röportajda şöyle diyordu: “1951’de Paris Anlaşması’yla ilan edilen ve ertesi yıl çalışmalarına başlayan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (ECSC) ömrü 2002 olarak en başta belirlenmiş­ti. Fakat Avrupa biraz daha hızlı bir şekilde hizmet ekonomisine geçti. 90’ların başından itibaren kömür, çelik ve demir endüst­rilerinde hızlı bir tasfiye yaşandı. On binlerce insan işsiz kaldı ve çok ciddi bir işsizlik ortaya çıktı”.

Benzer bir sürece ev sahipliği yapan ABD’de, Başkan Barack Obama, şimdilerde özellikle muhafazakarlar tarafından “kömür­le savaş” ilan etmekle suçlansa da süreç çok daha eskiye gidiyor. Cumhuriyetçi Başkan Ronald Reagan döneminde (1981-1989), ABD’nin tarihsel olarak en fazla kömür çıkartılan böl­geleri olan Kentucky ve Batı Virginia’da 1983 yılında toplam 79 bin olan iş sayısı 1989’da 64 bine düşmüştü. İlerleyen dört yılda Başkan (Baba) Bush döneminde 56 bine, Bill Clinton başkanlığı­nın son yılında 33 bine indi. Başkan George W. Bush dö­neminde düşük oranlı artışın ardından düşüş devam etti. 2014 yılı itibarıyla bu sayı 30 bine inmiş durumda. Hatta Kentucky Enerji ve Çevre Kabinesi’nin geçen Ağustos’ta yayımladığı rapo­ra göre Kentucky’deki kömür çalışan sayısı 1 Haziran itibarıyla 6465’e gerileyerek 1898’den bu yana en düşük seviyeye inmiş durumda.

Dahası dünyanın en büyük kömür üreticisi ve tüketicisi olan Çin’de de benzer gelişmeler yaşanıyor. Geçen Nisan ayında kö­mür ve çelik sektörleri için ilan edilen yeniden yapılanma çer­çevesinde tam 1,2 milyon kömür çalışanının işine son verilecek (çelik sektörüyle birlikte bu sayı 1,8 milyona yani bu alanlardaki toplam işgücünün %15’ine ulaşacak).

Bu istihdam azalmasında en önemli sebepler uluslararası ticaret ve artan verimlilik çalışmaları olarak gösterilebilir. Son madde­nin altını çizmek gerekiyor. Örnek için ABD’nin kömür yatakları Kentucky ve Batı Virginia’ya dönebiliriz. 1983’ten bu yana istih­damın yarıdan fazla düştüğü bu eyalette 1983’te 245 milyon kısa ton kömür çıkartılırken 2011 yılında 240 milyon kısa tona düştü. Pek çok ülkede yaşanan benzer verim artışları, Türkiye içinse sırada bekliyor. TEPAV (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı) tarafından hazırlanan rapor, teşhisi “Türkiye’de işçi başı üretim miktarlarının gelişmiş ülkelerin oldukça gerisinde kaldığı ve bu dengesizliğin düşük işçi ücretleri ile giderilmeye çalışıldı­ğı” şeklinde yapıyor.

Raporda yapılan karşılaştırmaya göre 2012 yılında Türkiye’nin altı katından fazla kömür çıkartılan Avustralya’daki kömür madeni iş­letmelerinde Türkiye’den daha az madenci çalışıyordu. Hatta verim­lilik açısından Türkiye’de sekiz ma­dencinin yaptığı işi Avustralya’da bir madencinin yaptığı anlaşılıyor. Yine raporda aktarılan Eurostat verilerine göre, bir maden işçi­sinin yılda ürettiği katma değer Türkiye’de 19 bin 200 euro iken, Türkiye gibi üretiminin çoğunu linyitin oluşturduğu Almanya’da 96 bin 600 euro. Kömür üreti­minde Türkiye’nin oldukça gerisinde olan İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerde de işçi başına düşen yıllık ortalama katma değer üretimi Türkiye’nin oldukça üstünde bulunuyor.

Buna dünya genelinde açık ocak madenciliğinde daha yüksek yüksek miktarda kömür üretildiğini ve Türkiye’de de yüksek oranda açık ocak madenciliğinin kullanıldığı notunu da ekle­mek gerekiyor. TKİ (Türkiye Kömür İşletmeleri) verilerine göre kurumun 2012 yılında ürettiği satılabilir kömürün %80,1’i açık ocaklardan elde edilmişti. Bu avantaja rağmen oluşan verimsizlik çok daha çarpıcı oluyor: ABD’de 2011 yılında yeraltı kömür işlet­melerinde işçi başına saatte 2,84 ton üretim düşerken, bu rakam açık ocaklarda saatte 8,973 tona çıkabiliyordu.

Ancak bu verilere rağmen bir madencinin bir yılda ürettiği or­talama katma değerin o madencinin yıllık maliyetine bölünmesi ile elde edilen işçi ücretlerine göre hesaplanmış verimlilik ra­kamlarında Türkiye diğer üreticiler ile rekabet edebilir bir ko­numda dikkat çekiyor. Bunun gerekçesiyse esasında bir başka temel soruna işaret ediyor. Zira bu rekabet edebilirliği, düşük işçi ücretleri sağlıyor. Rapor, Türkiye’de kömür madeni işçilerinin yıl­lık ortalama ücretleri 12 bin 900 euro olarak gerçekleşirken, bu rakamın en yakın büyük kömür üreticilerinden olan Çek Cum­huriyeti’ndeki rakamın neredeyse yarısı; İngiltere ve Almanya gibi ülkelerin ise beşte birinden az olduğu vurgulanıyor.

GELECEK: KÖMÜRÜN İSTİHDAM RAKAMLARI DÜŞÜYOR

Teknolojik gelişmelerin daha fazla ülkede uygulanmasıyla istihdam azalması trendinin hız kesmeden devam edeceği anlaşılıyor. Greenpeace International, Global Wind Energy Council, SolarPowerEurope ortaklığında hazırlanan “Energy [R]evolution” raporu kömür istihdamının geleceğine dair iki ayrı senaryo hazırladı. Mevcut durumun devamına göre ha­zırlanan “referans senaryo” ve 2050’de tamamen karbonsuz olacak enerji sektörü hedefine yönelik ileri enerji (d)evrimi senaryosu ciddi uyarılarda bulunuyor. Referans senaryoya göre sadece sektördeki üretkenlik artışı ile ciddi bir azalma yaşanırken, diğer senaryoda buna kömürden kaçış adımları­nın sonuçları da ekleniyor.

Referans senaryoda, 2020’ye kadar düşük oranda bir azalma öngörülürken 2030’a gelindiğinde kömürden enerji üre­timinin iki katına çıkmasına rağmen azalmanın 2 milyonu bulacağı tahmin ediliyor. Bunda yukarıda bahsedilen verim artışının büyük etkisi olacak. Ton başı iş imkanı hızla düşecek. Çin’in yeni “süper madenler”inde bir işçi yılda 30 bin ton üre­tecek, bugünse bu sayı 600 ton civarında. İleri senaryodaysa düşüş çok daha sert olacak. 2020 ve 2030 arası kömür üretimi %16’ya kadar düşerken, istihdam imkanı 2020’de 4,8 milyona, 2030’da 2 milyona kadar inecek.

YEŞİL İŞLER: YENİ İSTİHDAM OLANAKLARI DOĞUYOR

Ekonomik krizler, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar ve iklim değişikliği politikaları nedeniyle değişen tercihler kömür istih­damındaki bu daralmanın başat aktörlerinden. Ve bunun sonu­cunda yeni iş alanlarına ihtiyaç ortaya çıkmış durumda. Bu talebe cevap, iklim değişikliği ile mücadele çerçevesinde atılan adımla­rın oluşturduğu ve yeşil iş diye adlandırılan imkanlardan geliyor. Geçtiğimiz 10 yıl yenilenebilir enerji sektöründe ciddi oranda istihdam oluştuğunu gösteriyor. Yenilenebilir alanında doğrudan ve dolaylı iş imkanını değerlendiren ilk araştırmalardan biri 2006 itibarıyla 2,3 milyon çalışan olduğunu gösterir­ken Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nın (IRENA) yıllık raporlarına göre bu sayı 2014’te 7,7 milyona, 2015’te 8,1 milyona çıktı.

IRENA’nın 2016 raporuna göre kömür madenci­liği ile petrol ve doğalgaz sektörlerinden daha fazla istihdam sunan güneş sektöründe 2014- 2015 arasında %11 artarak 2,8 milyona ulaşan ciddi bir iş imkanı oluşmuştu. Güneşteki istih­damın büyük bir kısmını (1,7 milyon), panelle­rin çoğunun üretimine ev sahipliği yapan Çin karşılıyor. AB ülkelerinde üretimin azalmasından ötürü iş sayısı azalırken, ABD’de yüksek oranda panel kurulumu yapılması istihdamı artıran fak­törler arasında yer aldı. Dahası Bangladeş, Hin­distan ve Kenya gibi istikrarlı elektrik şebekele­rine sahip olmayan ülkelerin küçük solar sistem kurulumları sayesinde istihdam artışında büyük rol oynayacakları belirtiliyor.

Üstelik bu büyüme genel enerji sektöründeki daralmaya rağ­men gerçekleşiyor. Örneğin Çin’de de 3,5 milyonluk yenilene­bilir enerji istihdamı, petrol ve gaz sektörlerindeki 2,6 milyonluk sayıyı çoktan geride bıraktı. ABD’de ise yenilenebilir alanındaki işler %6 artarken petrol ve gaz çıkarma işleri %18 azaldı (IRENA, 2016). Dahası, sadece güneş alanında çalışan sayısı (209 bin), kö­mür madenlerinde çalışanların (67 bin 929) üç katını geçti. Ül­kede üst üste son üç yıldır güneş istihdamının %20’nin üzerinde büyüdüğünü, Kasım 2015’e kadarki son 12 aylık dilimde güneş istihdamının ülkedeki genel istihdam artış oranından 12 kat daha hızlı büyüdüğünü de belirtmek gerekir.

Önümüzdeki yıllarda yeşil işlerdeki bu hızlı artışın hız kesmeyeceğine dair çok ciddi öngörüler bulunuyor. Greenpea­ce raporu, bugün 28 milyon olan enerji sektöründeki toplam istihdamın referans senaryoya göre 2030’da 27 milyona geri­leyeceğini, ileri enerji (d)evrimi senaryo­suna göre ise 46 milyona çıkacağını ön­görüyor. Bu sayının %86’sını yenilenebilir enerji karşılarken sadece PV alanında 9,7 milyon, yani bugün kömür alanındaki toplam istihdam kadar iş imkanı sunacak. Rüzgar sektöründe bugün 700 bin olan istihdamsa, 10 katına çıkarak 7,8 milyona, petrol ve doğalgazdaki mevcut toplam çalışan sayısının iki katına ulaşacak.

Ve imkanlar konusunda sadece türbin inşaatında ya da panel üretiminde ça­lışanları değil, dekarbonizasyon kapsa­mında daha geniş düşünmek gerekiyor. IMF tarafından üç ayda bir yayımlanan Finance & Development dergisinin Ara­lık 2015 tarihli sayısında Peter Poschen ve Michael Renner’in kaleme aldığı “Yeşil İşler” başlıklı makalede vurgulanan 2014 tarihli araştırma, ABD’deki potansiye­li vurguluyor. Buna göre 2030’a kadar emisyon oranını %40 azaltacak bir plan çerçevesinde yılda 200 milyar dolarlık bir yatırımla toplamda 4,2 milyonluk iş imkanı oluşurken, fosil yakıt sektörlerinde 1,5 milyonluk iş kaybı yaşanıyor, ancak 2,7 milyon net iş elde ediliyor. Makalede ayrıca Paris İklim Zirvesi’nde ilan edilen 1,5 derece hedefini tutturmak için atılacak adımlar sonucunda 60 milyon istihdam imkanının çok mümkün olduğunu gösteren pek çok çalışma olduğu da hatırlatılıyor.

ADİL GEÇİŞ: İKLİMLE MÜCADELEDE SENDİKAL BIR YAKLAŞIM

Azalan kömür istihdamı ile hızla tırmanan yeşil iş imkanları ara­sında bir kesişim kümesi oluşturmak için adil geçiş kavramı üre­tildi. Bu basitçe işsiz kalanların yeşil işlere çeşitli teşvikler, eğitim programları, merkezi politikalarla kanalize edilmesi anlamına geliyor. Worldwatch Institute’un hazırladığı Dünyanın Durumu 2014 kitabında Adil geçiş, “İklimle mücadelede sendikal bir yak­laşım” olarak tarif edilirken amacı, “Daha sürdürülebilir bir top­luma doğru değişimi kolaylaştırmak ve yeşil ekonominin herkes için geçim kaynakları ve düzgün işler sağlayacağı ile ilgili ümit vermektedir” olarak belirtiliyor.

Bütün bu dönüşüm ve yeşil ekonomi çalışmaları arasında kömür madencilerinin konumu özel bir dikkat gerektiriyor. IndustriALL Küresel Sendika Genel Sekreteri Jyrki Raina’nın “İklim Değişikliği Adil Geçiş Gerektiriyor” başlıklı makalesinde “En çok kaygı ta­şıyan işçi gruplarından biri kömür madencilerimizdir” deniyor. Raina, “Küresel ekonominin sanayileşmesinin kömür madencili­ğine dayanmasının ve şimdi de sanayideki gelişmenin sonuçla­rının kömür madencilerini tehdit etmesinin bir ironi olduğunu” vurguluyor. Ayrıca Adil Geçişi desteklemek için şu üç talebi be­lirlediklerini kaydediyor:

– Sürdürülebilir sanayi politikaları ve sosyal koruma doğrultusun­da somut adil geçiş programları oluşturulmalı ve uygulanmalıdır;

– Karbon Yakalama ve Depolama gibi temiz kömür teknolojile­rine yatırım yapılmalıdır;

– Maden şirketleri küresel kömür krizini sendikal hakları yok et­mek için kullanmaya son vermelidir.

Adil geçiş tartışmaları özellikle geçen Kasım-Aralık’ta Paris’te gerçekleşen COP21 İklim Zirvesi’nde gündemdeydi ve Paris An­laşması metninin önsöz kısmında kendine yer buldu. Metinde, “İşgücüyle ilgili adil bir geçişin gereklerini ve ulusal olarak be­lirlenmiş gelişme önceliklerine uygun olarak insana yakışır ça­lışmanın ve nitelikli istihdamın yaratılmasını dikkate almak”tan söz edildi. Ancak belirtildiği gibi, metnin atılacak adımların vur­gulandığı operasyonel bölümde değil, genel çerçevenin çizil­diği önsöz kısmında yer verilmesi sendikalar tarafından yetersiz görüldü.

TÜRKİYE’DEKİ DURUM: ADİL GEÇİŞ İÇİN FIRSATLAR VAR

Bu çerçevede Türkiye’de istihdam ne durumda? Sosyal Güven­lik Kurumu verilerine göre son yıllarda kömür madenciliği işlet­melerinin sayılarında artış olmasına rağmen madenci sayısında azalma yaşanıyor. Dünya gazetesinin 2014 yılında derlediği veri­lere göre son üç yılda kömür ve linyit çıkartılan işletme sayında %6’lık artış yaşanırken aynı dönem çalışan sayısı %3’e yakın düşüş kaydetti. İşletmelerde 2010’da 50 bin 143 kişi çalışırken, bu sayı 2013’te 48 bin 706’ya geriledi, çalışanların 36 bin 880’i ise özel sektörde yer aldı.

TEPAV’ın Mart 2016’da yayımladığı Türkiye Kömür Madenciliği Sektöründe Sözleşmesel Düzenlemeler raporunda Türkiye’de kömür madenlerinde çalışanların geniş bir resmi çekilmiş. Ra­pora göre, 2012 yılında kömür istihdamı Türkiye’deki toplam istihdamın %7,9’unu oluştururken bölgesel bazda bakıldığın­da çok daha küçük pay kapladığı görülüyor. En yüksek oranlar Zonguldak, Karabük ve Bartın’da %3,1 olurken güney ve batıdaki bölgelerde %1,6 ila 1 arasında değişiyor. Gelir olarak düşünül­düğünde kömür madenciliği en yüksek maaş ödenen sektörler arasında yer alıyor. Kömür madenciliğinde aylık ortalama maaş­ların en yüksek olduğu iller Hatay, Kahramanmaraş ve Osmani­ye (yaklaşık 2930 TL), ve en düşük olduğu iller Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt olarak öne çıkıyor (yaklaşık 670 TL). Madenlerin çoğunlukla kırsal bölgelerde yer alması ve tarım alanındaki ma­aşların görece daha düşük olması madenciliğe yönelik tercihi artırıyor. Devlet madenlerindeki maaşlarınsa özel madenlerin yaklaşık üç katı olduğunu belirten rapor, sigortaların düşük gös­terilmesinin de bunda önemli etkisi olduğunu belirtiyor. Dahası son yıllarda madencilerin eğitim ve deneyim süresinin azaldığı belirtilirken sendikalaşma oranında büyük düşüş olduğu göze çarpıyor. 2003’te madencilik sektöründe toplam sendikalaşma oranı %67 iken, 2015’e gelindiğinde bu rakamın olağanüstü bir düşüş göstererek %19,2’ye gerilediği görülüyor.

Oysa Türkiye yeşil iş konusunda ciddi bir potansiyele sahip. Bu konuya dair çok önemli bir çalışma, Kalkınma Bakanlığı Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Dairesi’nde Planlama Uzmanı Selen Arlı Yılmaz tarafından 2014’te hazırlanmıştı. Yılmaz’ın “Yeşil İşler ve Türkiye’de Yenilenebilir Enerji Alanında Potansiyelleri” başlıklı uzmanlık tezine göre, 2013-2030 yılı arasında toplam 1,6 milyon ila 2,5 milyon iş/yıl istihdam yaratılması mümkün. Bu sayılar, Tür­kiye’deki yenilenebilir enerji uygulamalarının yarattığı yeşil işle­rin gelecek yıllarda imalat, inşaat ve işletme-bakım aşamaların­daki potansiyeli incelenerek hesaplanırken yenilenebilir enerji alanında en çok istihdamın akarsu hidroelektrik enerjisinde sağlanacağı, söz konusu yıllar arasında yenilenebilir enerji imalat uygulamalarının toplam istihdamdaki payının %23 civarına çıka­bileceği vurgulanıyor.

KARBONSUZ EKONOMİNİN ÖNÜNDEKİ EN CİDDİ ENGEL

G7, G20, AB gibi uluslararası örgütlerin aldığı karara rağmen kömüre yönelik teşvikler hâlâ olduğu gibi duruyor. Oysa teşviklerin enerji maliyetlerini düşürmek yerine aynı maliyetleri farklı kalemlerle topluma ödettiği unutulmamalı. Teşvikler kalktığı anda, kömürün düşüşünün başlaması kaçınılmaz görünüyor…

Dünya genelinde karbonsuz bir ekonomiye geçişin önündeki en ciddi engellerden biri, kömür maden­ciliğine ve santrallarına verilen teşvikler olarak öne çıkıyor. İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Ekonomi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Sevil Acar fosil yakıt teşviklerini, “Fosil yakıtlardan elde edilen enerjinin maliyetini düşürmek, enerji/ fosil yakıt üreticilerinin eline geçen fiyatı yükseltmek, enerji/fosil yakıt tüketicilerinin karşılaştığı fiyatları düşürmek gibi amaçlarla devlet tarafından üreticilere ya da tüketicilere sağlanan kolay­lıklardır” şeklinde tanımlıyor. Acar, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi tarafından hazırlanan “Kömür Raporu”ndaki makalesinde yaptığı bu tanıma ek olarak, “Bu teşvikler direkt transferler, çapraz sübvansiyonlar, fiyat kontrolleri, satın alım ga­rantileri, vergi muafiyetleri ve benzeri formlar alabilirler” diyor.

Bu teşvikler, piyasa aksaklıklarına ve savurgan üretime yol aç­manın yanında doğrudan seragazı emisyonlarının artmasına da neden oluyor. Böylece sürdürülebilir, düşük karbona dayalı bir ekonomik kalkınma modeli önünde ciddi bir engel teşkil ediyor. Dahası, teşviklerin enerji maliyetlerini düşürmediği, ekstra vergi­ler yoluyla ya da vazgeçilen devlet gelirleri üzerinden topluma farklı şekilde dağıttığı unutulmamalı. Dolayısıyla bu dosyada farklı bir başlıkta incelenecek olan dışsal maliyetlerin yanında, teşviklerin iktisadi maliyeti somut bir gerçek olarak kabul edil­meli.

DÜNYADA KÖMÜR TEŞVİKLERİ

Söz konusu maliyetleri gidermek amacıyla iklim değişikliği ile mücadele ve yenilenebilir enerji teknolojilerindeki girişimler çerçevesinde başta kömür olmak üzere fosil yakıtlara yönelik teşviklerin kaldırılmasına yönelik uluslararası alanda pek çok adım atıldı. G20 ülkeleri 2009’daki zirvede özellikle iklim değişik­liğiyle mücadele ve temiz enerji kaynaklarına yatırımı artırmak için verimsiz fosil yakıt teşviklerinin orta vadede aşamalı olarak kaldırılacağını ilan etmiş, Avrupa Birliği ise 2020 stratejisine teş­vikleri sonlandırma hedefini dahil etmişti. En güncel gelişme ise bu sene Mayıs ayındaki G7 zirvesinde gerçekleşmiş, teşviklerin 2025’e kadar sonlandırılacağı belirtilerek ilk defa bu amaç doğ­rultusunda bir nihai tarih belirlenmişti. Fakat işin bir de uygulama ayağı var ki, burası pek iyimser bir manzara sunmuyor. Uluslara­rası Para Fonu’nun (IMF) Mayıs 2015 tarihli “Küresel Enerji Teşvik­leri Ne Kadar Büyük?” başlıklı araştırması 2013’te dünya genelin­de 4,9 trilyon dolar olan enerji teşviklerinin 2015 yılı sonunda 5,3 trilyon doları bulacağını hesaplamıştı. Küresel GSYH’nin %6,5’i anlamına gelen bu miktar toplam sağlık harcamalarının da üze­rinde. Dahası, Denizaşırı Kalkınma Enstitüsü (ODI) ve Uluslararası Petrol Değişim (OCI) tarafından hazırlanan “Boş Vaatler: Petrol, Gaz ve Kömür Üretimine Sağla­nan G20 Sübvansiyonları” raporu, 2013 ve 2014 yıllarında G20’nin sadece fosil yakıt üretimine sağla­dığı desteğin ortalama 452 milyar dolar olduğunu ortaya koydu. Bu miktar, 2013’teki yenilenebilir enerji sübvansiyonlarının dört katından fazlasına karşılık geliyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) 2011 verilerine göreyse dünya ge­nelinde hükümetler fosil yakıtlara, yenilenebilire verilenin 12 katı ka­dar teşvik sunuyordu.

Boş Vaatler raporunda ayrıca;

  •  Hesaplanan 452 milyar doların, fosil yakıt üretimi için ulusal süb­vansiyonlara aktarılan yaklaşık 78 milyar dolardan; G20 devletlerinin iştiraklerine ait 286 milyar dolar­ dan ve kamu finansmanından gelen yılda ortalama ek 88 milyar dolardan oluştuğu;
  •  Japonya’nın 2013 ve 2014’te 19 milyar dolar ile G20 ülkeleri arasında fosil yakıt üretimine en fazla kamu finansmanı aktaran ülke olduğu;
  •  ABD’nin sadece ulusal sübvansiyonlar için 20 milyar doların üzerinde, Rusya’nın 23 milyar dolar kaynak sağladığı, Çin’in ise devlete ait iştirakleri vasıtasıyla fosil yakıt üretimine yaptığı yur­tiçi ve uluslararası yatırımın diğer tüm G20 ülkelerini çok geride bırakarak yıllık neredeyse 77 milyar dolara ulaştığı;
  • Birleşik Krallık’ın 2015 yılında Kuzey Denizi’nde çalışan şirketlere sağlanandan daha da fazla vergi muafiyeti ve sanayi desteğiyle, fosil yakıt sanayiine desteğini kayda değer bir şekilde artıran tek G7 ülkesi olarak öne çıktığı belirtiliyor.

Yine rapora göre bir yandan yenilenebilir enerji payını 2025’e kadar %40-45 civarına çıkarmayı hedefleyen Almanya diğer yandan 2012’de kömür üretimine 3 milyar euro aktararak Avru­pa’daki en büyük kömür destekçisi olarak göze çarpıyor. Diğer G20 ülkelerinde de ciddi teşvikler bulunuyor. Acar’ın “Kömür Raporu”nda yer alan makalesinde yapılan derlemede, Avustralya ve Kanada hükümetlerinin fosil yakıt arama çalışmaları için de çeşitli teşvik mekanizmaları kullan­dığı, Avustralya’nın 2,9-3,5 milyar dolar civarında bir teşvik aktardığı belirtiliyor. Kanada’nın ise Export Development Canada adlı kredi ajansı eliyle ve Dünya Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, Asya Kalkınma Bankası gibi kuru­luşlardaki hisseleri aracılığıyla de­nizaşırı projelere de önemli mik­tarlarda fon sağladığı hatırlatılıyor. Ayrıca Hindistan’da hükümetin 2013 yılında kömür arama, çıkar­ma ve Ar-Ge faaliyetlerine yaklaşık 70 milyon dolar harcadığı, %90 kamu sahipliğinde olan Coal India Limited şirketinin 2012-2017 ara­sında deniz aşırı ülkelerde kömür projelerine 9,8 milyar dolar civa­rında yatırım yapmayı planladığı, bu miktarın 1,5 milyar dolarının 2013-2014’te sadece Mozambik’te kullanılmak üzere ayrıldığı vurgulanıyor. Yakın zamanda petrol üretiminin ciddi oranda azaldığı ancak kömür madenciliğinin çok hızlı bir şekilde artmaya başladığı Endonezya’da net kömür ihracatını 2000’den bu yana altı katına çıkarken hükümet, fosil yakıt sektörlerine arama çalışmalarını doğrudan destekleyen vergi kolaylıkları ve muafiyetleri sağlıyor.

TÜRKiYE’DE TEŞViKLER

Özetle veriler bir araya getirildiğinde dünyada teşviklerin kaldı­rılması adımları ile hız kesmeden uygulanmaya devam edildiği bir sürecin aynı anda yaşandığı söylenebilir. İlan edilen tarihler teşviklerin en azından gelişmiş ekonomiler açısından sonunun yaklaştığını gösterebilir. Türkiye’de ise kaldırmak bir yana teşvik­lere ne yazık ki yenileri ekleniyor. Türkiye’nin fosil yakıtlara dayalı enerji bileşimi, yenilenebilire yönelik politika eksikliğinden do­layı teşvikleri tek çıkar yol olarak öne sürüyor. Zira petrol ve do­ğalgaz açısından büyük oranda ithalata bağımlı olan Türkiye’de teşvikler yerli kömürde yoğunlaşıyor. Türkiye, ciddi miktarda lin­yit rezervine sahip olmakla birlikte enerji üretimi açısından çok daha verimli olan taş kömürü ihtiyacının %90’ını yine ithalatla karşılıyor.

Yakın zamanda yapılan araştırmalar Türkiye’deki kömür teşvik­lerine dair ciddi veriler sunuyor. Sevil Acar’ın EKOIQ dergisinin 56. sayısına verdiği röportajda belirttiği üzere, teşviklerin tahmini seviyesi kilowatt-saat başına 0,01-0,02 dolar aralığında. 2013 yı­lında kömür sektörüne sunulan toplam ölçülebilir teşvik mik­tarı 730 milyon dolar olarak belirlenirken, bu rakam taşkömürü endüstrisine Hazine’den yapılan doğrudan aktarımları, kömür kaynaklarının araştırılması için verilen teşvikleri, elektrik santral­larının iyileştirilmesini ve yoksul ailelere yapılan kömür yardımını kapsıyor. IMF’nin 2015 yılında ilan ettiği ülke bazındaki hesapla­malara göre 2013 yılı için Türkiye’deki fosil yakıt üretici ve tüke­tici teşvikleri, dışsal maliyetler de dahil olmak üzere, GSYH’nin %3,8’ine karşılık geliyordu. 31,2 milyar dolarlık bu miktarın 21,5 milyar dolarını kömür, 4,9 milyar dolarını doğalgaz, 4,8 milyar dolarını ise petrol teşvikleri ve dışsal maliyetleri oluşturuyor.

Eylül 2015’te OCI ve 350.org tarafından açıklanan “Türkiye’de Fo­sil Yakıt Üretimini Sübvanse Etmenin Maliyeti” raporuna göre ise sadece fosil yakıt üretici teşvikleri yılda 300 milyon ila 1,585 milyar dolar arasında. Bu rakama hakkında veri olmadığı için hesapla­namayan çeşitli teşvik türlerinin dahil edilmediğinin kaydedildiği raporda, ulusal teşviklerin yanı sıra uluslararası kamu finans kuru­luşlarının 2007 yılından bu yana Türkiye’deki üretici teşviklerine 5 milyar doların üzerinde katkı sağladığı vurgulanıyor.

Bu teşviklerin etkilerine dair Acar, teşviklerin ve dışsal maliyetle­rin göz ardı edilmesinden dolayı kömürden üretilen elektriğin yenilenebilir enerjiden daha ucuz olduğu yönünde yanlış bir al­gının oluştuğunu belirtiyor. Uluslararası Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü (IISD) tarafından Mart 2015’te yayımlanan “Türkiye’de Petrol ve doğalgaz açısından büyük oranda ithalata bağımlı olan Türkiye’de teşvikler yerli kömürde yoğunlaşıyor. Türkiye ciddi miktarda linyit rezervine sahip olmakla birlikte enerji üretimi açısından çok daha verimli olan taş kömürü ihtiyacının %90’ını yine ithalatla karşılıyor.

Kömür ve Yenilenebilir Enerji Teşvikleri” raporunda Acar, “2013 yılında Türkiye’nin milli gelirinin yaklaşık %0,1’ini oluşturan ve oran olarak düşük görülebilen bu teşviklerin ülkeyi kömüre bağ­lı teknik, kurumsal ve hukuki yapıya mahkum ettiğine ve yenile­nebilir enerjilerin gelişmesinin önünü tıkadığına” dikkat çekiyor. Dolayısıyla enerji maliyetlerine ileriki sayfalarda incelenecek dışsal maliyetler de dahil edilirse, rüzgar ve güneş enerjisinden elektrik üretmenin bugün bile kömürden daha ucuza mal ola­cağı rahatlıkla görülebilir.

TEŞVIKLERIKALDIRMANIN FAYDASI

Peki, bu teşvikleri kaldırma girişimleri başarıya ulaşırsa pratikteki karşılığı ne olacak? IMF’nin yukarıda alıntılanan raporuna göre enerjide küresel fosil yakıt teşviklerini ortadan kaldırmak, fosil yakıt kaynaklı emisyonların sebep olduğu ölümlerin oranını %50, karbon emisyonunu ise %20 dolayında azaltabilir. Sadece 2015’te enerji teşviklerinin kaldırılmasından elde edilecek gelir 2,9 trilyon dolar, yani küresel GSYH’nın %3,6’sı olarak hesaplan­mış. Bu kaynak sayesinde diğer vergileri azaltmaya ya da büyük enformel sektörlerin daha geniş mali enstrümanları kısıtladığı ülkelerde gelir tabanını güçlendirmeye yönelik büyük bir fırsat oluşuyor. Gelişmiş ekonomilerde kurumlar gelir vergisini yarıya indirecek ya da kamu sağlık harcamalarının dörtte birini karşıla­yacak oranda kaynak yaratabilirken, gelişmekte olan ülkelerde oluşacak kaynak, kurumlar gelir vergisi gelirlerinin ya da kamu sağlığı harcamalarının iki katına tekabül ediyor. Düşük gelirli ülkelerdeyse aynı miktar, kurumlar gelir vergisinin veya kamu sağlık harcamalarının 1,5 katına denk düşüyor. Mali ve çevresel kazançlardan daha yüksek enerji fiyatlarının tüketiciye maliyeti­ni çıkardıktan sonra reformdan oluşacak net kazanç, 1,8 trilyon dolar olarak hesaplanırken, mali kazançlar işgücü ve sermaye üzerinde büyümeyi artıracak vergi kesintilerine veya eğitim, sağlık, altyapı gibi alanlardaki yatırımlara harcanırsa oluşacak net kazanç çok daha fazla olabilir.

TÜRKİYE HALKI FOSİL YAKITLARIN MALİYETİNİ NASIL ÖDÜYOR?

Oil Change International ve küresel iklim hareketi 350. org’un 2015 Eylül ayında açıkladığı “Türkiye’de Fosil Yakıt Üretimini Sübvanse Etmenin Maliyeti” raporu, Türkiye’nin mevcut durumuna ve atılması gereken adımlara dair önemli tespitler ve öneriler barındırıyor. Raporda öne çıkan bazı bulgular şöyle:

  •  Türkiye’de fosil yakıt üreticilerine yıllık tahmini 300 milyon ila 1,585 milyar dolar arası teşvik sağlanıyor.
  •  2013’te sadece fosil yakıt arama çalışmalarına 500 milyon dolar civarında kamu kaynağı ayrıldı.
  •  Tespit edilen en büyük sürekli teşvik, taşkömürü işletmelerine sağlanan yıllık 250 milyon ila 400 milyon doların üzerindeki teşvikler.
  •  Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL) tarafından yapılan “Ödenmeyen Sağlık Faturası” raporunda Türkiye’de kömürün ortaya çıkardığı sağlık maliyetinin yıllık 2,9 ila 3,6 milyar euro arasında olduğu belirtiliyor.

KÖMÜRÜN HESAPLANMAYAN MALiYETi

En ucuz yakıt olarak tanımlanan kömür, bu tanımı piyasa fiyatından ve ekonomik verilerden alıyor. Oysa basit kâr-zarar dengelerinin ötesinde hayatın her alanına nüfuz eden ciddi etkileri hesaba katılmıyor. Ancak ekonomi literatüründe “negatif dışsallıklar” olarak adlandırılan bu maliyetler kendisini yerinden olma, ciddi hak ihlalleri, sosyal yapının bozulması, asit yağmurları, kaynakların kirlenmesi, sağlık sorunları ve iklim değişikliği dahil pek çok şekilde gösteriyor. Tam olarak hesaplanması son derece zor olan bu maliyetler aslında her canlılar tüm bir ekosistem tarafından ödeniyor. Sonuç olarak, burada dört ayrı alt başlıkla ele aldığımız bu maliyetler göz ardı edilerek gerçekleştirilen politika ve yatırım planlarının, herhangi bir şekilde sürdürülebilir bir gelecek vaat etmesi mümkün görünmüyor…

SOSYAL ETKİLER

Yapılan tüm araştırmalar ve çalışmalar, kömür madenleri ya da genel olarak madenlerin ciddi sosyal değişimlere neden oldu­ğunu gösteriyor. Çoğunlukla merkezden uzak yerlere konumla­nan madenler, istihdam artışı, yol ve okul yatırımları, ürün ve hiz­metlere daha kolay erişim imkanı sunabilir. Ancak öte yandan, fayda ve maliyetlerin adil dağıtılmamasıyla ciddi sosyal sorunlar da ortaya çıkabiliyor. Yerel nüfusun kendisine adil davranılmadığını hissetmesi sosyal gerilimleri tetikleyebiliyor; ekonomik gelir olarak alternatif bulunmuyorsa madenlerin çevresel etkilerinden ötürü geçim kaynaklarına yönelik tehdit oluşabi­liyor. Kırılgan bir konumda bulunan nüfus, karar alma sürecine dahil edilmezse çaresiz hissedebi­liyor.

Dünya Çevre Mevzuatı İttifakı (ELAW) madencilik projeleri ÇED’lerinin değerlendirilmesine yöne­lik 2010’da hazırladığı rehberde madenlerin sos­yal değerlere etkilerini şöyle sıralıyor:

Yerinden olma ve yeniden yerleşim: Toplulukla­rın yerinden edilmesinin ciddi bir çatışma kay­nağı olabileceğinin belirtildiği rehberde maden için büyük bir topluluğun yerinden edilip kendi tercih etmedikleri yerlere yerleştiklerine dair örnekler veriliyor. Evlerinin yanında topraklarını ve böylece geçim kaynaklarını kaybedebilen bu kişilerin yerleştikleri yerlerin de, çoğunlukla yeterli kaynağın olmadığı ya da madenin yakınlarında ve kay­nakların kirlendiği bölgeler olduğu belirtiliyor. Ayrıca yaşadığı toprakla derin bir kültürel ve tarihsel ilişkiye sahip yerli nüfusun, yerlerinden olmasıyla ciddi bir boşluğa düşebileceği kaydedili­yor.

Göç: Madenler çoğunlukla merkezden uzak yerlerde kurulurlar ve özellikle gelişmekte olan ülkeler için o bölgenin tek önemli gelir kaynağını oluşturur. Bu nedenle de farklı bölgelerden yoğun göç alıyor. ELAW rehberinde Endonezya’daki Grasberg madeni­nin nüfusunun 1973’te 1000’den azken, 1999’da yaklaşık 110 bine çıktığı hatırlatılıyor ve bu göçün bölgede daha önce yaşayanlar ile sonradan gelenler arasında toprak, su gibi kaynakların veya faydaların paylaşı­mı konusunda sorun oluşturabileceği belirtiliyor.

Temiz suya erişimin kesilmesi: Raporda su niteli­ği ve niceliğinin maden projelerinin en sorunlu sonucu olduğu belirtiliyor. Şirketlerin modern teknolojilerin çevre dostu maden uygulamaları sunacağı garantisi vermelerine rağmen geçmiş­teki madencilik aktivitelerinin çevre üzerindeki olumsuz etkilerinden ötürü yerel nüfusun yeni maden aktivitelerinden de kaygı duyduğu kay­dediliyor.

Kültürel kaynaklar üzerindeki etkisi: Madenci­lik faaliyetlerinin kültürel kaynaklar üzerindeki doğrudan etkileri, özellikle inşaat çalışmaların­dan kaynaklanırken, dolaylı etkileri toprak erozyonu ve maden sahası ile bölgeye artan ulaşımından kaynaklanıyor. Rehberde ayrıca madenlerin kutsal alanları, tarihi altyapıları ve doğal de­ğerleri etkileyebileceğinin de altı çiziliyor.

Halk sağlığı üzerindeki etkisi: Özellikle su, hava ve toprakta maden faaliyetlerinin etkileri ciddi biçimde görülebilir ve tüberküloz, astım, kronik bronşit ve mide bağır­sak hastalıklarında artış yaşanabili­yor. Madencilik yerel nüfusun hayat kalitesini, fiziksel, mental ve sosyal durumunu doğrudan ve kısa süre içinde etkileyebiliyor. Madencilerin varlığından ötürü bölgedeki kaynak­ların daha yoğun kullanımıyla ortaya çıkabilecek gıda güvenliği sorunu da sağlıksız beslemeye neden olabiliyor.

Ek olarak Fransız Jeoloji ve Maden Araştırma Bürosu’nun (BRGM) ma­denlerin çevresel etkilerini değer­lendirmek amacıyla yürüttüğü MI­NEO projesi kapsamında hazırladığı rapor da, varılan sonuçları dolaylı ve doğrudan etkiler olarak sınıflandırı­yor. Buna göre dolaylı etkiler arasın­da maden sahasındaki patlamalar so­nucunda oluşan şok ve titreşimlerin, ses ve toz kirliliğine, etraftaki meskun alanda bulunan yapıların çökmesine neden olabilmesi öne çıkıyor. Yerel nüfusun hayli bağımlı olabi­leceği hayvan hayatı da bundan etkilenebiliyor. Atık mineraller, maden sahasının ve barınma alanlarının inşası, yollar, enerji hat­ları, bölgeden karşılanan odun ve su ihtiyacı, geleneksel toprak sahipleriyle çıkar çatışmasına neden olabiliyor. Tarımsal alan, su, balık gibi yerel nüfusun için hayati olan kaynaklar tükenebiliyor. Bu da sağlık ve beslenme koşullarında kötüleşmeye ve dolayısıy­la daha düşük çalışma ve öğrenme kapasitesine neden olabilir.

Doğrudan etkilerin ise madenin işgücünün niteliğine, dışarıdan ya da bölgeden karşılanmasına ve etraftaki nüfusun ekonomik yapısı ile devlet bürokrasisiyle geçmiş ilişkilerine göre değişe­bileceği kaydediliyor. Maden, yerel nüfusun belli bir kısmı için ekonomik olarak çekici olabilir. Bu da onlara ve ailelerine ciddi bir gelir sağlayabiliyor. Ancak işgücünün madenlere kanalize ol­ması, hasat zamanı komşular arasındaki işbirliği gibi yerel top­lumlarda önem taşıyan geleneksel sorumlulukların aksamasına yol açabiliyor. Ya da madene yol yapımı, civardaki nüfus için olumlu ya da olumsuz etkilere neden olabilir. Ürün ve hizmetler alana daha kolay taşınabiliyor. Ancak bu, nüfusun bu ürünlere erişimi olacağı anlamına gelmeye­biliyor.

Bu olumsuz etkilerin sağlaması­nı, vakalarla ve saha röportajları ile gerçekleştirmek mümkün. Yeryüzü Derneği’nin Seyitömer, İskenderun, Aliağa ve Çanakkale’de termik sant­rallar çevresinde bulunan toplam 22 yerleşim yerinde (köy ve ilçede) ger­çekleştirdiği saha araştırmaları ciddi bir kaynak sunuyor. Haziran 2016’da yayımlanan “Türkiye’de Kömür Ya­tırımlarında İnsan Hakları İhlalleri” raporunda öne çıkan ihlallerse şöyle:

Mülkiyet Hakkı: Raporda yapılan mü­lakatlarla istimlakların çok düşük be­dellerle yapıldığı, toplu pazarlıklarla istimlak durumuna göre istihdam sözü alındığı ancak ilerleyen yıllarda özelleştirmelerle işten çıkarmalar yaşandığı aktarılıyor. Kömür yatırım­larında önceliğin insanların mülkiyet hakkına değil daima kömür yatırım­larına verildiği vurgulanırken “İstim­lak süreci bölgedeki bireylerin yaşamını olumsuz etkilemekte ve bu süreç ister istemez insanların topraklarını satmalarına neden oluyor. Sosyal yaşantının kömür yatırımlarından dolayı olumsuz etkilenmesi bölgedeki yaşayan insanların istimlakı tek kurtuluş yolu olarak görmelerine neden olmaktadır” deniyor.

Çalışma Hakkı: Yapılan saha araştırmalarının, uygulamaların ana­yasal bir hak olan çalışma hakkı ile çeliştiği ve “kömür yatırımı ile birlikte bölgede geçimini tarımla sağlayan bireylerin çalışma olanaklarının ellerinden alındığı” vurgulanıyor. Bir katılımcı, tar­lası için gerekli suyun kaynağının işletmenin içinde bulunduğu­nu ve oradan gelen yağlı su ile ürünlerinin öldüğünü belirtiyor. Özelleştirme sonrası toplu işten çıkarmalarla tarımın yerine is­tihdam olarak görülen termik santrallarda da çalışma şansının ortadan kalktığı hatırlatılıyor.

Sağlıklı Çevrede Yaşama Hakkı: Santralların çevreye etkilerinin sağlık açısından incelendiği bu maddede ise özelikle yakılan kömürden arta kalan küllerin havaya karıştığında yaşamı zorlaş­tırdığı belirtilirken bir katılımcı tarladan akşam eve “kül kedisi” gibi döndüğünü, evlerinin önüne bastıklarında iz çıktığını kaydediyor. Dahası termik santralın atık suyunun tarımsal amaçla kullanılmasından ötürü sağlık sorunlarının yaşandığı da dile ge­tiriliyor.

ÇEVRESEL ETKILER

Kömürün çıkarılmasından santralda yakılma sonrası oluşan atığın boşaltılması noktasına kadar her aşamada çevreye, tarım alanları­na ve su kaynaklarına ciddi zararları oluşabilir. Greenpeace’in “Kö­mürün Gerçek Maliyeti” (2008) raporunda, madencilik safhasının doğaya verdiği zararlar şu şekilde özetleniyor: “Madencilik geniş ölçekte orman tahribatına, toprak erozyonuna, su sıkıntısına, kir­liliğe, için için tüten kömür yangınlarına ve seragazlarının açığa çıkmasına neden olur. Devasa kazı çalışmaları toprağı çıplak bı­rakır, su seviyelerini düşürür, büyük atık dağları ortaya çıkarır ve çevrede bulunan köy ve kentleri toz parçacıkları ve döküntülerle kaplar. Madencilik bereketli toprakların erozyon yoluyla kaybına neden olur. Kaybedilen toprak, yakındaki su akıntılarına karışarak nehirleri tıkar ve su yaşamını baskılayarak zapt eder.” Kömürün ya­kılıp elektriğe dönüştürüldüğü termik santrallarda, özetle yakılma aşamasında ise baca emisyonları, soğutma suyu kullanımı ve kül çıkışı temel zararı oluşturan etmenler. Atık külün ancak bir kısmı oluşturulan barajlarda tutulurken, bunlar rüzgarın etkisiyle çevre­deki kaynaklara zarar verebilirler.

Söz konusu etkiler, bir taraftan santraldan çıkan baca emisyonla­rı ve küller ile maden çıkarma aşamasında oluşan kömür tozları; diğer taraftan özellikle su kullanımı ve tarımsal alanlar bağlamın­da kaynak çatışması şeklinde iki başlık şeklinde incelenebilir:

Baca Emisyonları, Küller ve Kömür Tozları

Öncelikle madencilik aşamasında ortaya çıkan kömür tozu hem sağlık hem de güvenlik açısından madenciler için ciddi riskler barındırıyor. İş sağlığı ve güvenliği uzmanı Ali Rıza Ergun’un uz­manlık tezine göre (2007) kömür tozu, kömürün kendisi ortam­dan uzaklaştırılsa dahi madenin tavan, taban ve yan duvarlarda birikiyor. Biriken bu tozlar grizu patlaması sonucu havalanıp toz bulutu oluşturarak patlayabilir ve grizu patlamalarının sonuçları­nı çok daha ağır hale getiriyor. Tarihteki en büyük maden kaza­larının çoğunun sebebi olarak kömür tozu patlamaları gösteri­liyor. Öte yandan sağlık açısında da kalp ve solunum yetmezliği sonucu ölüme neden olan silikozis ve görece seyri daha hafif olan ve akciğer fonksiyonunda az bir bozulmaya neden olan pnömokonyoz hastalıkları yaşanma olasılığı bulunuyor.

Kömürün yakılması aşamasında ise çevreye verilen zararlı mad­delerin başında havada asılı tanecik-parçacıklı madde (PM), kükürtdioksit (SO2), azotoksitler (NOx), karbondioksit (CO2) ve karbonmonoksit (CO) geliyor. Bunlara bacadan gaz halindeki atıklarla birlikte çıkan kül ve az miktarda da olsa ağır metaller (arsenik krom, kadmiyum kurşun, cıva, bakır, vanadyum, nikel, çinko, selenyum, antimon) ekleniyor. SO2 ve NOx havadaki suyla birleşerek asit yağmurlarına neden olur. Asit yağmuru ise çevre­deki yaşama dair ciddi zararlar oluşturuyor. Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Osman Karababa, “Kömür Raporu” başlıklı araştırma­da yer alan “Kömürle Çalışan Termik Santrallar ve Sağlık Etkileri” başlıklı makalesinde bu zararlara dair önemli ayrıntılar veriyor. Buna göre asit yağmurları “bitkilerin yapraklarının ölümüne, toprağın pH dengesini bozarak yetişen bitkilerin zarar görme­sine, toprak ekosisteminin uzun vadede bozulmasına, tarımsal üretimin azalmasına hatta tamamen sonlanmasına, insan yaşa­mının da hem sosyal hem de ekonomik olarak etkilenmesine neden olur.” Karababa ayrıca asit yağmurlarının binaların dış cephelerinde tahribat oluşturarak ömürlerini kısalttığını ve sık sık yenilenmeye ihtiyaç oluşturduğunu belirtiyor.

SO2 ve NOx gibi gazların kirletici etkileri daha çok yerel ölçekte görülürken C02 gazı atmosfere yayılır ve iklim değişikliğinin ana nedeni olarak görülüyor. Yine Kömür Raporu’nda yer alan makalesin­de Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Kurnaz, 1970’lerden bu yana belirlenen stan­dartlar sonucunda SO2 ve NOx gibi gazların çevreye yayılmasını engelleyen temiz kömür teknolojilerinin performanslarının arttığını ve fiyatlarının ucuzladığını belirtiyor. Ancak ülkemizde bu teknolojilerin Batı standartla­rındakine benzer bir yaygınlığa ulaşamayarak ciddi bir negatif dışsal etki kaynağı oluşturdu­ğunu kaydediyor.

Yakma işleminde oluşan ve bacadan gaz halindeki atıklarla birlikte çıkan küllerin önemli bir kısmı ise elektrostatik filtrelerle tutulur, kalanı atmosfere veriliyor. Tutulan küller suyla karıştırılarak taşınır ve kül barajı adı verilen depolarda tutuluyor. Ancak Türkiye’de bu depolarda tutulan kül miktarı da, filtre ünitelerinin yaygın olma­masından ötürü ciddi bir sorun kaynağı. Örneğin TÜİK’in yıllık yayımladığı “Termik Santral Su, Atıksu ve Atık İstatistikleri”ne göre termik santrallarda oluşan atığın 2003-2006 arası %79’u, 2010’da %65’i, 2012’de %67,4’ü ve en güncel veri olan 2014’te sadece %48,3’ü kül barajlarında depolanmıştı. Türkiye Erozyonla Müca­dele ve Ağaçlandırma Vakfı’nın (TEMA) Konya-Karapınar’da yapıl­ması planlanan kömür santrallarının oluşturacağı etkilere yönelik hazırladığı raporda, küllerin geri kalan kısmının büyük oranda rüzgar ile uçuşarak toprağa, suya ve gıda zinciri ile birlikte insan vücuduna karıştığının bilindiği belirtiliyor. Bu küllerin tarıma et­kisi konusunda en kapsamlı örnek olarak Soma’daki zeytinliklere dair yerel ve ulusal basında çıkan haberler incelenebilir. Dahası küller ciddi sağlık sorunlarına da neden oluyor. TEMA’nın raporu Konya-Karapınar’da yapılması planlanan termik santralların ölçeğine ve oluşacak küllere dair ciddi uyarılarda bulunuyor. Buna göre Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün ra­porları (2012), Karapınar’da bulunduğu açıklanan 1,83 milyar tonluk linyit rezervinin 30 yıllık ömrü boyunca, yıllık 5250 MW’lık bir güç ortaya çıkara­cağını belirtiyor. Türkiye’nin yerli ve ithal kömü­re bağlı kurulu gücünün Ağustos 2016 itibarıyla 16.622 MW olduğu düşünüldüğünde bu gücün büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir.

Bu potansiyelin karşılığında raporda, “30 yıl bo­yunca sürecek faaliyetin sonunda 5220 futbol sahasını 10 metre yükseklikte dolduracak kadar kül çıkacağı, uçuşan küllerin 3727 hektar (37,3 km2) tarım veya yaşam alanını doğrudan etkileye­ceği ve böylece Türkiye’nin buğday ambarı olarak tanımlanan bölgede ciddi bir risk oluşturulacağı” belirtiliyor.

Kaynaklar Çatışması

Özellikle açık maden ocakları, ilk aşamadan itibaren ekosisteme ciddi zararlar veriyor. Bu süreç boyunca önce toprağın üzerin­deki yeşil örtü tamamen yok edilir, ardından cevher içermeyen toprak kazınıyor ve nihayet cevher çıkartılıyor. Prof. Dr. Karababa, bu işlemlerin sonucunda oluşan devasa çukurlar ve ekosistem­deki çöküşten ötürü sel, toprak kayması, kuraklık gibi felaketle­rin; uzun vadede göçler ve çevre kirliliği (özellikle su ve toprak dolayısıyla da gıda) gibi insan sağlığını ciddi boyutta etkileyecek sorunların oluşabileceğini belirtiyor. Türkiye’deki linyit kömürü işletmelerinin bahsedilen süreci uygulayan açık maden ocağı biçiminde olduğu hesaba katıldığı oluşan zararın büyüklüğü daha net anlaşılabilir.

Yine TEMA’nın raporu maden ocaklarının tarım alanlarına et­kisine yönelik risklerine dair net veriler ortaya koyuyor. Kömür yatırımı ile 20 bin hektardan oluşan bir mera ve tarım alanının kömür ocağına dönüştürülmesi planlanıyor. Dolayısıyla bu alan içinde yaşayan, üretimini ve geçimini buradan sağlayan 5000’den fazla insanın yerinden olma ve geçim kaynağını kaybetme ih­timali öne çıkıyor. Dahası, raporda altı çizildiği üzere bu geniş alanın kazılmasıyla ortaya çıkacak yaklaşık 11,5 milyar m3 hacim­de ve 22 milyar ton ağırlıktaki toprak, başka bir tarım arazisinin üstüne dökülecek. Kömürlü, kükürtlü, asidik ve ağır metalli bir halde kazı alanlarında, dekapaj yığma sahalarına yeniden doldu­rulduğunda ve rüzgarlar ile diğer verimli tarım arazilerine doğru dağıldığında, sadece kömür rezervi üzerindeki değil etrafındaki tarım arazileri de büyük zarar görecek.

Konuya bir de su kaynakları üzerinden bakalım. Dünya Ekono­mik Forumu’nun 2015 tarihli “Küresel Riskler” raporu su krizi­ni dünyanın karşılaştığı en büyük risk olarak değerlendirmişti. Kömür faaliyetleri ise üretim sürecinin her aşamasında su kay­naklarına verebileceği zararlarla bu “riskin” artmasına neden olabiliyor. Örneğin Karapınar’da olduğu gibi eğer kömür, ye­raltı suyu seviyesinin altında olursa güvenlik açısından su kay­naklarının tamamen çekilmesi yani bölgenin susuzlaştırılması gerekir; aksi durumda ocaklara su basması kaynaklı felaketler yaşanabiliyor. Santrallarda kömürün soğutulması için kullanılan su miktarı da tek başına ciddi bir kaynak tüketimi oluşturuyor. TÜİK verilerine göre 2014 yılında termik santrallar tarafından %98’i denizden olmak üzere 6,5 milyar m3 su çekildi ve top­lam suyun %98’i (6,4 milyar m3) soğutma suyu olarak kullanıldı (2010’da 4,2 milyar m3 su çekilmişti). Kömürü “yıkamak” için ih­tiyaç duyulan bu büyük su miktarı sonucunda termik santralla­rın bulunduğu bölgelerde çoğunlukla su sıkıntısının yaşandığı da biliniyor.

Yine Karapınar örneğinde, iklim değişikliği, sulu tarım gibi se­beplerle su varlığının hızla azaldığı ve artık baraj yapılabilecek akarsu ve göl kalmadığı ya da denize uzaklık gibi nedenler göz önüne alınırsa; kurulacak bir termik santral işletmesinin soğut­mada kullanabileceği tek su kaynağı olarak elde yeraltı suyu kalabiliyor. TEMA, bu tüketimin de bölgede kurulacak santrallar için Karaman-Ereğli-Karapınar bölgesindeki bütün yeraltı suyu­nun çekilmesi anlamına geldiğini belirtiyor.

 

SAĞLIK ETKiLERi

Madencilerin maden içindeki koşullardan ötürü yaşadıkları sağlık sorunlarının yanında esas yaygın etkiler kömürle çalışan termik santralların neden olduğu hava kirliliği sonucu oluşuyor. Santrallar havaya büyük miktarlarda parçacıklı madde (PM), kü­kürtdioksit (SO2) ve dolaylı olarak ozon oluşumuna neden olan azotoksit (NOx) salıyor. Bunlardan özellikle PM ve ozon, sağlık açısından en endişe verenler.

Kömür temelli hava kirliliğinin en ağır bedelini ise gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkeler ödüyor. Örneğin Greenpeace’in kömürün Endonezya’daki insani maliyetine odaklandığı raporu ülkedeki mevcut kömür yakılan termik santralların her yıl yaklaşık 6500 erken ölüme neden olduğunu 1000 MW üzeri yapılacak her yeni santralın her yıl 600 erken ölüme daha neden olacağının öngörüldüğünü belirtiyor.

Avrupa merkezli bir sivil toplum kuruluşu olan Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL) tarafından kömürle çalışan termik santralların etki­lerini değerlendirmek amacıyla hazırlanan “Ödenmeyen Sağlık Faturası”, konuyu bütün ayrıntılarıyla değerlendiriyor. Buna göre söz konusu kirleticilere uzun süreli maruz kalmak; bronşit, amfi­zem ve akciğer kanseri gibi kronik solunum hastalıklarına ve kalp krizi, konjestif kalp yetmezliği ve kardiyak aritmileri gibi kalp-damar hastalıklarına yol açıyor. Çocuklar, yaşlılar ve önceden hastalığı olanlar bu sağlık etkilerine karşı daha hassaslar. Yine rapora göre kömürlü termik santrallardan salınan baca gazı için­de kalıcı organik kirleticiler (POP’lar) ve cıva gibi ağır metaller de bulunuyor. Bunlar ya solunum yoluyla doğrudan ya da besin ve su yoluyla dolayı olarak insan bedenine geçebiliyor. Rapora göre, cıvaya yoğun miktarda maruz kalındığında çocuklarda bi­lişsel gelişim olumsuz etkilenebiliyor; fetüsün hayati organların­da geri dönüşü olmayan zararlar meydana gelebiliyor.

Yakma işlemi sonucunda oluşan küllerin, doğrudan olumsuz etkileri de saptanmış durumda. Ege Üniversitesi Nükleer Bilim­ler Enstitüsü’nün daha 1992 yılında ortaya koyduğu araştırmalar sonucunda, Yatağan’ın 50 köyünden 34’ünde radyasyon mikta­rının insan sağlığının kabul edebileceği sınırların çok üzerinde olduğu belirlenmişti. Küllerin uçuşmasını engellemek adına kül dağlarının sulanması ciddi fayda sağlasa da, bu yöntemin de kül­lerin içinde bulunan çeşitli maddelerin yeraltı sularına karışma­sını, böylece besin zinciri üzerinden hayvan ve insanların zarar görebileceği de belirtiliyor.

Greenpeace’in “Kömürün Gerçek Maliyeti” (2008) raporu ayrıca yakılan kömür atıklarının, zehirli ve çoğunlukla kurşun, arsenik ve kadmiyum ihtiva etmeleri nedeniyle zehirlenmelere, böbrek hastalıklarına ve kansere neden olduğunu kaydediyor. Rapora göre asidik maden drenajı (AMD) toprağa zarar veriyor ve içme suyunu tehlikeli bir hale getirerek insan sağlığı üzerinde uzun vadeli olumsuz sonuçlar oluşturuyor.

HEAL tarafından hazırlanan rapor aynı zamanda, söz konusu et­kilerin ekonomik sonuçlarını inceleyen ilk kapsamlı araştırma olarak öne çıkıyor. 27 AB ülkesinde bir yılda 18 bin 200’den fazla erken ölüm ve dört milyonun üzerine çalışma günü kaybı ya­şandığını gösteren rapor sağlık, etkilerinin maliyetinin yılda 42,8 milyar euroya ulaşabileceğini gösteriyor. Rapor ayrıca bu verile­re Sırbistan, Hırvatistan ve Türkiye’deki kömür santrallarında olu­şan emisyonları da katınca erken ölümün 23 bin 300’e, toplam maliyetin yıllık 54,7 milyar euroya çıktığını kaydediyor.

Kömür temelli hava kirliliğinin en ağır bedelini ise gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkeler ödüyor. Örneğin Greenpeace’in kömürün Endonezya’daki insani maliyetine odaklandığı 2015 ta­rihli raporu ülkedeki mevcut kömür yakılan termik santralların her yıl yaklaşık 6500 erken ölüme neden olduğunu 1000 MW üzeri yapılacak her yeni santralın her yıl 600 erken ölüme daha neden olacağının öngörüldüğünü belirtiyor.

Dahası HEAL, WWF-Avrupa Politikalar Ofisi ve Avrupa İklim Ey­lem Ağı (CAN-Avrupa) tarafından hazırlanan “Avrupa’nın Kara Bulutu” raporu da konunun farklı bir açısını, yani kömürlü ter­mik santralların AB çapında neden olduğu uzun mesafeli etki­leri de ilk defa ele alıyor. “Atmosfer CO2’nin nerede salındığını önemsemez ve bütün dünyaya adil olarak dağıtır. Kömür yakıtlı termik santralların saldığı hava kirleticiler ise küresel olarak ya­yılmasa bile yüzlerce kilometre seyahat edebilirler” cümlele­riyle başlayan rapor sadece Almanya ve Polonya’daki kömür santrallarının diğer ülkelerde 7000’den fazla erken ölüme ne­den olduğunu belirtiyor. Hollanda 200, Romanya 1600, Birleşik Krallık 1300, Çek Cumhuriyeti ise diğer ülkelerde gerçekleşen 1300 ölümden sorumlu. En büyük zararı gören ülke olarak da Fransa öne çıkıyor. Almanya, Birleşik Krallık, Polonya, İspanya ve Çek Cumhuriyeti’ndeki kömür santralları Fransa’da 1200 erken ölüme neden oluyor. Polonya’nın etkileri bu ulus ötesi sonuçları çok iyi anlatıyor. AB’deki en büyük zararı veren ülke olan Polon­ya’daki santrallar 2013’te 5800 erken ölüme neden oldu. Bunun sadece %20’si (1100) ülke içindeydi. Geri kalan 4700 ölüm başta Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan gibi ülkelerde yaşandı. Hatta İtalya, Yunanistan ve Fransa kendi ülkelerindeki santralların neden olduğu ölümlerden daha fazlasını Polonya’nın santralla­rından ötürü yaşadı. Raporda ayrıca Birleşik Krallık’ın planlanan kömürü devreden çıkarma girişimi sayesinde ülke içi ve dışında yaklaşık 2900 insanın hayatının kurtarılabileceği ve 4 ila 7,7 mil­yar euro arasında yıllık sağlık masrafından tasarruf edilebileceği belirtiliyor.

 

İŞITME KAYBINDAN LEPTOSPIROZ’A MADENCILIK HASTALIKLARI

Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen Türkiye’de İşyerlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Koşullarının İyileştirilmesi Projesi (İSGİP) kapsamında hazırlanan rehbere göre madencilik sektöründe en sık karşılaşılan meslek hastalıkları şöyle sıralanıyor:

  •  Gürültü kaynaklı işitme kaybı
  •  Titreşim kaynaklı beyaz parmak sendromu, karpal tünel sendromu, tüm vücut vibrasyonunun neden olduğu hastalıklar dahil bel rahatsızlıkları, epikonilit ve bursiti de içeren kas iskelet sistemi rahatsızlıkları
  •  Asbestin neden olduğu hastalıklar dahil tozdan kaynaklanan meslek hastalıkları
  •  Mesleki cilt hastalıkları
  •  Mesleki astım
  •  Mesleki kanser
  •  Tetanoz
  •  Madenci nistagmusu
  •  Leptospiroz (Weil hastalığı)

 

Akıl Sağlığımıza da Zararlı

Sözkonusu rapora göre, fiziksel sağlık sorunlarının yanı sıra be­lirtildiği gibi madencilik sektöründekiler ciddi akıl sağlığı sorun­larıyla da boğuşmakta. Uluslararası denetleme şirketi PwC’nin Avustralya için işyerlerindeki akıl sağlığının maliyetini incelediği rapora göre; maden endüstrisinde çalışanların %22,7’sinin akli hastalığı var, %12,1’i madde kullanıyor, %16,7’sinin anksiyete du­rumu var ve %3’ünün depresyon gibi afektif durumu söz konusu. NSW Mineral Council’ın “Akıl Sağlığı ve NSW Mineral Endüstrisi” yazısına göre de 5777 çalışan 12 aylık süreç içerisinde en çok görülen akıl hastalığı olan anksiyete bozukluğunu, yaklaşık 2500 çalışan depresyonu ve 2000’den fazla çalışan ise madde kullanı­mı bozukluğunu yaşamış.

Türkiye’deki sağlık etkilerinin değerlendirilmesi konusunda HEAL, AB için kullandığı yöntemle Türkiye özelinde yine aynı başlıklı bir rapor yayımladı. Buna göre Türkiye’de halen çalışan termik santralların sağlık maliyeti, en az 2876 erken ölüm, 637 bin 643 yitirilen işgünü ve 3,6 milyar euro olarak hesaplandı. Da­hası Greenpeace’in “Sessiz Katil” raporu da Türkiye’de sadece 2010 yılında kömürlü termik santralların yarattığı kirlilik nede­niyle hava kirliliğine maruz kalan kişilerin ömrünün yaklaşık 79 bin saat (kabaca 10 yıl) kısaldığını vurguluyor.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ:  KÖMÜR, OLAĞAN ŞÜPHELİ

Günümüzün en ciddi varoluşsal tehdidi iklim değişikliğini oluş­turan nedenlerin arkasında karbon salımları başat rol oynuyor. Karbondioksit salımlarının en büyük kaynağı olaraksa kömür öne çıkıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) 2015 istatistik­lerine göre kömür 2013 yılında toplam birincil enerji arzında %29’luk bir paya sahip olmasına rağmen enerji birim başına sa­hip olduğu yüksek karbonlu içerikten ötürü küresel CO2 salım­larının %46’sından sorumlu. (Kömür, birincil enerji arzında %31 ile en büyük paya sahip doğalgaza göre, emisyon yoğunluğu bakımından ortalama iki katı etkiye sahip.)

Başta Hindistan ve Çin gibi gelişmekte olan ülkelerin enerji ter­cihleri kömürün bu etkisinde 2000’lerin başından bu yana ciddi bir rol oynadı. Zira IEA’in istatistiklerine göre 1980’lerin sonundan 2000’lerin başına kadar petrol ve kömür %40 civarında benzer oranda CO2 salımlarından sorumluyken (kömür birkaç puan­la petrolün üstünde olmakla birlikte), bu tablo 2002’den sonra ciddi biçimde değişti. Gelişmekte olan ülkelerin artan enerji tü­ketimi sonucunda kömürün de CO2 emisyonunda 2002’de %40 olan payı 2013’te %46’ya yükseldi. Petrolünki ise %39’dan %33’e inerken doğalgaz %20 civarında sabit kaldı.

CO2 salımlarına sektör bazında bakıldığında elektrik ve ısı üreti­minin %42 ile (%23’lük paya sahip taşımanın ardından) açık ara en büyük paya sahip olduğunu ve bu üretimin de %72 oranında kömürden karşılandığını görüyoruz. Avustralya, Çin, Hindistan, Polonya ve Güney Afrika gibi elektrik ve ısı üretiminin üçte iki­sinden fazlasını kömürden karşılayan ülkeler bu ciddi kömür tü­ketiminden büyük oranda sorumlu durumda.

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi tarafından ha­zırlanan “Kömür Raporu”nda, Dr. Ümit Şahin tarafından kaleme alınan “Türkiye’nin Enerji ve İklim Politikalarında Kömürün Yeri” makalesinde sunulan veriler, kömürün diğer enerji kaynaklarına göre ne denli yüksek seragazı emisyonuna neden ol­duğunu gösteriyor. Buna göre, “Kömür yakılması sonucunda, ortalama bir termik santralda, üretilen her bir kWh elektrik başına yaşam döngüsü boyunca yaklaşık 1000 gram CO2 eşdeğeri seragazı atmos­fere salınır. Bu miktar yüksek emisyonlu sistemlerde 1500 gramı aşmakta, en ve­rimli termik santrallarda ise 750 gram se­viyelerine düşebilmektedir. Doğalgazdan elektrik üretilmesinde bu miktar ortalama olarak yaklaşık 500 gram olup, en verimli santrallarda 350 gram kadardır. Yenilene­bilir enerji santrallarında ise seragazı salım düzeyleri yaşam döngüsü boyunca her bir kWh elektrik başına 5 ile 50 gram arasında değişir (rüzgar için 10-20 gram, fotovolta­ik güneş panelleri için 35-50 gram). Yani en verimli kömür santralının neden oldu­ğu seragazı emisyonları, tüm yaşam döngüsünde bir doğalgaz santralının yaklaşık iki katı, rüzgar santralının ise yaklaşık 75 katı daha fazladır.”

Kömürün CO2 salımlarındaki bu ciddi rolü iklim değişikliğinde bugün gelinen vahim noktayı ve artan küresel sıcaklık seviyesini açıklıyor. Öncelikle insan faaliyetlerinden kaynaklanan seragazı salımının başlangıcı kabul edilen Sanayi Devrimi’nden bu yana küresel sıcaklığın arttığını hatırlatmak gerekiyor. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), 2013 yılındaki yayımladığı 5. Değerlendirme Raporu’nda 1880-2012 yılları arasında yeryü­zünün ortalama sıcaklığının 0,85°C derece arttığını ilan etmişti. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü (GISS) ise sıcaklığın 1880’den bu yana 0,8°C arttığını, bu sıcaklık artışının üçte ikisinin 1975’ten bu yana ya­şandığın belirtmişti. Enstitü ayrıca geçen Mayıs ayında 2016’nın 1880’den bu yana en sıcak yıl olacağını ilan etmişti. ABD Hava­cılık ve Uzay Dairesi (NASA) ise, geçen Temmuz ayının dünya tarihinde ölçülen en sıcak ay olduğunu açıkladı.

Kömür Rezervlerinin %88’i Yerin Altında Kalmalı

 

Etkisi dünyanın pek çok bölgesinde doğrudan hissedilen iklim değişikliği ve artan küresel ısınma uluslararası alanda politika değişikliğine yönelik yeni bir ihtiyaç do­ğurmuştu. 2010’da Meksika-Cancun’da­ki BM İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP16) küresel sıcaklık artışı için azami 2°C limiti belirlenmiş ve bu hedef doğ­rultusunda devletlerin acil adım atması gerektiği belirtilmişti. Takip eden yıllar­daki İklim Konferanslarında bu vurgu hatırlatılırken 2015 Paris İklim Zirvesi’nde bu hedef tarafların sıcaklık artışını 1,5°C’de tutmak üzere çaba harcaması gerektiği şeklinde metne girmişti.

Ancak bu hedefin tutturulabilmesi iklim değişikliğinin en önemli kaynağı kömür politikalarında ciddi bir değişim gerekti­riyor. Bilimsel veriler bu değişim ihtiya­cını çok net kanıtlıyor. IPCC tarafından yapılan ve “Kömür Raporu”nda Şahin tarafından aktarılan hesaplamaya göre, küresel ısınmayı 2°C’nin altında tutmak için insanlar tarafından atmosfere sa­lınabilecek CO2 miktarı, yani toplam “karbon bütçesi” Sanayi Devrimi’nden (1750’den) itibaren 2900 gigaton CO2 (GtCO2) yani 2,9 trilyon ton olarak belirlendi. Bu bütçenin 1900 GtCO2’si yani %65’i ise 2011 yılına kadar çoktan tüketildi. Şahin, 2012’de yıllık küresel toplam emisyon düzeyinin 54 GtCO2 olduğunu, dolayısıyla karbon emisyonları mevcut düzeyde devam ederse kalan yaklaşık 1000 GtCO2 eşdeğerinin 2030’larda salınmış ola­cağı hesabını aktarıyor. Halihazırda kalan 1000 GtCO2 eşdeğeri miktarın karşısında ise 3863 GtCO2’lik küresel fosil yakıt rezer­vi bulunuyor. Bu rezervin ise 2191 GtCO2’sini tek başına kömür rezervi oluşturuyor. Dolayısıyla mevcut toplam rezervin en az dörtte üçünün, kömürünse diğer rezervlere göre daha da büyük kısmının yerin altında kalması gerekiyor. Christophe McGlade ve Paul Ekins’ın Nature dergisinde Ocak 2015’te yayımlanan ma­kalesi kömür için bu oranı %88 olarak belirtiyor (Doğalgaz re­zervleri için %52, petrol içinse %35 oranı belirlenmiş).

Ancak planlanan yeni santral ve maden faaliyetleri, bu tartışma­ların Türkiye’deki karar alıcılarına henüz ulaşmadığını gösteriyor. Genel bir tablo sunmak adına, IEA’in en güncel verilerine göre 2013’te Türkiye’nin birincil enerjisinin yaklaşık %88’ini fosil yakıt­lar oluştururken bu oranın %28’i kömür, %32’si gaz ve geri kalanı petroldü. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun raporuna göre

İse 2015 yılında elektrik üretiminin %28’i kömürden (%12,83 taş kömürü ve linyit, %15,22’si ithal kömür) karşılanmıştı. Bu yüksek oranın arkasında artan kömür arama çalışmalarının ciddi bir rolü var. Türkiye 1985’te ara verilen kömür arama çalışmalarına 2005 yılından itibaren tekrar başlamış, bilinen 8,3 milyar ton linyit re­zervinin üzerine 2005-2014 yılları arasında 7,21 milyar ton yeni linyit rezervi tespit edilmişti. Bunun da doğal karşılığı seragazı salımlarına yansıdı.

Yine “Kömür Raporu”nda Ümit Şahin tarafından aktarılan veri­lere göre Türkiye 2013 yılında 459 MtCO2e ile küresel seragazı emisyonlarının %0,94’ünü üretti. Tarihsel olarak birikmiş küresel emisyonlarının %0,4’ünden sorumlu olan Türkiye’de kişi başına düşen emisyonlar ise 6,04 ton olarak hesaplanıyor. Daha çarpıcı olan, Türkiye’nin toplam yıllık emisyonları 1990-2013 arasında %110,4 oranında, kişi başına düşen emisyonları ise %53 oranında artırmasıydı. Bu artış Türkiye’yi dünya sıralamasında ilk 20 arasına, OECD ülkeleri arasında ise zirveye yerleştirdi.

Paris İklim Zirvesi için devletlerin karbon nötr ekonomi yolunda­ki hedeflerini açıkladığı Ulusal Katkı Niyet Beyanı (INDC) kapsa­mında Türkiye beklentilerin altında bir yol ilan etti. Şahin, Türkiye resmi beyanına göre mevcut politikalarla 2030’da toplam emis­yonu 1175 MtCO2e’ye çıkacağını, yani 2013’e göre iki katın çok üzerinde (%155) artış göstereceğini kaydediyor. Şahin, INDC’de belirtilen referans senaryoya göre %21 azaltım hedefi (2030’da emisyonları 929 MtCO2e’de tutmak) başarılsa dahi, artış miktarı­nın yine iki katından fazla olacağını belirtiyor.

Dahası, yapımı planlanan 70’ten fazla yeni kömürlü termik sant­ral, Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadele kapsamında ger­çekçi bir adım atmasının önünde engel teşkil ediyor. Bu engeli de veriler ortaya koyuyor. İklim ve enerji uzmanı Önder Algedik tarafından hazırlanan “Kömür ve İklim Değişikliği 2016” raporu Türkiye’nin 2030 yılı için taahhüt ettiği salımların 2014 yılından 461 milyon ton daha fazla olduğunu ortaya koyuyor ve bu ar­tışın neredeyse yarısının kömür santrallarından kaynaklanacağı öngörüsünde bulunuyor. Rapor, ayrıca Türkiye’nin ekonomisini karbon yoğun hale getirmek için sınırları zorladığını da kanıt­ lıyor. Zira TEİAŞ’ın 2026’ya kadar 24,9 GW toplam trafo kapasi­tesine rağmen sadece aday kömür santrallarının 29 GW üretim kapasitesine sahip. Yani trafolar planlanan termik santrallerin üretimini bile karşılamazken, rüzgar, güneş ya da başka bir kay­nağa hiç yer kalmıyor.

Oysa Türkiye iklim değişikliğine yol açan kömür yakıtlı elektrik üretimini artırmayı planlarken Akdeniz bölgesinin gelecekte ik­lim değişikliğinin en yoğun yaşanacağı yerlerden birisi olacağı biliniyor. OCI ve 350.org’un açıkladığı “Türkiye’de Fosil Yakıt Üre­timini Sübvanse Etmenin Maliyeti” raporu “Türkiye için yapılan hassasiyet değerlendirmelerinin iklim değişikliğinin sel ve he­yelan riskinin yükselmesine, kuraklıkların ve sıcak hava dönem­lerinin yoğunluğunu ve süresini artırmak suretiyle su kıtlığına ve kıyı bölgelerini tehdit eden deniz seviyesi yükselmelerine sebep olabileceğini gösterdiğini” aktarıyor.

Başka Bir Kalkınma Mümkün

Peki, artan kömür yatırımlarının dışında Türkiye’nin kalkın­masını sürdürürken enerji talebini iklim dostu projelerle kar­şılamanın bir yolu yok mu? Prof. Dr. Erinç Yeldan ve Doç. Dr. Ebru Voyvoda tarafından İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) ve WWF-Türkiye işbirliğinde hazırlanan Ekim 2015 tarihli “Türkiye için Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri” raporu bu soruya farklı bir yanıt vermişti. Raporda öncelikle Türkiye’nin büyüme senaryosu hesaplanıyor ve Türkiye’nin resmi programında büyüme oranı %5 iken, rapor için hazırlanan “baz patika senaryosu”na göre %3,45’lik büyüme öngörülüyor. Analizler de bu ikinci oran üzerinden yapılıyor ve üçüncü bir büyüme senaryosu olarak “iklim değişikliği paketi” hesaplanıyor. Bu pa­kette üç temel araç yer alıyor: Karbon vergisi, vergiden elde edilecek gelirin yenilebilir kaynaklardan enerji üretimi için kullanılmasını sağlayacak yenilenebilir enerji yatırım fonu ve enerji verimliliği projeleri. Karbon vergisinin 2030 yılına gelin­diğinde GSYH’nin %1,2’si oranında toplanması öngörülüyor. Bu paket uygulanırsa, baz patika senaryosuna göre 2020’ye kadar büyüme %0,7 daha düşük bir oranda gerçekleşecek. Ancak bu fark 2025 yılından sonra azalacak, 2030’daysa tamamen ortadan kalkacak. Dolayısıyla uzun vadede Türkiye ekonomisi kayıpsız büyürken yenilenebilir enerji kaynaklarıyla dönüşmüş bir eko­nomi kimliği kazanacak. Dahası bu paket uygulandığı takdir­de yıllık karbondioksit emisyonları 2030’da baz patikanın %23, resmi politikaların %40 altında gerçekleşecek. Ayrıca doğalgaz ve kömürden güneş ve rüzgara doğru ciddi bir geçiş yaşana­cak. Bu geçiş ile referans senaryoya göre kömür ithalatında %25, doğalgaz ithalatında ise %35 oranında düşüş sağlanacağı öngörülüyor. Rüzgar ve güneşin elektrik üretimindeki payının %44’e ulaşacağı ve bu artış sonucunda, kömür, doğalgaz ve hidroelektriğin elektrik üretimindeki paylarında düşüş olacağı gözlemleniyor. Başka bir kalkınma mümkün görünüyor, tabii ciddi politika değişiklikleriyle…

“BiR DE GENÇLER HAREKETE GEÇERSE…”

Kömürden Kaçış’ın bir başka önemli nedeni de, sivil toplum baskısı. Dünyanın her tarafında, gerek <iklim değişikliği, gerek hava kirliliği ve sağlık sorunları nedeniyle kömüre ve termik santrallere karşı giderek yükselen bir yurttaş baskısı oluşuyor. Ülkemizde de durum çok farklı değil. 350.org’dan Cansın Leylim Ilgaz Türkiye’de kömür karşıtı hareketlerin genel profilini çiziyor, atılması gereken adımları ve STK’lara düşen rolleri anlatıyor.

 

Türkiye’deki kömür madeni-santralı direniş hareketlerine dair gözlemleriniz, saptamalarınız nelerdir? Hangi bölgeler, hangi dürtü ve motivasyonla harekete geçiyor. Bu hareket­lere katılımın yapısına dair ne söyleyebiliriz? Bölgesel farklar var mıdır?

Türkiye’de madencilik eskiden beri en riskli iş grubu olarak var olsa da, madenler ve santrallara tepkiler bölgelere göre çok farklı olabiliyor. Örneğin Bartın Amasra’da madene istihdam nedeniyle sıcak bakılırken, kurulması planlanan termik santra­la tepki çok büyük. Çevre köylerin hepsi termik santrala karşı, karşıtlığını vurgulamayan azınlık ise madendeki, santralların in­şaatındaki işlerini kaybetme korkusundan mustarip. Öte yandan Soma’da santrala karşı çıkan da çok var, şirket tarafından sant­ralda iş vaadi ile ikna edilmiş, madende yerin altında güvenliksiz çalışmaktansa, adeta bir fabrikaymışçasına istihdam imkanı gibi yanlış lanse edilen santrallarda çalışma umudu ile kurulmasını isteyenler de var. Oysa Amasra’da ve Çanakkale’de görüldüğü üzere inşaatlarda çalışan Çinli işçiler oluyor. Santrallar kamuo­yuna sunulduğu kadar istihdam imkanı sunmuyor. Aliağa’daki mevcut ve kurulması planlanan santrallara karşı mücadele ise özellikle turizm cenneti çevre bölgelerden geliyor. Santralla­rın dumanına maruz kalan Foçalılar, Aliağa’nın çevre belediye başkanlarının da desteklediği mücadelelerine geniş düzeyde devam ediyor. Sadece santralların kendisine değil, endüstriyel atık bölgelerinin, santral atıklarının, kömür tozunun depolandığı cüruf alanlarının da Foça ormanlarının ortasında açık bir yara gibi büyümesine karşı çıkıyorlar. Her fırsatta kömürün insan kay­naklı iklim değişikliğine etkisini vurguluyorlar. İskenderun’da ise kömür kaynaklı sağlık sorunları çok ciddi bir endişe olarak orta­ya çıkıyor. Mücadele de bunun üzerinden şekilleniyor. Hukuki süreçlerin takipçisi olmakla kalmayıp, aktif olarak planlanan ve var olan santrallara dava açarak mücadele ediyor, bir yandan da kömürlü termik santralların çevrelerine verdiği yıkıcı sağlık etki­sinin verilerle Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanması için uğraş veriyorlar. Yani Türkiye’de mücadele veren topluluklar konuyu her açıdan takip ediyor ve “buraya yapılmasın da ne olursa olsun” demeden, ülkenin hiçbir yerinde, gezegenin hiçbir yerinde kömürün bir enerji kaynağı olarak kullanılmaması için seslerini yükseltiyor.

Kömür mücadelesi dünyada olduğu gibi Türkiye’de on yılla­ra yayılan köklü bir gelenek neredeyse. Geçmişten bugüne alınan dersler ya da günümüz mücadelesine fayda sağlayan tecrübeler neler olabilir?

1994 yılında Aliağa’da ilk termik santral kurulması gündeme gel­diğinde 50 bin İzmirli 60 km boyunca el ele tutuşarak bir insan zinciri oluşturmuştu. Termik santralın yapımı önlendi fakat en­düstriyel bölgenin kurulması ve şu anki duruma varış engelle­nemedi. Tek bir şirketin tek bir santral planından ziyade, devlet politikası olarak kömürün kullanılması mücadele için önümüz­deki en büyük engel. Belediye başkanları cüruf alanlarına karşı protestolarda en önde yer alabiliyor. Fakat aynı bölgede izinler de onlardan çıkıyor. O bölgelerin suyuna salınan zehir için, atığı­nın boşaltılması için verilen izinler de aynı kişilerden ise o zaman onlardan beklentimiz sadece eylemlerde omuzdaşlık gösterme­leri değil. Bunları da eylemlerden sonra mücadele bileşenleri kendi arasında değerlendiriyor. Hep daha fazla insanı mücade­leye dahil etmenin yolları aranıyor.

Hedef kitlemiz kim? Kimi neye ikna etmeye çalışıyoruz? Halk olarak biz bunu istemiyoruz, devleti biz oluşturuyoruz dediği­mizde ÇED toplantılarında sesimizi duyurabiliyor muyuz? Ra­porlarına geçiyor mu? Konuştuğumuz sözleri gerek ana akım gerek alternatif medya kanalları ile muhataplarına duyurabiliyor muyuz? İş vaadi ile kandırılan insanlarla düzenli bir iletişim kura­rak derdimizi anlatabiliyor muyuz? Bu soruların cevaplarını arar­ken derslerimizi de almış oluyoruz.

STK’ların bu hareketlerdeki rolünü nasıl değerlendirirsiniz, olumlu ve varsa olumsuz-eksik taraflarıyla?

STK’lar dediğimizde eğer ulusal ve uluslararası çevre hareketlerinden bahsediyorsak, en olumlu tarafının Türkiye’deki yerel mücadeleleri küresel bağlamın içine alması ve bu izolasyon ha­linden bir nebze de olsa uzaklaştırması benim kişisel kanaatim. Bu da iklim değişikliği anlatısı ile oluyor. Asgari müştereğimiz; iklim değişikliği hepimizi etkiliyor. Kömür de diğer fosil yakıtlar gibi insan kaynaklı iklim değişikliğinin en büyük sebebi. Sağlık, tarım, turizm, balıkçılık kömürlü termik santralların çevrelerine saçtığı kül ve kirlilik nedeniyle çevredeki halkın doğrudan et­kilendiği konular. STK’lar, aynı konuların iklim değişikliği ile de ayrıca geri döndürülemez şekilde etkileneceğinin altını çiziyor, çözüm için önerileriyle, alternatif senaryolarıyla geliyor. Yöre halkının mücadelesinin ulusal düzeyde yankı bulmasına önayak olabiliyor. Hukuki, bilimsel konularla ilgili bilgi beslemesi yapa­biliyor. İhtiyaç duyulan konularla ilgili atölyeler, tecrübe payla­şımları yapabiliyor.

STK’lar çoğunlukla sınırlı kapasite ile birçok konuda çalışma yürütüyor. Yerel hareketlerin mücadelelerinde başrolü kısa bir süreliğine alıp, oranın mücadele konusuna dikkat çekmeyi ba­şarabilse de, o bölgeden çıktığında yerel hareketin mücadele motivasyonunda ciddi bir düşüş, terk edilmişlik hissi yaşanabili­yor. Beklentileri karşılıklı olarak, omuzdaşlığın başından itibaren doğru belirlemek ve sınırlı olan kapasiteyi ihtiyaç duyulan yere zamanında yönlendirebilmek için mobil tutabilmek önemli.

Bu hareketlerin karşılaştığı engelleri nasıl tarif edersiniz?

Yakın zamanda Bursa’daki Dosab Termik Santral Karşıtı Platform’un yaşadığı gibi yıllarca süren mücadelelerle ÇED ra­porları mahkeme kararıyla iptal edildikten sonra zafer kutlamaya hazırlanan halk, sanki bir şey olmamış gibi aynı santral planı için tekrar bir ÇED sürecine sokulabiliyor. Aliağa’da bir bilirkişi rapo­ru bölgenin santral açısından uygunsuz olduğu kararını verirken bir sonraki uygun diyebiliyor. Bir doktor olarak meslek yeminine sadık kalarak halk sağlığını korumak adına kömür karşıtı bir eyle­min broşürünü hastasına verdiği için Dr. Hüseyin Güven’e soruş­turma açılabiliyor. Bir şirketin madeninde çalışanlar, aynı şirketin köyüne yapmak istediği santral planına karşı çıktığı için işinden olabiliyor. Üstelik kömürün girdiği yerde tarım, turizm, balıkçılık devam edemediğinden halk, kömürün maddi getirisine muhtaç hissedebiliyor.

Hareketlerin kendi içindeki eksikler-sorunlar ne olabilir? Amaç, araçlar, aktörler vs. gibi hangi noktalar geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor?

Hareketlerin içindeki en büyük eksiklik; gençler. Dijital med­yayı kullanan, bilgiyi en hızlı yayan, teknik bilgiye sahip olanlar genelde hareketlerin içinde yok. Bence bunun dışındaki bütün konular her şeyde olduğu gibi geliştirmeye açık olsa da şu anda oyunu değiştirecek şey gençlerin konuya aktif katılımı olacaktır.

Bu konulara dair yurtdışı ile bir karşılaştırma yapmam müm­kün müdür? Örnek alınacak vakalar var mıdır?

Tüm dünyada bu konuda mücadele devam ediyor. Dünyanın en büyük kömür ihracatçısı Avustralya’da kömür madenciliği ile geçimini sürdüren köylerde dahi kömür karşıtı direniş var. Sadece kendi arka bahçesinde değil, gezegende kömür yakıl­masını istemeyen bir hareket söz konusu. Almanya’da insanlar kömür madenlerini bloke ediyor, sivil itaatsizlik ile en azından birkaç gün kömür çıkartılmasını engellediklerinde bile kaza­nım elde etmiş oluyorlar. Amerika’da Keystone XL petrol hattı yerel hareketlerin birleşip mücadele etmesi ile engellendi. Tabii Türkiye’nin politik atmosferi ile bahsi geçen ülkelerinki oldukça farklı olduğundan karşılaştırma yapmak her zaman kolay olmuyor.

 

  • Bu yazıyı paylaşın
  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg