Son Sözü Kim Söyler?

Bu Haberi Paylaşın:

Karl Marx Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da “İnsanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar” demişti. Çözemeyeceği sorunlar var mıdır? Bu varsayıma göre, varsa bile onlardan haberi yoktur.

Buradan bakarsak, doğayla yarattığımız büyük sorunu da çözme potansiyeline sahip olmalıyız. Peki neden bu kadar yavaş ve isteksiziz? Sorunun büyüklüğünü ve tehlikesini anlamadığımız için mi? Yoksa sadece kısa vadeli yaşam kalitemize endeksli bencilliğimizden mi? Ya da “Oyun Teorisi”nin ünlü “tutuklular ikilemi”ndeki mahkumlar gibi, diğerleri bir şey yapmazsa bizim bir şey yapmamızın anlamı olmayacağı için, kötümserlik kaynaklı bir ataletten mi? Bunların hepsi ayrı ayrı doğru muhtemelen… Ama soru orada duruyor?

Hem doğanın yasalarıyla, hem de vicdan ve tarihsel bilinçle çelişen hukuksal yasalarla yönetiyoruz kendimizi. Bir toplumun ortak sözleşmesi olarak okunması gereken yasalar, çağımızın sorunlarının gerisinde kalmış. İleri bakmayan, durmadan geriyi gözleyen, geçmişin sorunlarını çözmek için geçmişin araç ve bakış açılarıyla malul yasalar… Bu nedenle ne bugünümüzü ne de geleceğimizi kurtarmaya kudretleri var.

Bencilliğin soğuk sularında boğulmak istemeyen, atalardan torunlara uzanan bir tarihselliğin en kırılgan noktasında bulunduğunu idrak eden dünya yurttaşları, çok daha organize, pozitif, somut talep ve önerilerle, kendi hükümetlerinin, yerel yönetimlerinin ve global örgütlerin karşısına yılmadan dikilmek zorundalar.

Ve bu arada zaman geçiyor, insanlık önüne koyduğu sorunu çözecek adımları bir türlü atamıyor. Atamadıkça sorun ve tehlike büyüyor, çözme için gerekli zaman daralıyor..

***

İnsanlığın hem bugününe hem de geleceğine attığı düğümleri nasıl çözeceğini tartışıyoruz. Ancak atılan her adım, başka bazı adımlarla geriletiliyor. Ülkeler kompartımanlarına bölünmüş insanlık ailesi, her bir ferdinin canının ve huzurunun aslında kendi huzuru ve canı olduğunu bir türlü kavrayamıyor. Durumun farkında olan global sivil toplum ve dünya vatandaşları ise, daha çok reaksiyoner bir tavırla hareket ediyor ya da etmek zorunda kalıyor. Ancak özellikle insan hakları konusunda, Fransız ve Amerikan devrimleri gösterdi ki, toplumsal bir dönüşüm ve ona bağlı hukuki dönüşüm, ancak arkalarındaki büyük toplumsal hareketlerle gerçekleşebiliyor.

Bugün de durum aynı. Tehlikenin farkında olan, bencilliğin soğuk sularında boğulmak istemeyen, atalardan torunlara uzanan bir tarihselliğin en kırılgan noktasında bulunduğunu idrak eden dünya yurttaşları, çok daha organize, pozitif, somut talep ve önerilerle, kendi hükümetlerinin, yerel yönetimlerinin ve global örgütlerin karşısına yılmadan dikilmek zorundalar. Ancak geleceği hayal eden bir öneriler toplamının, yeni bir dünya kurabileceğini ve bugünü kurtarmanın yolunun da buralardan geçtiğini söylemenin, eylemenin zamanıdır…

Daha önce bir kere daha yazdığım gibi, Fransız Devrimi’nin Mavi, Beyaz, Kırmızı, yani Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik bayrağına bir renk daha eklemek gerekiyor: O da Sürdürülebilirliğin “Yeşil”i olsa gerek…

  • Bu yazıyı paylaşın
  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg