Sosyal Tasarım ile Gezegenin Sorunlarına Sürdürülebilir Çözümler

Bu Haberi Paylaşın:

SOGLab, tasarımın gücünü kullanarak Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni başarmak için yola çıkacak sosyal girişimlerin doğacağı bir laboratuvar deneyimi olarak hayata geçti. Türkiye’nin özellikle sosyal açıdan en dezavantajlı bölgelerine odaklanarak insan refahını yükseltecek, etkisi yüksek sosyal inovasyonun doğması için özel sektör ve kamu kuruluşları ile işbirliğini savunan bir platform olmaya doğru hızla evriliyor. Kurucusu Göksel Gürsel, SOGLab’in çalışmalarını ve önümüzdeki sürece dair planlarını anlattı.

Nevra YARAÇ

SOGLab hangi ihtiyaçtan yola çıkarak, bu ihtiyaca ne tür çözümler geliştirmek için kuruldu?

Dünyada yavaş yavaş ancak Türkiye’de daha yavaş değişen bir algı var. Bu algıya göre, farklı sosyal problemleri ya da ihtiyaçları olan dezavantajlı gruplara ancak sosyal sorumluluk projeleri dahilinde yardım etmek mümkün. Kimse söz konusu dezavantajlı grupların hayatını kolaylaştırabilecek ve problemlerini çözebilecek ürün, hizmet ya da sistem tasarlamıyor. Aksini düşünsek de hepimiz “diğerleri” olarak adlandırdığımız bu gruba “sosyal yardım” adı altında destek olabiliyoruz. SOGLab bu bakış açısını değiştirmek istiyor.

2015 yılında 193 ülke aynı anda “Ortak Hedeflerimiz” olarak adlandırdığımız Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) ile tanıştı. Hedefleri tüm insanlık olarak başarabilmemiz ve gezegenimiz için “Her şey yolunda” diyebilmemiz için sadece 13 yıl kaldı. Hedefler odağında yayınlanan son raporlarda Türkiye için durum hiç de iç açıcı değil, sonuncu olduğumuz çok fazla hedef var. Elimizdeki araçlarla, eskimiş bakış açılarıyla ve modellerle içinde bulunduğumuz sistemi maalesef dönüştüremiyoruz. Bu sebeple sosyal problemleri farklı bir açıdan yeniden düşünmemiz gerekiyordu. Tam da bu noktada, 2009 yılından bu yana, Türkiye’nin genç sosyal girişimcilerini yetiştiren ve Türkiye’deki sosyal girişimcilik odaklı ilk platform olan SOGLA Sosyal Girişimci Genç Liderler Akademisi’nden öğrendiklerimiz ile kurumsal hayattan edinmiş olduğum tasarımın gücünü bir araya getirmek istedim. Çünkü tasarım bugün en derindeki ihtiyaçlarımızı insanlarla empati kurarak keşfetmek, birlikte çözümler kurgulamak ve bunları katılımcı bir anlayışla hayata geçirebilmek için en güçlü yaklaşımlardan biri. Bir sosyal tasarım şirketi olan SOGLab, tasarımın gücünü kullanarak SKH’lere ulaşmak için yola çıkacak sosyal girişimlerin doğacağı bir laboratuvar deneyimi olarak hayata geçti. Şimdi de Türkiye’nin özellikle sosyal açıdan en dezavantajlı bölgelerine odaklanarak insan refahını artıracak, etkisi yüksek sosyal inovasyonun doğması için özel sektör ve kamu kuruluşları ile işbirliğini savunan bir platform olmaya doğru hızla evriliyor.

Sosyal inovasyon tasarımından ne anlamalıyız? Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmada nasıl bir etkisi var?

Sosyal inovasyon tasarlamayı amaçladığınızda belirli kontrol noktalarını geçmeniz gerekiyor. Bu kontrol noktaları bizim sürekli üzerinde çalıştığımız “İnsan Odaklı Tasarım” anlayışının da çekirdeğini oluşturuyor. Önce gerçek bir insan grubunun hayatını zorlaştıran bir sosyal problemi ya da ihtiyacı keşfetmeniz lazım. Bu uzaktan değil, daha çok o insanlarla doğrudan iletişim kurularak yürütülmesi gereken bir süreç, çünkü var olan problemleri kökün- den çözebilmeyi amaçlıyorsak yüzeydeki değil derindeki kök nedenleri keşfetmemiz gerekiyor. Nedeni bulduktan sonra çözüm fikrini de genelde uzaktan kumanda ile hayata geçirmeye çalışıyoruz. Ancak sosyal değişimin ortaya çıktığı neredeyse tüm çözüm fikirleri, ondan etkilenen grupların katılımıyla hayata geçirilmiş. Burada tasarımcı bakış açısı bizi “bilen” zihinden “merak eden, araştıran ve empati kuran” zihin durumuna geçiriyor.

Bir sonraki, belki de en önemli aşamalardan biri çözüm fikrini test etmek. Önemli çünkü hâlâ “Şu kadar kişiye eriştik” perdesinin arkasına gizlenmeye devam ediyoruz. Eriştiğimiz kişilerde, hayata geçirdiğimiz çözüm fikriyle nasıl bir değişim yarattığımızı ölçümlemiyoruz, sosyal etkiden bihaberiz. İnsanların hayatına dokunmaktan, onlara ilaç vermekten öte, tedaviyi bulmamız ve onu sürdürülebilir bir model ile erişilebilir kılmamız gerekiyor. SKH’ler de sistematik problemlerimizi gösteriyor bize. Klasik tedaviyi tasarlamaktan çekinerek günü kurtaran sosyal sorumluluk anlayışımızın, hedefleri başarmamızı sağlayacağına inanmıyorum. Kendimizi çözüm fikrine aşık olmaya değil soruna aşık olmaya adamamız ve sabırla yeniden tasarlamaya, ölçmeye adapte olmamız gerekiyor. Küresel Hedefler’i ancak insana “birlikte” odaklanarak başarabiliriz.

Bu etkiyi artırmak için kamu, özel sektör ve sosyal sektörün birlikteliği önemli kuşkusuz. Sosyal inovasyon ve tasarım, bu işbirliğini sağlamada ve güçlendirmede nasıl bir rol oynayabilir?

Harvard Business School’dan Michael Porter’ın ortaya koyduğu çok değerli bir yaklaşım var. Buna “Ortak Değer Yaratımı” ismini veriyor ve TED konuşmasında “Kurumsal Sosyal Sorumluluk”un çağının sona erdiğini, yeni çağın kurumlar arasında, uzun dönemli amaç birlikleri ile mümkün olacağını belirtiyor. SOGLab içerisinde kurguladığımız işbirliği yolculuğunun merkezinde bu anlayış var. Tasarımı önce kurumlar arasında bir ortak değer tasarlamak için kullanıyoruz. Bu bize ortak bir sosyal sorunun ya da sorunların etrafında birlikte oturabilen, çözüm fikrini birlikte sahiplenebilen bir ilişki süreci armağan ediyor. Özel sektör birden fon kaynağı sağlayan değil, iş hedefleriyle uyumlu SKH’ler için de uzmanlığını ve kaynağını aktaran bir role bürünüyor. Kamu kuruluşu ise özel sektör kuruluşunu ve sosyal sektörü alıp sorunun yakınına taşıyan, bürokrasi engelini birlikte aşmayı kolaylaştıran bir kal- dıraca dönüşüyor. Bu işbirliğindeki sosyal girişimin varlığı ise çözüm fikrinin sahada uygulanmasını, hayata geçirilmesini kolaylaştırıyor. Günümüzde tüm kuruluşlar, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar birbirine ihtiyaç duyuyor ve naif bir ifadeyle gezegenimizi daha iyi bir yer haline getirmek için de birbirlerine muhtaçlar. Tasarım günün sonunda bu üç farklı modeldeki kurumun, o kurumlardaki insanların, anlamlı bir yaşam sürebilmelerine yardımcı oluyor.

SKH’ler birbirleriyle etkileşim halinde olan hedefler. Bunun için de kuşkusuz eşitsizliklerin giderilmesi gerekiyor. Siz de Anadolu’da dezavantajlı gruplar ile çalışıyorsunuz. Büyükşehirlerdeki ekosistemlerle karşılaştırıldığında nasıl bir potansiyel görüyorsunuz dezavantajlı bölgelerde?

SOGLab kurulduktan hemen sonra kendimize bir soru sorduk: Hangi hedeften başlayalım? Cevabı ararken iki soruyu daima sorduk: Birincisi ekipteki gençlerin hayat amaçlarıyla uyumlu oldukları hedef hangisiydi? Bu, problemleri çözmeye çalışırken ve zorluklarla karşılaşırken bize adanmışlık sağlayacaktı. İkinci soru ise Türkiye’nin sınıfta kaldığı en önemli hedef hangisiydi?

“Elimizdeki araçlarla, eskimiş bakış açılarıyla ve modellerle içinde bulunduğumuz sistemi maalesef dönüştüremiyoruz. Bu sebeple sosyal problemleri farklı bir açıdan yeniden düşünmemiz gerekiyordu”

Derken UNICEF’in 2017 yılında yayımlanan “Geleceği Kurma: Çocuklar ve Zengin Ülkelerde Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” adlı raporuna denk geldik. Türkiye 41 ülke arasında, dört numaralı “Nitelikli Eğitim” hedefinde sonuncu olmuştu. Üzülerek hangi hedefi ön- celiğimize alacağımızı da keşfetmiş olduk. Peki nereden başlayacağız diye sorarken ise PISA 2015 raporuna denk geldik. Rapora göre Türkiye’nin doğusu ile batısında ortaöğretimde okuyan çocuklar arasında, özellikle “Fen Okuryazarlığı” kategorisinde iki okul yılı gibi utandıran bir fark vardı. Tüm bunları bir araya getirerek eşitsizlikleri önlemek için Türkiye’nin dezavantajlı bölgelerinde nitelikli eğitim fırsatları tasarlamak için yola çıktık.

Her ne kadar süreçleri tasarlarken büyükşehirleri düşünsek de aslında karşılaştırma yapmamaya gayret ediyoruz, çünkü aradaki farklar ciddi ve gittikçe uçurum derinleşiyor. İstanbul’da nicelik açısında tonlarca bulabileceğiniz ve niteliğinin yok olmaya yüz tuttuğu eğitim modelleri orada yok, olanların çok azı başarılı, çünkü ölçeklenememişler. Sosyal fayda için çalışan ekosistemimiz içindeki kurumların çok azı İstanbul dışına çıkabiliyor. Bu yüzden Türkiye’nin tamamına erişim sağlayabileceğimiz çalışmalar çok kısıtlı. Biz çok temel ihtiyaçların bile giderilmemiş olduğu eğitim kurumlarında çalışma yaptık. Fark ettik ki en basit ihtiyaçların bile olmayışı aslında çok büyük bir avantaj da. Çünkü hal böyle olunca, sorunun kaynağı olan derindeki sebebi tespit ederek bir çözüm fikri geliştirebilirseniz ciddi bir sosyal dönüşüm yolculuğuna da adım atabiliyorsunuz. Her yerde olduğu gibi kırsalda da en büyük dert bizim sürdürülebilirlik dediğimiz ama onların devamlılık olarak ifade ettiği şey. Türkiye kısa dönemli ve etkisi tam olarak ölçülemeyen projelerle zaman, maddi ve manevi kaynak ve insanlık kaybetti. Başarılı olmak isterken eşitsizlikleri beslediğimiz bu durumu acilen dönüştürmemiz gerekiyor.

“İnsanların hayatına dokunmaktan, onlara ilaç vermekten öte, tedaviyi bulmamız ve onu sürdürülebilir bir model ile erişilebilir kılmamız gerekiyor”

Bugüne kadar hangi programları yürüttünüz, nasıl bir etki yarattınız?
Yaklaşık bir yıl gibi bir sürede, bizim Anadolu Etabı-1 dediğimiz çalışma süreci ile Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan ve Adana şehirlerinde ve bazı ilçelerinde üçlü paydaş yapısıyla program yürüttük. Bu süreç boyunca Nitelikli Eğitim küresel hedefi kapsamında ilkokul, lise ve üniversite öğrencileriyle çalıştık. Büyük bir mutlulukla söyleyebilirim ki, eşitsizlikleri beslememe inadımız yüzünden, İstanbul’da bile sunmadığımız kalitede öğrenme deneyimlerini, tüm operasyonlarımızı oralara taşıdık. Hatta tüm süreci, içerikleri onlar için tasarladık, seviyelerine ve beklentilerine uygun hale getirdik. Bu yukarıda saydığım üç öğrenci grubu da, yaşantılarının farklı aşamalarında tüm hayatlarını derinden etkileyen eğitim eşitsizlikleri ile karşılaşmışlar. Müfredatları geleceğin ihtiyaçlarına yetersiz kalmış, öğrenme ortamları eskimiş ve yıpranmış, oralarda görev yapan öğretmenlerimiz ise mesleki gelişime hasret kalmışlar. Anlamın yok olmayı yüz tuttuğu, hayal kurmayı unutan bu kayıp nesil için Anlam Tasarımı adındaki öğrenme sistemimizi uygulamaya koyduk. Hayalimiz, içlerindeki dünya ile dışarıdaki dünyayı birlikte anlamlandırabilen, SKH’leri çözebilecek kadar becerikli ve en yakınındaki problemi keşfederek çözebilmek için sonuna kadar gidebilecek adanmış çocukları, gençleri yetiştirebilmek.

Etkiyi ölçümlemek noktasında Koç Üniversitesi Sosyal Etki Forumu- KUSIF’ten oldukça fazla destek alıyoruz. Özellikle lise ve ilköğretim öğrencileri ile yaptığımız programlar sonrasında beklediğimiz sosyal değişim beceriler ile ilgili: Karmaşık Problem Çözme, Eleştirel Düşünme, Yaratıcılık ve Küresel Vatandaşlık ölçümlemeye çalıştığımız temel beceriler. Çok farklı hikayelere dahil olduk etki noktasında. Örneğin Adana’nın Yumurtalık ilçesinde çalıştığımız 25 ilkokul öğrencisinin 20’sinin evinde de bilgisayar yoktu. Daha önce gerçekleştirdiğimiz ölçümlerde o yaştaki çocuklarla, ilk kez öğrenmeye başladıkları andan itibaren algoritmik düşünmeyi ve temel kodlamayı öğrenebilmeleri için dört günden daha fazla vakit geçirilmesi gerektiğini tespit ettik. Küresel Hedefler ile bağ kurduklarını, söylemleri ve gün sonu değerlendirmeleri üzerinden tespit ettik. Bu çocuklar için 15 günlük bir program tasarladık. Aynı ekiple 15 günün sonunda, evlerinde bilgisayar olmayan çocukların dahi, çevrelerinde gördükleri sosyal problemleri için, teknolojiyi de kullanarak çözümler geliştirebildiğini raporladık. Süreç boyunca bizimle birlikte olan öğretmenlerinden ise çocukların davranışsal olarak değiştiklerine dair geribildirimler aldık, ölçümler gerçekleştirdik. Biz ayrıldıktan sonra da bu beceri odaklı dönüşümün devam etmesi için öğretmeni ve mekanı güçlendirmeyi düşünüyoruz.

Eğitimlerinizde, atölye çalışmalarınızda nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Sürekli olarak kullandığımız Tasarım Odaklı Düşünme metodolojisini gençlerle ve çocuklarla en çok çalışan sosyal girişimiz diyebilirim. Bugün Türkiye’de Kars Sarıkamış’ta ve Erzurum Horasan’da bile tasarım odaklı düşünme ve SKH’ler konuşuldu, üzerine düşünüldü, derinleşildi ve çözüm fikirleri tasarıma dönüştürülmeye çalışıldı. Hem de çocuklar ve gençler tarafından. Yöntemin başarılı olmasını sağlayan ilk etken, bölgeye yönelik bir öğrenme dene- yimi tasarlamak. Çalışma yaptığımız çocuklar asla içeriğe yabancılık hissetmedi, bilgiyi anlamlandıramadıklarına dair olumsuz bir ölçüme asla rastlamadık. Diğer etken ise ekibin kendisi. Alanlarında uzman ve adanmış genç profesyonellerden oluşan bir eğitmen ve kolaylaştırıcı kadromuz var ve her geçen gün sayıları hızla artıyor. Bu ikisi var olduğunda yöntemin adı bilindik olsa da şekli ve etkisi de değişiyor. Sınıf ya da eğitim salonunda, süreç boyunca asla ve asla kimseyi dışarı- da bırakmıyoruz. Tüm ekip arkadaş- larım bu zorluğu bilerek ve kabul ederek hazırlıklı geliyorlar. Amaç eşitsizliklerle boğuşan bu gençleri ve çocukları yeniden kendi ayakları üzerine kaldırmak. Konuşmalarına, kendilerini ifade etmelerine daima öncelikli olarak izin veriyoruz. Erzincan’da bir üniversite öğrencisi katılımcı arkadaşım postit kağıdına ne yazmıştı biliyor musunuz? “Sus denilen bir topluluğa konuş demek çok ilginç”. Hem acı bir gerçek hem de ilham verici bir dönüm noktası. Onlarla ilgili asla önyargılı olmamaya çalışıyoruz. Bizi ne zaman şaşırtıp, ne zaman ilham verecekleri hiç belli olmuyor. Horasan Anadolu Lisesi’nden katılımcı bir kız öğrenci benim kurmak için iki sene çalıştığım cümleyi bana dördüncü günün sonunda söyleyerek “Göksel Abi, büyük şehirde yaşayanlar bizim sorunlarımızı çözemezler ki, çünkü sorundan biz etkileniyoruz, burada olmadan bizimle empati kurmaları çok zor” demişti. Öğretmen olarak giderken öğrenci olmak çok sıra dışı bir duygu. Bu duyguyu herkesle paylaşmak isterdim.

“Biz çok temel ihtiyaçların bile giderilmemiş olduğu eğitim kurumlarında çalışma yaptık. Fark ettik ki en basit ihtiyaçların bile olmayışı aslında çok büyük bir avantaj da. Çünkü hal böyle olunca, sorunun kaynağı olan derindeki sebebi tespit ederek bir çözüm fikri geliştirebilirseniz ciddi bir sosyal dönüşüm yolculuğuna da adım atabiliyorsunuz”

SKH’lerin okul müfredatlarına girmesi konusundaki çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Bunun için herhalde okul yönetimlerinin ve öğretmenlerin de farkındalığını artırmak gerekli, bu konuda çalışmalarınız olacak mı?

SOGLab olarak SKH’leri barındırmayan bir eğitim sistemi düşünemiyoruz, çünkü 13 yılda hedeflere ulaşmak için sorunlarla mücadele edecek gençler şu an okul sıralarında. Üzücü olan, onları sınava dayalı, sınıfın kapısının dışındaki dünya ile çok da alakası olmayan şeylerle meşgul ediyor olmamız. Ama yine de bununla ilgili çok ciddi vakit harcıyoruz. Birleşmiş Milletler’in Project Everyone ve UNICEF ile birlikte hayata geçirdiği “The World’s Largest Lesson” projesi ile işbirliğine başladık ve ilk iş olarak “Dünya’nın En Büyük Dersi” için www.dunyaninenbuyukdersi.org sitesini açarak ana ders videosuna Türkçe seslendirme ekledik. İletişim halindeyiz ve öğretmenlere teslim edilecek açık kaynak sınıf yönergeleri üzerinde çalışıyoruz. Bununla bağlantılı şekil- de, öğretmeni de öğrenmeye devam eden, anlam yaratabilir bir bireye dönüştürerek öğrencisini yetiştirebilmesi için Anlam Yaratan Öğretmen programını tasarladık ve Anadolu’ya taşımak için işbirlikleri geliştiriyoruz. Bu konudaki eşitsizlikleri önlemek için mücadele etmeyi gönlüne koyan daha çok kurumla, daha çok işbirliğine ihtiyaç duyuyoruz. Okul yönetimleri ve yerel yönetimler de bu konuda heyecanlı, çünkü onlar da çocuklar en iyisine erişsin isti- yorlar. Bu noktada da dünyanın her yerini evi olarak kabul etmiş bizlere erişiyorlar. Hayalleri neyse oturup birlikte gerçek kılabilmek için tasarımı kullanmaya, birbirimizi anlamaya gayret ediyoruz. SKH’ler hepimizin görevi, hayat amacının bir parçası; değilse de öyle olmalı, çünkü küçük mavi gezegenimizde bize birbirimizden başka yardım edecek kimse mevcut değil. O yüzden farklı bir birlikteliği yeniden tasarlamak için artık yola çıkmalıyız. Yola çıkmak isteyenlerin yolculuğunu birlikte anlamlandırmak için karşılaşacağımız günü iple çekiyoruz.

  • Bu yazıyı paylaşın
  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg