Yerel Yönetimler Kentsel Alanlarda Direnç Oluşturmalı

Bu Haberi Paylaşın:

2050 yılı itibarıyla kentlerde iklim değişikliği risklerine maruz kalan insanların ve varlıkların sayısının iki katına çıkacağı öngörülüyor. Ancak kentsel alanlarda gerekli adımlar atılarak başarılı bir adaptasyon süreci gerçekleştirilmesi mümkün. Yerel yönetimler, kentsel alanlarda direnç oluşturup sürdürülebilir gelişimi mümkün kılan politikalara ve uygulamalara öncelik verebilir.

Deniz ATAÇ, TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı

Kentsel alanlar dünya nüfu- sunun yarısından fazlasını ve insan yapısı varlıklar ile ekonomik faaliyetlerin çoğunu barındırıyor. İklim değişikliği risklerinin pek çoğu dünyada olduğu gibi ülkemizde de kentsel alanlarda yoğunlaşıyor. Hem kentlerde hem kırsal alanlarda, iklim değişikliği sonucunda ortaya çıkan sıcaklık artışı ve aşırı hava olayları (kuraklık, fırtına, seller, güçlü rüzgarlar) gibi olumsuz etkilere maruz kalıyoruz. Ancak kentleri etkileyen önemli konular bununla da sınırlı değil: Isı stresi, su güvenliği ve kirlenmesi, deniz suyu seviyesindeki yükseliş ve gıda güvenliğinden de bahsetmek mümkün. İstanbul’da Temmuz ayında yaşanan ani yağış ve sel olaylarının nedeni iklim rejiminin yani hava olaylarının şiddetinin, miktarının ve yerinin değişmesidir. Sellerin afete dönüşmesinin nedeni ise kentlerimizin iklim değişikliğinin etkilerine hazır olmamasıdır. Kentler fiziki coğrafya özellikleri, akarsu ağları, sel ve taşkın yatakları, doğal topoğrafya özellikleri ve doğal bitki örtüsü göz ardı edilerek hızla büyüyor, yapılaşıyor. Şehirlerimiz betonla kaplı olduğu için yağışla gelen su doğrudan yüzeyde akışa geçiyor. Yağışı üzerinde tutup buharlaşmasını sağlayacak bitki örtüsü de, düşen yağışı tutup yüzey akışına geçmesine engel olacak toprak da yok olmuş durumda.

2050 yılı itibarıyla kentlerde iklim değişikliği risklerine maruz kalan insanların ve varlıkların sayısının iki katına çıkacağı öngörülüyor. Ancak kentsel alanlarda gerekli adımlar atılarak başarılı bir adaptasyon süreci gerçekleştirilmesi mümkün. Yerel yönetimler, kentsel alanlarda direnç oluşturup sürdürülebilir gelişimi mümkün kılan politikalara ve uygulamalara öncelik verebilir. Bölgesel farklılıkları göz önüne alarak, toprak, su, gıda, enerji ve ulaşım gibi alanlarda adaptasyon seçenekleri mevcut. İklim değişikliği adaptasyon ve azaltım çalışmalarının ekseninde, enerji ve tarım politikalarının ulusal, bölgesel ve yerel ölçekte gözden geçirilmesi gerekli. Adaptasyon politikalarının yerelin ihtiyaçlarına göre şekillenmesi için katılımcı ve şeffaf politika üretme süreçlerinin oluşturulması da şart.

Tarım Alanlarının İşgali

Tarım alanlarının işgal edilişini gözümüzde canlandırmakta fayda var. Örneğin, 1989-2010 döneminde yaklaşık 2,4 milyon hektar tarım arazisinin amaç dışına çıkarılmasına yönelik talepte bulunulmuş. Bu kapsamda 827 bin hektar alanın tarım dışı kullanımına izin verilmiş. Bu alan İstanbul’un yüz ölçümünün 1,5 katı kadar bir büyüklüğe tekabül ediyor. Yani bu amaçla talep edilen her üç sahadan birinin tarım dışı amaçla kullanımına izin verildiğini ve yılda ortalama 40 bin hektar alanın tarım dışına çıktığını görüyoruz. Bu izinler sırasıyla sanayileşme, kentleşme, konut yapımı, turizm, madencilik ve ulaştırma amacıyla veriliyor. Bununla birlikte esas baskı nüfus artışı ve köyden kente olan göçler. Özellikle köyden kente olan göçler hem kırsalda tarımsal üretim yapacak üretici sayısının azalmasına hem de kentlerdeki nüfus artışı ile birlikte konut ihtiyaçlarının artmasına sebep oluyor. 2002-2015 yılları arasında yaklaşık 2 milyon çiftçinin toprağını terk ettiği görülüyor. Buna bağlı olarak en büyük toprak kayıpları özellikle kentlerin çevrelerindeki tarım alanlarında yaşanıyor. Sanayi kuruluşlarının pazara yakın olma talebi ve hizmet sunmaya yönelik büyük yatırımlar da tarım alanlarında ve benzer şekilde mera ve orman arazileri gibi doğal varlıklar üzerinde baskıya sebep oluyor. Bu şekilde büyüyen kentleşme doğrudan arazi bozulumuna yol açıyor. Arazi bozulumu ise karasal ekosistem olarak tanımlanan arazinin sunduğu tedarik, düzenleme, destek ve kültürel hizmetlerin azalmasına sebep oluyor.

İklim değişikliği de arazi bozulumunu hızlandıran ana etkenlerden birini oluşturuyor. Bilindiği üzere iklim değişikliğinin göstergelerinin başında şiddetli yağış, aşırı sıcaklıklar, kuraklık gibi aşırı hava hallerinde görülen artışlar geliyor. Bu hava halleri hem kent yaşamını hem de insanların sağlıklarını doğrudan etkiliyor. Örneğin; aşırı sıcaklıklar can kaybına yol açarken, aşırı yağışlar sel ve taşkınlara neden olabiliyor. Eğer kentler bunlara kendilerini hazırlamaz ise gelecekte hem can hem de ekonomik kayıpların artması kaçınılmazdır.

1989-2010 döneminde yaklaşık 2,4 milyon hektar tarım arazisinin amaç dışına çıkarılmasına yönelik talepte bulunulmuş. Bu kapsamda 827 bin hektar alanın tarım dışı kullanımına izin verilmiş. Bu alan İstanbul’un yüz ölçümünün 1,5 katı kadar bir büyüklüğe tekabül ediyor.

Gıda Güvenliğine Tehdit

Tarım ile birlikte insanlar kentleşmeye başladıklarından, kentlerin neredeyse tamamı verimli tarım alanlarında veya yakınında kurulmuşlardır. Bu nedenle kentlerin büyümesinden en fazla etkilenen alanlar verimli tarım toprakları oluyor. Bunun doğrudan etkisi giderek artan gıda ihtiyacının karşılanması için gerekli olan tarım arazilerinin artık kullanılamayacak hale gelmesidir. Tarım alanlarının kentler tarafından işgal edilmesi en başta ekosistemin sunduğu tedarik hizmetlerinden olan gıda güvenliği ve gıda güvencesini tehlikeye sokuyor. Kentleşme ve özellikle kent çevresindeki tarımsal üretimin azalması, gıdanın kentlerden uzakta üretilerek kentlere ulaştırılmasını gerektiriyor. Bu da taşımacılığın getirdiği fosil yakıt kullanımındaki artış sebebiyle gıda tüketimi için kent insanının karbon ayakizinin artması ve gıda ürünlerine her geçen gün daha fazla para ödemesi anlamına geliyor. Ayrıca gelir durumuna bağlı olarak kent insanının yeterli gıdaya ulaşamamasına da yol açıyor. Gıdanın kente uzak bölgelerden gelmesi, kent insanının taze ve günlük gıdaya ulaşımını da imkansız hale getiriyor. Kentleşme ile ortaya çıkan toprak bozulumunun bir diğer sonucu toprağın su rejimini düzenleme etkisinin ortadan kalkmasıdır. Bilindiği üzere düşen yağışın bir kısmı, toprakta yer alan bitkilerin üzerinden buharlaşıyor, bir kısmı ise toprağa süzülüyor. Toprağın bu su tutma ve geçirme özelliği eğimli yamaçlarda yüzeysel akış miktarında azalma gibi olumlu bir etki yapıyor. Toprak, beton ve asfalt ile örtüldüğünde ise düşen yağışın tamamı yüzeysel akışa geçiyor. Toprağın su tutma özelliğinin ortadan kalkması kent içi sel ve taşkın olaylarına, can ve mal kayıplarına sebep oluyor. Bu nedenle tarım alanlarının kentleşmesi, gelecekte kentteki hava olaylarına bağlı afetlerin artmasına da sebep olacaktır.

Sürdürülebilir Mekansal Planlama

Türkiye’deki hızlı kentleşmenin sosyolojik, ekonomik ve kültürel açılardan olduğu gibi ekolojik açıdan da hem etkileri hem de sonuçları kapsamında incelenmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyoruz. Plansız kentleşme ve altyapı eksikliği sonucunda, kentlerimiz hem iklim değişikliğine olması gerektiği ölçüde dayanıklı değil, hem de iklim değişikliğinin etkilerinin daha şiddetli hissedilmesine neden olmaktadır. İklim değişikliğine uyum ve azaltım konusundaki çalışmalar genelde sektörlere yönelik yürütülürken, insan kaynaklı arazi kullanım değişikliğinin iklim değişikliği ile ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda, sürdürülebilir mekansal planlamanın önemi daha da artmaktadır.

Şehir merkezleri gibi en çok gelişmiş olduğu düşünülen alanlarda bile yaşanan sorunlara baktığımızda, hem merkezlerde hem de dış çeperlerde yer alan mahallelerde benzer sorunlar görülmektedir. Ancak bölgesel ölçekten sosyolojik ölçeğe geçtiğimizde, dezavantajlı kesimlerin iklim değişikliği sebebiyle yaşanan felaketlerden daha fazla ve şiddetli etkilendiğini görüyoruz.

  • Bu yazıyı paylaşın
  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • Digg