İstanbul Politikalar Merkezi (İPM)- Sabancı Üniversitesi-Stiftung Mercator Girişimi’nin desteğiyle Fikret Adaman, Duygu Avcı, Umut Kocagöz ve Gökçe Yeniev’den oluşan araştırma ekibinin 15 Temmuz 2019’da başladığı “İklim Değişikliği Bağlamında Türkiye’de Tarımın Politik Ekolojisi”, iklim değişikliği çağında Türkiye tarımında yaşanan dönüşümlere odaklanan ve merceğinde politik ekoloji olan bir araştırma projesi.

YAZI: Gülce DEMİRER

İstanbul Politikalar Merkezi (İPM)- Sabancı Üniversitesi-Stiftung Mercator Girişimi’nin desteğiyle Fikret Adaman, Duygu Avcı, Umut Kocagöz ve Gökçe Yeniev’in “İklim Değişikliği Bağlamında Türkiye’de Tarımın Politik Ekolojisi” araştırması, aslında uzun bir çalışma dizisinin ilk ayağı olarak tasarlanmış. Çalışmada öne çıkan temel problematik ise, iklim değişikliği ve tarım ilişkisi bağlamında Türkiye’ye odaklanarak, son 20 yılda neoliberal politikaların arka planında neler olduğu ve yakın gelecekte neler olmasının beklendiği. Araştırmacılar, bu yoldan giderek, iklim krizine uyum ve azaltım bağlamında, Türkiye’deki farklı kesimlerin ve farklı köylülük tipolojilerinin bu süreçlerden ne şekilde etkileneceğine de bakmayı hedeflediklerini söylüyorlar. Farklı aktörler dışında, coğrafyadan coğrafyaya, üründen ürüne, sermaye kullanımına kadar birçok farklı parametreye de odaklanan çalışma, sadece iklim değişikliğinin tarım üzerindeki mevcut etkileri ve tarımı neler beklediği ile kendini sınırlandırmıyor.

Derinleşmesi beklenen sorunlar karşısında aktörlerin üretim ilişkileri ve bu ilişkiler içerisinde üretim süreçlerinin nasıl dönüştüğü ve üreticilerin bu üretim süreçleri üzerindeki kontrollerine bağlı olarak nasıl konumlanacağı üzerinden ileriye yönelik senaryoları da eleştirel bir bakış açısı ile odağına alıyor. Elbet, gerek merkezi gerek yerel yönetimlerin politikaları da çalışma açısından önemli bir boyuta tekabül ediyor. Halen devam etmekte olan projenin bir ara çalışması Ocak ayın da İstanbul Politikalar Merkezi’nde sunuldu ve Haziran ayında da sonlandırılması planlanıyor. Araştırma İzmir, Bayramiç, Adana Ovası, Artvin, Eskişehir, Antakya, Harran ve Diyarbakır gibi Türkiye’nin farklı bölgelerinde farklı aktörlerle derinlemesine görüşmeler, çiftlik ziyaretleri ve aktörlerle odak gruplar (focus groups) üzerinden ilerliyor. Fikret Adaman ve Gökçe Yeniev ile gerçekleştirdiğimiz mülakatta, çalışmanın odağını anlamaya ve aktarmaya çalıştık.

Araştırmanızdaki temel soru nedir?

Fikret Adaman: Tarım sektörünün bir bütün olarak ele alınıp modellemelerin yapıldığı birçok araştırma halihazırda var. Bu çalışmayı ise ilave olarak tarıma politik ekonomi perspektifini katarak yürütmeyi amaçlıyoruz.

Gökçe Yeniev: İklim değişikliğinin tarım üzerindeki etkileri, genel olarak verim odaklı sürüyor. Bu çalışmada sadece iklim değişikliğinin tarımdaki verimi nasıl etkileyeceği üzerine değil, iklim değişikliğinin yarattığı etkilerin tarım ve gıda sisteminin içinde var olan güç ilişkilerine nasıl entegre olduğu meselesine de bakıyoruz. Aynı zamanda getirilen çözümlerinin üreticilerin kırılganlıklarını ne derece artırıp azalttığını anlamaya çalışarak, farklı aktörlerin ürettiği cevapları politik ekonomi perspektifiyle de görmeye çalışıyoruz.

Görüştüğünüz çiftçiler, adına “iklim değişikliği” demese de bunun etkilerinin farkındalar mı?

FA: Evet! Görebildiğimiz kadarıyla hemen hemen herkes iklimlerin kaydığını fark ediyor. Adına “iklim değişikliği” demeseler de durumun oldukça farkındalar. Kışın yeterince soğuklar ve kar olmadığı için zararlılardaki artıştan bahsedenler var. Bu da doğrudan üretimde daha fazla ilaç ve gübre kullanımına sebep oluyor, hem maliyet artıyor hem de üreticilerin şirketlere olan bağımlılığı yükseliyor. Özellikle meyve ve sera işinde olanlar son yıllardaki dolu yaşanma sıklığının arttığının farkında. “Eskiden bu kadar olmazdı, artık çok sık oluyor ve zarar görüyoruz” demekteler. Kimileri önlem almaya başlamış, ağ ile örtüyorlar meyve ağaçlarının üstünü, örneğin dolu geldiğinde şiddetini azaltmak amacıyla. Özellikle İç Anadolu’da su sıkıntısı çok dile getiriliyor. Bunun iklimle ne kadar bağlantısı var, bu konuda belki çok net görüşleri yok ama Konya Ovası’ndaki yeraltı suyunun azaldığının farkındalar ve bu durumdan rahatsızlar. Sıkıntı başlamış durumda yani. Son iki üç yılda yaşanan hava değişikliklerinin ve bunların kendilerine maliyet getirmekte olduklarının farkındalar.

G.Y: Ürün desenlerinin değiştiği görülebiliyor. Meyvelerin çiçek açma ve olgunlaşma zamanlarının değişmesi ile ürünlerin beklenmedik hava olayları ile karşılaşma riskinin yükseldiğini, bunun da verim ve kalite kaybına yol açtığını söylüyorlar. Örneğin, İzmir Bayındır taraflarında, iki sene önce tüm meyveler olmuş, kiraz olmamış. Sebep olarak, çiçeklerin erken açması, yağmurdan sonra çıkan kızgın güneşin kiraz çiçeklerini yakması söyleniyor. Aşırı hava olayları ve kayan tarihler, üretimi olumsuz etkiliyor.

Tarım bir yandan da azımsanmayacak bir seragazı salımına neden oluyor…

F.A: Aslında onun arkasında büyük ölçüde hayvancılık var. Biz bu çalışmada hayvancılığı çalışma dışında tutup salt tarıma odaklandık. Ama tarımın da hem seragazı salımları üzerinden hem kullanılan gübre/ilaç nedeniyle oluşan kirlilik üzerinden önemli bir çevre etkisi olduğunu belirtmek gerekiyor.

G.Y: Bitkisel üretim ayağında da endüstriyel ile köylü tarımı dediğimiz tarımın arasındaki ekolojik ayak izi çok farklı. Endüstriyel tarımın, tarım kaynaklı sera gazı salımlarının %80’inden sorumlu olduğu, buna karşılık tüm üretimin %30’unu oluşturduğu birçok raporda yer alıyor; buna karşı köylü tarımı %70 üretim yaparken, tüm salımın %20’sinden sorumlu. Ayrıca, doğrudur, salımın dışında da kullandığı kimyasal yoğun tarım zehirleri ve gübreler de söz konusu.

Araştırmanızı iki eksen üzerine temellendiriyorsunuz, anladığım kadarıyla…

F.A: Evet. Birinci eksenin bir ucunda ekolojik tarım yapanlar var, bunun da en uç noktası çapa bile yapmayan sıfır müdahale ile daha “doğa dostu” olarak tanımlayabileceğimiz “yabani tarım” uygulaması. Yabani tarımı Bayramiç, Urla ve İzmir bölgelerinde uygulayanlar var. Eksenin öbür ucunda da endüstriyel tarım var. Endüstriyel tarım yüksek ilaç ve gübre kullanımı ile monokültür tarımı kapsıyor. Endüstriyel tarım ve genellikle verim odaklı; doğa dostu tarım, ya da ekolojik tarım, ise adı üstünde çevreyi merkeze alan bir yaklaşımdan yola çıkıyor.

G.Y: Endüstriyelde, üreticiler en çok verim alabileceği kısa dönemli, mahsul bazında ürün verecek tohuma gidiyor. Tohumlar da, ilaç ve gübre de endüstriyel girdiler zaten.

F.A: Bu arada, doğa dostu tarım yapanların çoğu küçük üretici. Ürünlerinin kendilerine yetecek kadarını ayırıp geri kalanını pazarda, gıda topluluklarına satmaktalar. Türkiye tarımındaki etkisine bakacak olursak çok marjinal kalıyorlar. Daha çok kendi dertlerine çözüm bulmak amacıyla ve politik bir dertle yola çıkmışlar. Tabii bir alternatif ortaya koymaları çok önemli. Bu kesimin tamama yakını şehirden kıra yerleşmiş, yani bir anlamda “tersine göç” yapmış kişiler. Ama, diğer taraftan, dağ köylerinde daha çok olmak üzere, geleneksel köylü tarımı yapanlar da var- ki bu yöntemin de çevreyi merkeze alan, doğa sömürüsünden uzak bir yaklaşımı olduğunu vurgulamak gerek- bunların bir kısmı ilaç kullanmak yerine kendi anasından babasından duyduğu birtakım yöntemlerle zararlılardan kurtuluyorlar mesela. Yaptıkları; bu konularda okumuş, yazmış-çizmiş ve bir politik derdi olanların “doğa dostu tarımına” tekabül etmiyor ama çok da uzağında değil.

G.Y: Evet, eskiden beri uygulanagelen köylü tarımı aslında doğa dostu tarımdan ne anlıyorsak, oraya çok yakın bir yerde konumlanıyor. Özellikle, dağ köylerinde şirket tarımının ulaşamadığı yerler var, tabii bu gruplar da giderek marjinalleşiyor.

F.A: Her ne kadar bizim derdimiz iklim krizine “etkisine” bakmak olsa da kirlilik gibi diğer ekolojik sıkıntıları da kaydettik. İlaç kullanmanın iklime çok etkisi yok ama başka tür bir yıkıcılığı ve maliyeti var.

İkinci eksen ise, “üreticilerin üretim pratikleri üzerinde ne kadar kontrolleri var” sorusu üzerinden kurgulanmış durumda. Yani endüstriyel – ekolojik tarım eksenini kesen ikinci eksenimiz, “şirket kontrolü – köylü kontrolü” ekseni üzerinden tanımlanmış durumda. Bu analizin merkezinde gıda egemenliği var aslında. Üreticiler pazara ne kadar bağımlı? “Tek başına, hiç bağımlı değil”den, “tamamen şirket tarımı yapıyor”a kadar giden bir spektrum. Orada ilaç, tohum, gübre alımına her türlü girdiye ve çıkan ürünü nereye sattığına kadarki (sadece tarlada olan biten değil sonraki süreci de kapsayan) tedarik zinciri ne kadar uzun, kime satıyor gibi sorular yer alıyor.

G.Y: Ürününü hale veren de var, bir şirketle anlaşarak sözleşmeli çiftçilik (“contract farming”) yapan da. Alternatif gıda tedarik zincirine vererek pazara çıkanlar da var; kooperatifler, gıda toplulukları gibi. Farklı tedarik zincirlerinde, üreticilerin kendi üretimi üzerindeki kontrolüne baktığımız bir perspektifimiz bulunmakta ezcümle.

F.A: Bir de şundan bahsetmeliyiz. İkinci eksen kapsamında farklı aktörlerin bu iklim krizine verdiği farklı cevaplar var. Örneğin şirketlerin kendi içlerinde çözüm önerileri var, belediyelerin kendi önerileri var, üreticilerin keza… Bu farklı çözüm stratejileri, üreticileri bu kadranda nereden nereye çekiyor bu da önemli. Farklı aktörlere gittik; tarım bakanlığı ile, FAO ile, İzmir, Nilüfer, Çanakkale belediyeleri ile görüştük. Akıllı tarım yapan şirketlerle görüştük. Temel derdimiz bu krize verilen cevapların üreticilerin var olan kırılganlıklarını nereden nereye çektiği oldu. Bu cevapların, üretici kontrolünü ve ekolojik tarımı mı hedeflediği, yoksa şirket bağımlılığını artırmayı beraberinde mi getirdiğini sorunsallaştırmaya çalıştık. Tabii başta da söylediğimiz gibi kısıtlı bir gözlemle yapılan bir ön çalışma bizimki; vardığımız sonuçların üzerinde daha ayrıntılı çalışmalar yapılması gerekmekte.

Bu bağlamda şunun vurgusunu da yapalım: 2006 belediye yasasıyla birlikte yerel yönetimler kırsal kalkınmayla giderek artan bir ölçüde ilgilenmekteler. Büyük ölçüde zorunluluktan, çünkü belediyeler birden kır gerçeğiyle de karşı karıya kalmışlar ve kır-kent ayrımı da giderek muğlaklaşmış. Giderek artan örnekler belediyelin kırsal alanda yer almaya başladıklarını işaret etmekte. Birçok belediyenin kooperatif kurduğunu ya da var olan kooperatiflerle organik bağa girdiğini biliyoruz. Mesela Tire Süt Kooperatifi, mesela Dersim’deki Ovacık. Seferihisar örneği de var; lavanta ekiminin yapılması için üreticilere lojistik hizmet ve teknik danışmanlık sunmuş belediye.

Akıllı tarım uygulamaları bu noktada nasıl bir yerde konumlanıyor? Hem iklim krizi hem üreticiler açısından nasıl avantajlar veya çıkmazlar sunuyor?

F.A: 10 yıl öncesine göre Türkiye’de adımlar atılmış durumda akıllı tarımda. Ama son kertede, şu anda küçük ölçekte uygulamalar var ve hepsi daha büyük oyuncuların devrede olduğu çalışmalar. Anadolu Grubu, WWF ile akıllı tarım uygulaması kapsamında şerbetçiotu üretimiyle Bilecik’te bir çalışma yapmakta örneğin. Herkese cep telefonu vermişler, bir uygulama yüklemişler; araziden bilgiler toplanıyor. Telefona bilgi geliyor, yarın şu kadar su ver, şu kadar ilaç koy diye. Girdi masraflarını düşebildiğin, optimizasyon yapan bir sistemden bahsediyoruz. Evet, güzel bir uygulama ama diğer yandan da ciddi bir sermayeye ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla bunu kim karşılayabilir sorusu gündeme geliyor. Diğer taraftan, bu bilgilerin nerede toplandığı, kimlerin denetlemekte olduğu gibi bir dizi başka soru var… Bir de akıllı tarım uygulaması emek yoğun kadim bilginin yeniden üretilmesini engelliyor mu gibi aslında Türkiye’ye has olmayan soruları da dikkate almamız lazım. Akıllı tarım ile örneğin Kanlıca’da oturup Kırıkkale’deki bahçendeki bütün işlemleri yılda iki – üç kere giderek ve geri kalan zamanda cep telefonuyla tarım işlerini halletmen mümkün artık. Ama bu teknolojik gelişmeler ne getirir ne götürür konuşmak lazım.

G.Y: Bu arada Türkiye’ye baktığımızda akıllı tarım işine girenlerin üreticilerin kendisi değil de yazılım şirketleri olduğunu görüyoruz büyük ölçüde. Teknik bir gözlükle bakıp verimlilik artsın, girdi azalsın optimizasyonu sunmayı amaçlamaktalar sonuçta. Öte yandan genelde akıllı tarım, monokültüre doğru bir gidiş anlamına da geliyor, bir noktada standartlaştırıyor. Var olanı değiştirmiyor pek. Diğer taraftan, akıllı tarım küçük üreticiler için tarlaya hep giden-gelen biriyse çok da gerekli değil diyor sorduğumuz üreticiler. Tarlaya pek gidip gelmeyen için çalışacak bir yöntem sanki. Adana’da bir üreticiyle görüştük. Tarlada çok vakit geçiren, ürününü ve toprağı tanıyan biriydi ve “Tarlaya şöyle baksam 200 metre sonrasını görürüm” diyordu. Bazı üreticiler toprakla çok hemhal olduğu için akıllı tarıma pek ihtiyaç duymadıklarını söylüyorlar. Teknoloji elbet gerekli; ama ihtiyaçlara mı cevap veriyor, yoksa yeni ihtiyaçlar mı üretiyor noktasından, eleştirel bakmak gerek akıllı tarıma.

F.A: Bu noktada ortaya epistemolojik bir soru da konulmalı. Bilim her şeyi görüp modelleyip çözebiliyor mu, yoksa bunun da bir sonu mu var? Yabani tarım yapanlar tam olarak bu noktadan karşı çıkıyor bu uygulamalara. O kadar kompleks bir yapıdan bahsediyoruz ki akıllı tarım gibi çözümler de kısıtlayıcı olabiliyor, demekteler. Bir yerden onarırken başka bir yerden yıktığımızı göremeyebiliriz, şeklinde ifadeleri var. O yüzden müdahalesizliği savunuyorlar zaten. Agroekolojiyi savunan ve biyoçeşitliliğin önemine vurgu yapan bir bakış! Akıllı tarım uygulamaları ise bir noktada insan merkezci bir bakış açısında … Ama tabii ki işe yaradığı alanlar olduğunu da unutmamak lazım. Toprağın nemini ölçmeden suyu basmak hem doğaya hem ekonomiye zarar sonuçta…

Son olarak, toparlayacak olursak iklim değişikliğinin hem etkilerini hem de buna karşı üretilen çözümleri nasıl görüyorsunuz?

F.A: Neoliberalleşme süreçlerinin tarım sisteminde ortaya çıkardığı pazara bağımlılık, belirsizlik, güvencesizlik, geçim sıkıntısı ve yoksulluk farklı üreticilerin (mevsimlik işçiler de dahil) iklim değişikliği karşısında kırılgan olmalarına sebep oldu, oluyor. Üreticiler arasındaki farklılaşmaya iklim değişikliği etkilerinin bölgesel olarak farklılaşması da eklemlendiğinde ortaya çıkan durum kırılganlıkların eşitsiz bir şekilde dağılmakta olduğu… Daha açık olarak ifade edilecek olursa, iklim değişikliğinin tarıma genel olarak olumsuz etkilerinin ötesinde vurgulanması gereken husus, neoliberal tarım rejiminin üreticilerin üretim kaynakları üzerindeki kontrollerini zayıflattığı ve kendilerinin yeniden üretmelerinin olanaklarını daralttığı. Bu da kimi üretici kesimlerini iklim değişikliği etkilerine karşı çok daha kırılgan hale getirmiştir/getirmektedir.

G.Y: Ve bu durum, üreticilerin uyum kapasitelerini kısıtlıyor. Bu nedenle, iklim değişikliğine uyum amacıyla ortaya konan çözümler söz konusu üretici kesimlerin kırılganlıklarının ardında yatan nedenlere odaklanmalıdır.

“Bütünün Hayrını Gözeten” Bir Gıda Tüketim Modeli

Önceki Haber

UNDP’den Covid-19 Haberleri ve Etkinlikleri

Sonraki Haber

Diğer Haberler