Yazı: Doç. Dr. Ahu Ergen

Pandemi, insanlık olarak ne kadar savunmasız olduğumuzu ve tüm gezegendeki yaşamın birbiriyle nasıl ilişkili olduğunu devletlere, işletmelere ve bireylere acı bir dersle gösterdi. Doğal hayata müdahalenin ve doğal kaynakları tahrip etmenin sonuçlarını aslında uzun zamandır çeşitli felaketlerle ve biyoçeşitlilik kayıplarıyla yaşamaya başlamıştık. Yarasalardan insana bulaştığı tahmin edilen bu virüs ise bunu bize bir kez daha acı bir şekilde gösterdi. İnsanın doğal kaynakları tüketme hızı, doğanın kendini yenileme hızının çok üzerine çıkmış durumda. Tarihinde ilk kez, World Economic Forum’un Küresel Risk Algısı Raporunda çevresel kaygılar ilk sıralarda yer alıyor. Şiddetli hava olayları, iklim değişikliği, doğal afetler,  biyoçeşitlilik kaybı, insan kaynaklı çevre felaketleri, veri hırsızlığı, siber saldırılar, su krizi şeklinde sıralanıyor küresel riskler… Bu küresel risklerin pandemiden çok daha büyük sosyal, çevresel ve ekonomik zararlara sebep olacağı tartışılıyor. Ve artık sadece çevre aktivistleri değil bu risklerin üzerine eğilenler… Pek çok devlet de sürdürülebilir bir iyileşmeye olan ihtiyacı ve bu fırsatı fark etmeye başladı. G20 Maliye Bakanları geçtiğimiz Nisan ayında, çevresel olarak sürdürülebilir
ve kapsayıcı bir iyileşmede hemfikir oldular. Bunun odağında da kapsayıcılık, uzun vadeli emisyon azaltma, biyoçeşitlilik kaybını azaltma ve tedarik zincirlerinin döngüselliği yer alıyordu. Petrol şirketlerinin dahi yenilenebilir enerjiye yönelme ihtimali söz konusu. Diğer yandan, OECD’nin 5Haziran tarihli “Building Back Better: A Sustainable, Resilient Recovery after COVID-19” adlı raporunda, “Pandemiden sağlam ve kalıcı şekilde çıkmanın yolu, asla çevreyi tahrip eden eski iş yapış biçimlerine dönmek değildir” deniyor. Küresel tehlikelerin başında, sosyal ve ekonomik zarara neden olan iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybı gösteriliyor. Bunlar orta ve uzun vadede COVID-19’dan daha büyük tehlikeler olarak görülüyor. Örneğin biyoçeşitlilik kaybı pek çok ekonomik faaliyetin girdisi ve milyonlarca yaşamı içinde barındırıyor. Artık çevre standartlarını gevşetmek, doğanın dengesini bozmak ve doğal hayata müdahale etmenin tüm ekonomik faaliyetlere darbe vurabileceği net bir şekilde görülmeye başlandı.

Sürdürülebilir Şirketler Önde
Bu arada COVID-19 sadece insan sağlığını tehdit etmekle kalmıyor, ekonomik sistemlerin zafiyetini de bize gösteriyor. Uzun ve karmaşık küresel tedarik zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor. Kalkınmış ülkelerin bir anda maske ve solunum cihazına erişemediğini gördük. Yerli üretimin ve özellikle stratejik ürünlerde kendi ayaklarının üzerinde durabilmenin devletler için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladık. Tüm bu gelişmelerle, işletmeler tarafında da artık sürdürülebilirlik tercih olmaktan çıkıp, doğal bir iş yapma biçimi haline gelebilir. Zaten bir süredir sürdürülebilirlik ilkesini üst düzeyde benimseyen işletmeler, hem hisse değeri hem de finansal performans açısından sürdürülebilir olmayan şirketlerden daha iyi sonuçlar almaya başlamıştı. Marka değerleri, güven ve itibar düzeyleri yükseliyordu. Yeni iş fırsatları ve inovasyon olanakları yakalıyorlar ve sermayeye daha kolay ulaşabiliyorlardı. Aynı zamanda nitelikli işgücünü şirkete daha kolay çekebiliyorlardı. Bundan sonrasında da; hem tüketicilerin hem de yatırımcıların beklentileri sürdürülebilirlik için işletmelere seçenek bırakmayacak gibi görünüyor.

Bizi sosyal medyada takip etmek için tıklayın: LinkedIn | Instagram | Twitter | Facebook

COVID-19 ve Sonrası için “ETKİ YAP”anlar

Önceki Haber

5 Adımda İngiltere’nin İklim Değişikliği Yol Haritası

Sonraki Haber

Diğer Haberler