Uzun süre profesyonel turist rehberliği ve tur operatörlüğü yaptıktan sonra kendini zeytin ve zeytinyağı araştırmalarına adayan Mahmut Boynudelik’le, Sorumlu Turizmin (Responsible Tourism) tanımı ve ilkelerini konuştuk.

Röportaj: Burcu Genç

“Sorumlu Turizm” sizce nasıl tanımlanabilir?

Sorumlu turizm, kurumsallaşmış bir yapı değil, bu sadece bir anlayış. Bu konuda bir örgütlenme çabası da olmuş. 2002’de Johannesburg sürdürülebilirlik zirvesinde turizmle uğraşanlarla bir araya gelmişler ve sonrasında örgütlenmeye çalışmışlar ama benim bildiğim kadarıyla henüz sağlam bir örgütlenmesi yok. Gelgelelim fikri düzeyde paylaşanları oldu; kabul edenler, kendilerine yakın bulanlar oldu. Siz tek taraflı arzla ya da tek taraflı taleple bazı şeyleri kontrol edemiyorsunuz. Karşılıklı olarak bir taahhüt işine girerse sektördeki insanlar ancak o zaman istenilen bir sonuca ulaşılabiliyor. Şunu demek istiyorum, eğer oteller, mesela işin arz tarafındakiler, oturup biz şahane bir sistem kuruyoruz deseler bile, alıcının kabul etmediği durumlarda uyumsuzluk oluyor. Veyahut tam tersi, turizm faaliyetine katılanlar farklı beklentiler içindeyken onlara farklı bir arz sunuluyorsa, orada bir memnuniyetsizlik ortaya çıkıyor. Sorumlu turizm kavramının ana fikri, karşılıklı yükümlülükleri içeriyor. Bir tarafta işletmeciler varken, diğer tarafta turizm faaliyetine katılanlar var. Öncelikle bunun amacı, yaptığınız turizm faaliyetinin o bölgenin doğasına, kültürel yapısına ve sosyal yapısına zararının minimum olması, faydasının da maksimum olmasıdır. Bir bölgeye turizm gittiği zaman o bölgeye para kazandırırken doğasını tahrip ediyorsanız, toplumsal dokusunu bozuyorsanız, oradaki eşitsizlikleri büyütüyorsanız bu sürdürülebilir bir şey olmaktan çıkar. Sizin yaptığınız turizm faaliyeti o bölgedeki eşitsizlikleri giderici, doğaya zarar vermeyen hatta onarıcı bir tavırdaysa ancak bu şekilde bir turizm sürdürülebilir olur. Bunun karşısına, tam birbirinin zıttı olmasa da kitlesel turizm konulabilir. Özellikle son 30 senedir bütün dünyadaki turizm faaliyetleri kitle turizmi etrafında yoğunlaşıyor, hükümet politikaları da buna dahil. Artık dünyayı tehdit edici bir hale geldi çünkü turizmi bir tüketim nesnesi haline dönüştürdü, yani kimse turizmin asli amaçlarını önemsemiyor.Sadece bir ülke daha göreyim, bir şehir daha göreyim derdine düşüldü. Bunun sebep olduğu sorunların birincisi, ülke ve şehirlerin birbirine benzemeye başlaması. Bu yolla standartlaşmaya başlıyor çünkü kitle turizmi dediğinizde insanlar bir merak dürtüsüyle değil, yani oranın kültürel, doğal zenginliklerini, güzelliklerini keşfetme duygusuyla değil, sadece tüketmek amacıyla gidiyorlar; dolayısıyla beklentilerini de çok fazla değiştirmeden gidiyorlar. Gittikleri yerde alıştıkları konfor düzeyini ve tüketim alışkanlıklarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Bunun sonuncunda ise dünyanın her tarafında yediğiniz yemekler, kaldığınız oteller, yürüdüğünüz kaldırımlar birbirine benziyor. Bu bir taraftan gideceğiniz ülkeleri daha sevimsiz hale getiriyor, sizi ancak oralarda sizin için tahsis edilmiş bölgelere sınırlıyor, birtakım gettolara hapsediyor. Eğer kitle turizmi turistiyseniz zaten öyle çok fazla maceraya, çok fazla otantik yemeklere, çok fazla oranın yerli insanlarının kültürlerine falan bulaşmak derdinde değilsiniz gibi bir anlayış oluyor. Bunun sonucunda ise varış noktalarında aşırı yüklenmeler oluyor. Yani oraların kaldırabileceğinden daha fazla turist gidiyor çünkü herkes Venedik’e, Paris’e veya Londra’ya gitmek istiyor. Sonuç olarak, oralara daha fazla yatırım yapılıyor.

Kitle turizminin fiyatlarının çok düşük olması bu durumu nasıl etkiliyor?

Kitle turizminin özelliklerinden bir tanesi fiyatta çok rekabetçi olması. Piyasaya yönelik bir rekabet var. Her şeyden önce hizmet kalitesi düşüyor. İşçiücretleri baskı altına alınıyor çünkü vasıfsız ya da az vasıflı işçilerle o işi götürmeye çalışıyorlar. Doğaya duyarlılık çok fazla dert edilmiyor. Arıtma gibi şeyleri mümkün olduğu kadar ucuza mal etmek istiyorlar. Yeterli önlemleri almıyorlar, varsa da arıtma tesislerini çalıştırmıyorlar gibi. Bir de sunulan hizmetlerin kalitesi düşüyor. Özellikle gıda konusunda turistlere en ucuz, hiç adil olmayan, hiç temiz olmayan yiyecekler verilmeye çalışılıyor. Bunun karşılığında, sorumlu turizmin bir alternatif oluşturduğuna, başka bir turizm alanı olduğuna inanan insanlar olarak biz diyoruz ki, karşılıklı olarak beklentilerimizi dengeleyelim. Gittiğimiz zaman beklediğimizi bulalım, tesislere gelen müşteriler ne beklediklerini bilsinler ve turizmciler de ne sunduklarını baştan beyan etsinler. Bu her zaman şakır şakır döşenmiş odalar, her şeyin aşırı tüketildiği bir tatil anlayışı değil. Karşılıklı taahhütler var.

Nedir bu taahhütler?

Bir defa tesisin hem mimarisi hem inşaatta kullanılan malzemeler yerel dokuya uyumlu olacak. Sahil şeritlerinde bölgeyle uyumsuz betonarme yapılar görüyoruz. Ne güzel koylarda, ne güzel körfezlerde oteller yapıyorlar. Kitle turizminin yanında ekoturizm yapan arkadaşlarımız da var. Ekoturizm, doğaya dönük turizm diyerek en güzel yerlere gidiyorlar, oteller açıyorlar. Oradaki doğayı tahrip etmek pahasına çünkü oraya giden insanlarda hem doğanın bağrında olmak istiyorlar hem de tüketim alışkanlıklarını değiştirmek istemiyorlar. Gittikleri zaman ormanda kalsın ama odalar klimalı olsun istiyorlar.
İkincisi, personelle ilgili sorunlar var. Gittiğiniz otel ve tesis personelinin bütün sosyal hakları tanınacak. Tesis sahipleri bunun güvencesini veriyorlar. Diyorlar ki kadın erkek eşitliğine dikkat ediyoruz, bütün sosyal haklarını tanıyoruz; çalışma saatleri olsun, yıllık izinleri, özlük hakları vb.
Bölge tanıtımına katkıda bulunacağız, yani bölgenin sosyal ve kültürel değerlerinin tanıtımını sağlayacağız. Biliyorsunuz kitle turizmine giden bir insan Antalya’da mı, Çeşme’de mi, Tunus’ta mı, Jamaika’da mı çok fazla fark etmiyor. Hepsi, her şey, oteller birbirine benziyor, tesisler birbirine benziyor.
Enerjiyi verimli kullanacağız, atıklara dikkat edeceğiz. En az çöp çıkması için gerekli uygulamaları yapacağız. Bu, kullandıkları ürünlerden başlayarak devam eder. Yemeklerde tamamen doğal ve mümkün olduğu kadar yöresel ürünler kullanacağız. Şu demektir, 40 çeşit peynir vermek zorunda değiliz. Sadece yöresel peynirleri vereceğiz. Yani bizim bölgede kaşar peyniri çıkıyorsa, kaşar peyniri vereceğiz. Yok beyaz peynir çıkıyorsa, beyaz peynir vereceğiz. Bunun ideali de şöyledir. Bazı tesislerde bunu beyan ederler. Mesela “50 km çapımızdaki ürünler temin ediliyor” denir. Fransız şarabı değil de yerli şaraplar olur. Mevsimindeki ürünler kullanılır, mümkün olduğu kadar paketlenmiş ve dondurulmuşürünler kullanılmaz gibi…
Sorumlu turistlerden beklentilerimiz şöyle: Önce yerel kültürleri anlamaya çalışacağız ve saygı göstereceğiz, oradaki insanlara ve doğaya. Doğaya zarar verecek faaliyetlerde bulunmamaya özen göstereceğiz. Gereksiz yere taş, böcek, çiçek toplamayacağız, ağaçların üstünü kazımayacağız gibi. Yerel kültürlerin yozlaşmasına yol açacak faaliyetlerden kaçınacağız. Şu demek, bazen gittiğiniz yerlerdeki insanlara paralar ve bahşişler vererek onlara yardım ettiğinizi düşünüyorsunuz. Mesela ben Küba’ya gitmiştim, Che Guevara’nın mezarının olduğu yerin kenarında oralı çocuklar sizden tişört dileniyorlar. Giderek dilenme kültürü oluşuyor. Turistlerde iyi niyetle yapıyorlar ancak oradaki sosyal dokunun yozlaşmasına neden oluyorlar. Enerji ve su gibi kaynaklarını kullanırken özen göstereceğiz. Turist olarak biz de böyle bir taahhütte bulunuyoruz. Gittiğimiz
yerde klima olmayabilir, odalar 150 metrekare olmayacak, suyu sorumlu kullanacağız gibi şeyler.

Bu saydıklarınız uygulanması ve yapılması çok zor olmayan, uygulanabilir şeyler; turist açısından ve tesis açısından da. Tabii kitle turizmiyle karşılaştırınca fiyatlar biraz yüksek geliyor. Kitle turizmi biraz da çok ucuz olduğu için rağbet görüyor. Ancak sosyal dokunun bozulduğu ve yaşayanların hayatına çok fazla müdahale edildiği gerekçe gösterilerek, örneğin Venedik’te son dönemde turist kısıtlaması gündeme gelmişti.

Venedik’te de yapıldı, Barcelona’da da yapıldı, Amsterdam’da da yapılmaya niyet edildi. Esas uç örneği, Bhutan’da turistlere kota koydular. Bhutan ülke olarak gelen turist sayısına sınır koyuyor ve onlara bir sene önceden kota koyuyor çünkü turist sayısını sınırsız olarak artırırsanız, bu sefer yerel ekonomiyi köklü ve kötü yönde değiştiriyorsunuz. Mesela bütün evler, otele dönüşmeye başlıyor. Bütün yerel esnaf mecburen ticari faaliyet gerektirenkafe, turistik eşya dükkanlarına dönüşüyor çünkü onlar daha fazla para kazanıyor. Milyonlarca insan hücum ediyor. Tıraş olacak berber, veyahut ayakkabı tamircisi veya terzi bulamıyorsunuz.

COVID-19 ile beraber özellikle iç turizme doğru bir yönelim oluşacak gibi. Bunun sonucu olarak da uzak yerlere sanal gerçeklik (VR) platformlarında turlar düzenlenmeye başladı. Sanal gerçeklikle ekoturizm yapan internet siteleri var. Belirli bir ücret karşılığı bir video satın alıyorsunuz ve filleri, maymunları sanal gerçeklik platformu üzerinden izleyebiliyorsunuz.

Çok güzel. Böyle şeyler olacak tabi. Şimdi bir film seyrediyoruz, “Hadi Antarktika’yı da bir görsek” diyoruz. Paramız varsa da gidip görüyoruz. Veyahut Amazonlar’daki pembe yunusları seyrediyorsunuz, “Ne güzel dans ediyorlar ben de göreyim” diyorsunuz ancak bunlar çok ucuz turlar değil. Ama bir müddet sonra, daha ucuza turlar yapılmaya başlanıyor. Ve herkes gitmeye başlıyor. O zaman ortada ne Antarktika kalıyor, ne Galapagos Adası, ne de Amazonlar! Bu teknolojiler  tabii ki iyidir. Bu tür araçlarla o merakın başka türlü giderilmesi iyidir. Turizmde insanlar merak dürtüsüyle yani başka yerleri, başka kültürleri tanımak dürtüsüyle hareket ediyor. Gerçek turistlerin de öyle olması lazım. Merak derken sadece bir ülke daha görmüş olayım, bir şehir daha görmüş olayımın ötesinde, gerçekten merak ettiğiniz bir yer demek istiyorum. Turizmin farklı bir boyutu daha var. Avrupa Birliği’nde turizm, bir sosyal hak olarak tanımlanıyor. Birçok anayasada boş vakitlerini değerlendirmek bir hak olarak kabul edilmiş. Sosyal turizm diye de başka bir anlayış var. Şimdi orada da özellikle vurgulanan şey, turizmin insanları birbirine yaklaştıran, farklılıkları giderici, farklı kültürleri tanıtan boyutu. Onu da ihmal etmemek lazım. Hepimiz birden İngiltere’ye gitmeyelim, hepimiz birden Londra’daki publara dolmayalım ama gerçekten Londra’daki insanlar nasıl yaşıyor,merak eden insanlar da  gidebilsinler, oradaki insanlarla görüşsünler. Yalnız herkes aynı mahalleye giderse işte o zamanda İngiliz görmeden geri dönmüş oluyorlar. Türkiye’ye gelip köylü görmeden, kahvede oturmadan, beş yıldızlı otellerde, paket turlarda haldır haldır gezerek, rehberlerin gösterdiği kadarını öğrenerek geri dönüyorlar. Bunun sosyal yakınlaşmayı ne kadar sağladığından emin değilim. Bu boyutu da ancak yine sorumlu turizm içinde halledebiliriz diye düşünüyorum.
Sosyal hak olarak turizm denince başka sorunlar da ortaya çıkıyor elbette. İnsanlara, “Sen hani geziyorsun ama karbon ayak izin de şu kadar kardeşim”i sürekli hatırlatmak lazım. Sınırsız kaynaklara sahip olmadığımızı bilmemiz lazım. Bunun başka mekanizmaları kurulabilir mi, onun üzerine düşünmek lazım. İşte bu kirleten öder prensibi vardır çevre politikalarında. Onun gibi mesela karbon vergisi konulmuştu. Mesela herkesin uçtuğu her beş yüz mil başına bir tane ağaç dikmesi veya ağaç diken bir kuruluşa bu amaçla bir bağış vermesi, vergi babında birtakım mekanizmalar devreye sokulabilir. Hassas dengeler tabii bunlar, paranın esas belirleyici olduğu bir dönemde çok fazla parası olan insanlara gitmeyin gezmeyin demenin kolay bir yolu yok maalesef. Sadece bunu biraz daha adil hale nasıl getirebiliriz diye düşünmek lazım. Yoksa parası olan hafta sonu şarap içmeye Paris’e gidiyor, ondan sonra kebap yemeye Antep’e gidiyor. Bunu nasıl engelleyeceğiz bilemiyorum.
Bunlar çok kolay meseleler değil, “sorumluluk” oradaki anahtar sözcük olabilir. Ama herhangi bir yaptırımı yok. Sadece sosyal baskı olabilir. “Uçuş utancı” diye bir kavram çıktı İsveç’te, artık insanlar uçağa binmenin ayıplanacak bir davranış olacağını düşünüyorlar. Hani alternatif bir yolunuz varsa, trenle gitmek ya da otobüsle gitmek gibi. İsveçli genç iklim eylemcisi Greta Thunberg mesela iklim zirvesine yelkenliyle gitti. Sembolik olarak önemli bir tavır. En azından insanlara uçağa binmenin çok masum bir şey olmadığını gösterdi. Diğer taraftan da havacılık sektörü çok büyük ve çok önemli bir sektör. Yüzde yüz bir çözüm kolay değil ama en azından insanların zihinlerinde bir dönüşüm başlatabilmek önemlidir. Yoksa insanları “param var, istediğim yere istediğim zaman giderim” anlayışından biraz sarsmak gerekiyor. Yoksa bir Alman illa ki bir yere denize gidecek. 50 hafta çalışıyorsa, iki hafta da tatili varsa, orada güneş görmek istiyor. Akdeniz’de bir yere gidemezsin diyemezsiniz.

Gitmesini engellemek çok mümkün değil elbette ama bunun farklı yolları da var. Ev satın alıyorlar mesela…

Tabii bu arada başka şeyler de oluyor. Kitle turizmi ile birlikte, para ilişkilerini devreden kaldıran mekanizmalar da oluyor. Mesela coachsurfing denen bir şey var. Benim de kullandığım home exchange programları var. Yani siz kendi evinizi veriyorsunuz, başka bir ülkedeki birisiyle değiştiriyorsunuz. Buenos Aires’teki bir aileyle veya bir insanla, İstanbul’daki evinizi değiş tokuş ediyorsunuz. Ama bu defa otelleri devreden çıkartıyorsunuz. İkincisi daha yerel halkla birlikte, yerel halkın yaşadığına yakın bir şekilde yaşıyorsunuz. Yerel halkın alışveriş yaptığı marketlerden alışveriş yapıyorsunuz. Artık otellere gitmek istemediğim için, ev değiş-tokuş programını kullanıyorum. Hem ekonomik olarak çok daha elverişli, hem de gittiğiniz yerde gerçekten yerel bir hayata dahil olma imkânınız oluyor. Kitle turizmine yönelik bir takım alternatif arayışları da var. Kitle turizminin iyi bir yol olmadığını insanlar bir müddet sonra görüyorlar. Yani hayatında ilk defa bir yerlere giden insanlar, özellikle orta sınıf mecburen kitle turizmine yöneliyor. O anlamda kitle turizmini de yok sayamayız. Çok ucuza mal oluyor. Bir Avrupa turu 500 Euro’ya satılıyor.Kendi başınıza uçağa binseniz nerdeyse o kadar para veriyorsunuz. Açıkçası kitle turizmini tek seferde bitiremeyiz. Ancak yavaş yavaş insanları ve hizmet verenleri dönüştürebiliriz. Dünyayı bir seferde, bir günde, bir programla kurtarmak pek mümkün değil.

Bizi sosyal medyada takip etmek için tıklayın: LinkedIn | Instagram | Twitter | Facebook

Avrupa Komisyonu’ndaki Lobi Faaliyetleri Halk Sağlığını Hiçe Sayıyor

Previous article

57 Milyon Dolar Çöpe Gitti

Next article

You may also like