traffic light sign underwater
Photo by Kelly Sikkema on Unsplash

Yazı: Barış Doğru

Yol, insanlık tarihin en eski buluşlarından biri. Tabii ki ilk yollar, yürümeyle aşınan patikalardı (Süleyman Demirel’in söylediğinin tersine, yollar yürümeyle aşınır). Bu anlamda, istek ve iradeyle değil, yürüme emeği ve rutiniyle oluşmuştu. Ancak insanlığa, bu kendiliğenci yollar yetmez olunca, mal ve insanların naklini hızlandıracak yollar inşa edilmeye başlandı. Bu anlamda, insanoğlu ve kızının ilk büyük ölçekli endüstriyel ürünlerinden biriydi yollar. Orduların, malların, gezginlerin ve tabii tacirlerin gide gele aşındırdığı antik yollar, Anadolu’nun birçok yerinde hâlâ görülebilir…

Yolun özelliği, uygarlığı birbirine bağlaması ve uzandığı her yeri de uygarlığın sınırlarına dahil etmesiydi. Nereye yol götürürseniz oraya uygarlık da gider bir şekilde. Ve çoğunlukla olumlu bir anlam dünyasına sahip olsa da, uygarlık, doğa dışı olandır ve ne yazık ki doğayı tahrip eden unsurları da hep beraberinde taşır.

Modern şehir planlaması, bu en temel gerçeği istisnasız bir biçimde ortaya koymuş durumda. Bir yere yerleşim
götürmek istemiyorsanız, -ki her yere yerleşim ve insan toplulukları götürmek, hem manasız hem de son derece tehlikelidir- oraya yolu uzatmazsınız. Yolun gittiği yere, insan sayısı ve yerleşim de gider; sonuçta çok geçmeden oranın doğasını aşındırmaya başlarsanız…

O yüzden yolu nereye götüreceğiniz ve bir yere ne kadar yol yapacağınız, elinizdeki beton, iş makinası ve insan emeği stoğuna bağlı olmamalıdır. Kurmak istediğiniz uygarlığın, kentin, doğal yaşamın, ekosistem kaynaklarının dengesi, yapacağınız yolun yönünü ve miktarını belirler…

***

İnsan uygarlığı ve doğa ilişkisinin-sorunlarının farkında olan kent planlamacılarının ve ulaşım uzmanlarının ikinci önemli saptaması ise, yol yaparak şimdiye kadar hiçbir trafik sıkışıklığı sorununun çözülemeyeceğidir. Ne kadar yol yaparsanız, o kadar çok araç yollara çıkar; yolları ne kadar genişletirseniz genişletin yollar bir yerde kesişir ve sıkışıklık başlar. Sonuçta akış, boruların genişliğinden çok kesişim noktalarının darlığı ile sınırlanır. Özel araçlara dayalı mobilite anlayışı, tam da bu nedenle durmadan duvara toslar. Altı şeritli otobanlar, her şehir girişinde, kaplumbağa hızıyla ilerleyen trafik sıkışıklıkları kadar cürme sahiptir. İnsanları ve malları sınırsız hız ve yoğunlukla, özellikle de şehir içinde dolaştırma isteği, çözülmesi imkansız bir ikilemdir.

Dolayısıyla elimizde temel bazı ön kabuller olmak zorunda: Birincisi yolu her yere götürmek, dünyanın en saçma şeyidir (Yüksek mahkemenin durdurma kararı vermesine rağmen inşası tamamlanan Yeşil Yol faciası, Karadeniz’in yaylalarını bıçak gibi keserek, yaylaları ve doğal hayatı mahvederek ve dere yataklarını dolduran molozlar aracılığıyla sel felaketlerine çoktan yol açmaya başladı bile). İkincisi, şehirlerin içine, yaşam ve çalışma alanlarını parça parça eden, tarihi alanları ve kent merkezlerini kullanılmaz hale getiren yollar, hiçbir trafik sorununa çare olmaz, olamaz…

Asıl olan, kentsel gelişimi, insanı ve doğayı birlikte düşünerek, ulaşımın gerçek niteliği üzerine yeniden
düşünmektir. Hareket kaçınılmaz ama birincisi, bu anlayışla gerçek bir hareketlilik mümkün değil. İkincisi ise, bu
hareketliliğin insan sağlığından doğa tahribatına, biyolojik çeşitlilikten iklim değişikliğine ağır bir bedeli var. Ve bunu tüm insanlık birlikte ödüyoruz, böyle giderse ödemeye devam edeceğiz…

AB Liderleri, Aralık Ayında İklim Değişikliği Hedefi Konusunda Anlaşma Yapmayı Hedefliyor

Previous article

IEA: “2050’ye Kadar Net Sıfır Emisyona Ulaşılabilir”

Next article

You may also like