Giresun’da şimdiye kadar sekiz yurttaşın hayatını kaybettiği, bir o kadarının da kayıp olduğu sel felaketi, bir kez daha Karadeniz’in değişen iklim koşullarını, çarpık yapılaşmayı, dere yataklarının istinat duvarları ile daraltılıp yapılaşmaya açılmasını, bölgeye yapılan hidroelektrik santrallerini, Karadeniz Sahil Yolu’nu tartışmaya açtı. Açmak zorunda da…

* Yazının başlığı “Dereler ve İsyanlar” kitabına gönderme olması için seçilmiştir. Dereler ve İsyanlar kitabı, Karadeniz’de 2005’ten sonra başlayan HES projelerine karşı köylülerin tepkilerini anlatan röportaj-kitaptı. Bugün olan bitenlerin hepsi orada anlatılmıştı.

Dereler ve İsyanlar, Mahmut Hamsici, Notabene Yayınları, https://notabene.com.tr/ana-sayfa/30-dereler-ve-isyanlar-9786055513023.html

Yazı: Cemil AKSU

Karadeniz’de haftada iki defa yağmur yağar; biri üç gün sürer, diğeri dört gün… Bu espri, yaşlı doğal ormanlarla kaplı derin ve dik vadileriyle Karadeniz’in en normal halini anlatır. Anadolu’nun her tarafında “yağmur duası” edilir, Karadeniz’de ise “güneş duası”. Köy takvimine göre de Temmuz’un 15’i ile Ağustos’un 15’i arası “çürük ayı”dır; haftada iki defa yağmur yağması espri olmaktan çıkar, bu ayda gerçek olur.

Herkes değilse bile bütün Karadenizliler bilir bu gerçeği. Karadeniz’de her sağanağın sele dönüşmesinin “normal” hale gelmesi ise tam da bu gerçeğe karşı davranan insanların hikayesini yansıtıyor. Tıpkı Yunan mitolojisindeki Prokrustes gibi, gerçeği kendi ölçülerine uymaya zorlayan insanların hikayesi. Bilindiği gibi, Atik Yarımadası’nda Eleuis’ten Atina’ya giden yol üzerinde yaşayan Prokrustes, yoldan geçen yolcuları öncelikle evinde ağırlamaya davet edermiş. Yolcularla hoş bir muhabbetten sonra çok rahat bir yatağı olduğunu söyleyip yolcuları demirden yapılmış bir yatağa yatırırmış. Bu aşamadan sonra içindeki zorbalık hissi dışa vururmuş. Yolcuların boyu yatağa uzun gelirse, ayaklarının dışarı taşan kısmını kesermiş, eğer misafirin boyu kısa gelirse bu sefer de yatağa bağladığı misafiri mengene ile gererek uzatırmış. Yerli Prokrustesler ise doğaya aynı muameleyi yapıyor. Sonuç değişmiyor.

Giresun’da şimdiye kadar sekiz yurttaşın hayatını kaybettiği, bir o kadarının da kayıp olduğu sel felaketi ortaya korkunç görüntüler çıkardı. Dere ilçesinin bir caddesinin boydan boya iki metreyi bulan çamur-taş yığını ile dolması, Tirebolu-Doğankent yolu ve Giresun- Dereli- Sivas yolunu sel alması, onlarca aracın hınç olması, onlarca evin kullanılamaz duruma gelmesi felaketin boyutlarını gösteriyor.

Yaşanan felaket, bir kez daha Karadeniz’deki değişen iklim koşullarını, çarpık yapılaşmayı, dere yataklarının istinat duvarları ile daraltılıp yapılaşmaya açılmasını, bölgeye yapılan hidroelektrik santrallerini, Karadeniz Sahil Yolu’nu tartışmaya açtı. Açmak zorunda da…

Karadeniz’de artık her sağanak bir afete dönüşüyor. Birçok kez heyelanlar oldu, taşkınlar oldu, can ve mal kaybı yaşandı. 2002’de Rize’nin Güneysu ve Çayeli ilçelerinde yaşanan sel felaketinde 34 kişi hayatını kaybetmişti. 2005 yılında Rize ve Trabzon’daki sel felaketlerinde ise toplam 32 kişi hayatını kaybetti. 2009 yılında Artvin Borçka’da beş kişi, 2010 yılında Rize Gündoğdu’da 12 kişi sel suları ve heyelan altında kalarak öldüler. 2012’de Samsun’da yaşanan taşkında, nehir yatağına yapılan konutlar su altında kalmış ve 13 kişi hayatını kaybetmişti. Ağustos 2015’te Artvin’in Hopa, Arhavi ve Borçka ilçelerinde yaşanan sel felaketi dokuz insanımızın yaşamını yitirmesine, çok sayıda yaralanmalara ve bölgede büyük maddi kayıplara neden oldu. 2019 Haziran’ında Trabzon Araklı’da yaşanan sel felaketinde ise dokuz kişi hayatını kaybetti. Bölgede son 10 yıl içerisinde 100’e yakın insanımız bu şekilde hayatını kaybetti. Ve bu sadece insani kayıp. Diğer canlılar için hâlâ kayıt tutmuyoruz maalesef.

Eylem Planı: Yapılan Her şey Yanlıştı

Hatırlanacağı üzere, bu sel ve heyelan felaketleri üzerine 12 Temmuz 2019 Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Karadeniz Bölgesi’ndeki 6 ili kapsayan, 15 maddelik ‘İklim Değişikliği Eylem Planı’nı açıkladı.

İklim değişikliğinin son yıllarda uluslararası gündemi meşgul eden en önemli konulardan biri haline geldiğini ifade eden Kurum, sanayi devriminden bu yana dünyanın ortalama sıcaklığının 1,1 derece arttığını anımsattı. Kurum, “Tedbir alınmazsa, bu yüzyılın sonunda ortalama sıcaklıklar yaklaşık 4-6 derece artacak. Deniz suyu seviyesi 19 santimetre yükseldi. 2100 yılında denizlerimizde su seviyesinin 5 metre yükselmesi bekleniyor. Bu kötü senaryo gerçekleşirse dünyada yaşayan insan nüfusunun üçte biri küresel ısınmadan etkilenecek” dedi. Gelecek 100 yılın sonunda, tarım için uygun alanların azalacağını vurgulayan Kurum, “Kıtlık ve kuraklık baş gösterecek. Sel, fırtına, tayfun gibi doğal afetlerin sayısı, şiddeti ve görülme yerleri de artacak” bilgisini verdi.

Kurum, Karadeniz İklim Değişikliği Eylem Planı’nda atılacak adımları sıraladı. Kurum tarafından açıklanan “eylem planı”nın her maddesi aslında şimdiye kadar yapılan yanlışların da tek tek tespit edilmesini sağlıyor. “Eylem Planı”nın bazı maddeleri şunlar:

“2. Trabzon, Rize, Ordu, Giresun, Artvin ve Samsun illeri öncelikli olmak üzere dere yataklarında yer alan binalar tespit edilecek ve uygun alanlar için kamulaştırma ve taşıma süreci planlanacak.

3.Yüksek heyelan riski bulunan bölgelerde yer alan binalar tespit edilerek uygun alanlara taşınacak ve bu bölgelerde inşa faaliyetlerine izin verilmeyecek.

4.Yerel yönetimler uhdesindeki ekonomik ömrünü tamamlamış veya yetersiz kesit genişliğine sahip köprülerin önceliklendirme yapılarak kaldırılması için tespit çalışmaları yapılacak.

5.Karadeniz Sahil Yolu’nun yağış sularının denize ulaşmasına engel olan bölümlerinde menfezlerin kapasitesi artırılacak.

6.Karadeniz Sahil Yolu’nda ve risk altında olan karayollarının altyapısının belli noktalarında ani oluşan taşkınların denize iletilmesini sağlayan su hatları ve tüneller oluşturulacak.

7.Dere yataklarının doğal yapısının bozulmaması için bölgede faaliyet gösteren tesislerde denetimler sıklaştırılacak.

8.Kamu hizmeti veren binaların aşırı iklim olaylarından daha az etkilenecekleri şekilde kent planlarında yer seçimleri yapılacak.

9.Yağış suları ve kanalizasyon suları ayrık sistem haline dönüştürülecek.

10.İçme suyu, atıksu arıtma ve atık depolama gibi kritik altyapı tesislerinin afet risk analizleri yapılacak.

14.Bölge genelinde yol yapımında geçirgen materyaller kullanılması teşvik edilecek.”

Bu eylem planı, aslında iktidarın 20 yıldır yaptığı bütün işlerin yanlışlığının kabulü sayılabilir. Çünkü Karadeniz bölgesi, iktidar partisinin en fazla oy aldığı bölgelerin başında. Hakeza iktidarla arasının çok iyi olduğunu bilinen inşaat şirketlerinin de hemen hepsi Karadenizli. İnşaat ve enerji yatırımları üzerinden bölgesel kalkınma hedefiyle hayata geçirilen HES yatırımları, Karadeniz Sahil Yolu, köy ve yayla yollarının asfalt/betonlaştırılması, dere yataklarına istinat duvarları yapılması, turizm yatırımları… Dolayısıyla bu “eylem planı” 20 yılda yapılan her şeyin sökülmesi demek olacak!

Sahil Yolu, HES’ler, Dere Yataklarına Bina Derken…

Karadeniz’in bugünkü kaderini yaratan inşaat hamlesinin ilk adımı Karadeniz Sahil Yolu oldu. 4,2 milyar dolar maliyetiyle Türkiye’nin en büyük altyapı projelerinden biri olan sahil yolu, Samsun’dan başlayarak doğuda Sarp Sınır Kapısı’na kadar 542 km uzunluğa sahip. Çarşamba Ovası ve Perşembe Yarımadası hariç genellikle kıyı çizgisini takip eden, toplam nüfusları 1.500.000’i bulan 5 il ve 30 ilçe merkezinden geçen Karadeniz Sahil Yolu 2007 yılında açıldı. Yolun yaklaşık %60’ı dolgu üzerine yapıldı. Yani sahiller taşla dolduruldu. Sahil yolu için yapılan deniz dolgusuna taş yetiştirmek için Karadeniz’in her vadisi taş ocağına çevrildi. Sahil şeridine yapılan dolguların, yamaçlardaki yüzey sularının denize ulaşımını engelleyerek heyelan tehlikesi yaratacağı konunun uzmanları tarafından defalarca dile getirildi.

İnşaat hamlesinin ikinci adımı ise hidroelektrik santral HES’ler oldu. 2005 yılında yapılan yasa değişikliği ile elektrik piyasasının özel sektöre açılması ve “nehir tipi” HES’lerin yapımı için DSİ’nin hazırladığı projelerle başlayan HES furyası kısa zamanda tüm bölgeyi sardı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın verilerine göre, Karadeniz Bölgesi’nde son 10 yıl içerisinde toplam kapasitesi 20,3 milyar kilowatt/yıl olan (yani Atatürk Barajı’nın binde biri kadar elektrik üreten) 203 HES yapıldı. 20 HES’in inşaatı devam ederken, 123’ü de proje aşamasında. Yapılan hidroelektrik santralleri için birçok dere yatağından sular cebri borulara, tünellere alındı, bunların yapılması için olur olmaz yollar açıldı, patlamalar yapıldı, orman ve arazi yapıları bozuldu. Aynı şey iletim hatları için de yapıldı.

İnşaat hamlesinin üçüncü adımı da, dere yataklarının istinat duvarları çekilerek, darlaştırılması, bu yolla üretilen arsaların hem şahıs hem de kamu tarafından yapılaşmaya açılması biçiminde yaşandı. Bu dereler üzerine ve derelerin denize vardığı noktalarda inşa edilen alçak köprüler ve yükseltilmiş yol nedeniyle sellerin şiddeti ve verdiği zarar arttı. Karadeniz’de köylerde bile doğal bir dere yatağı kalmış değil. Hepsinin yatağı beton duvarlar içine alınmış, kenarına yol yapılmış, apartman yapılmış. Karadeniz’in kentlerinde “yeşil alan” yok! Samsun’dan Artvin’e kadar… Köy yolları, hatta yayla yolları bile betonlaştırıldı.

En son hamle ise, temmuz ayında Danıştay tarafından iptal edilen, “Yeşil Yol Projesi”. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2016 yılında onaylanan Samsun-Ordu-Trabzon-Rize-Giresun-Gümüşhane-Artvin illerini kapsayacak şekilde yaylalara ve yaylalar arası asfalt yol projesi, sahil yolu projesinde yapılan hataların tekrarı oldu. İronik bir şekilde “Yeşil Yol Projesi” olarak adlandırılan yol projesinin büyük kısmı tamamlanmış olmasına rağmen hala master planı kamuoyuna açıklanmış değil! Projenin hukuki denetimden kaçırılması için, etaplara bölünerek ve İl Özel İdareleri eliyle hayata geçirildi. Proje kapsamında mevcut yollar genişletildi, yeni yollar açıldı, asfalt/beton yapıldı.

Türkiye’nin yurt içi ve yurt dışından sağlanan ucuz ve yaygın kredi olanakları ile teşvik ve hatta tahrik edilen bu inşaat ya da beton/asfalt hamlelerinin yarattığı zenginleşmeye, kırsal nüfusun eritilerek kent merkezlerine toplanmasını hedefleyen politikalar eşlik etti. Türkiye nüfusunun %92’si il ve ilçelerde yaşamayı tercih ederken, köy ve beldelerde yaşayan nüfus geçen yıl itibarıyla 6,1 milyon oldu. 2000 yılında 63,6 milyon Türkiye nüfusunun %35,3’ini oluşturan 22,5 milyonu kırsalda yaşıyordu. Nüfusun kent merkezlerinde toplanması, inşaat sektörü üzerinden kalkınma hamlesi için gerekli bir politikaydı ve öylede oldu. Yapılaşma alanı sınırlı olan Karadeniz’de bu ihtiyaç sürekli denize dolgu alanları yaparak telafi edilmeye başlandı.

Denize dolgu yapılarak inşa edilen Giresun, Trabzon havaalanları ve yapımı devam eden Rize-Artvin Havaalanı gibi büyük projeler, Doğu Karadeniz Kalkınma Ajansı (DOKA) tarafından projelendirilen yine dolgu sahaları üzerine turistik ada projeleri de var.

İnşaat üzerinden yapılan bütün bu hamlenin son halkası, “imar affı” oldu. İskansız yapıların, belli bir ücret karşılığında kayıt altına alınmasına olanak sağlayan “İmar Barışı” uygulaması 18 Mayıs 2018’de yürürlüğe girdi. Mevzuata göre, İmar Kanunu’na eklenen geçici 16. Madde ile 31 Aralık 2017’den önce yapılan kaçak yapılar ‘Yapı Kayıt Belgesi’ adıyla yasallaştırılmasının önü açıldı. Böylece bütün bu inşaat hamlelerinde yapılan kanuna aykırı bütün yapılar yasallık kazandı. Şimdi “iklim değişikliği eylem planı” ile bunlar düzeltilmek hedefleniyor!

Bütün bunları düşününce yaşananlar bile bile lades oluyor…

4 Aralık 2018’de Katowice İklim Zirvesi’nde yayımlanan Küresel İklim Riski Endeksi Raporu’na göre Türkiye’de 2017 yılında gözlemlenen meteorolojik afetler toplamda 1,9 milyar dolar ekonomik hasara yol açtı. Türkiye’de Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 598 iklim afeti gerçekleşmiş. Türkiye’de son 20 yılda iklim afetlerinin yıllık ortalama 462 milyon dolar ekonomik hasar verdiği ifade ediliyor.

İklim krizinin Türkiye’ye kısa-orta-uzun vadede etkilerine dair birçok raporu mevcut. İklim krizinden en fazla etkilenecek ülkelerden biri Türkiye. İklim krizine bağlı olarak iklim kuşakları, yerkürenin jeolojik geçmişinde olduğu gibi, ekvatordan kutuplara doğru yüzlerce kilometre kayacağı ve bunun sonucunda da Türkiye, bugün Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da egemen olan daha sıcak ve kurak bir iklim kuşağının etkisinde kalacağı öngörülüyor. Türkiye iklim değişikliği birinci ulusal bildiriminde ise, gelecekte Türkiye’nin güneybatı kıyılarında ciddi bir yağış azalmasının (özellikle kışın), Karadeniz sahil şeridinde ise yağış artışının olacağı tahmin ediliyor.

Sonuç olarak elimizde iki gerçek var. İklim krizi ve Prokrustes gibi davranan kamu. Geçen yıl açıklanan “15 maddelik ‘İklim Değişikliği Eylem Planı”nın yaşadığımız kriz koşullarında nasıl uygulanacağı, sivil toplumun bu planın uygulanmasının neresinde olacağı, bu plan dahilinde yapılması öngörülen yeni yapılaşmaların gerçekten iklim krizi ve bölgenin doğası göz önünde bulundurularak yapılıp yapılmayacağı ve bunca felaket, can ve mal kaybından sonra bölgedeki yatırımların “aynı hamam aynı tas” devam edip etmeyeceği gibi sorular yumağı var. Ülke olarak yaşadığımız siyasi, ekonomik kriz ve en önemlisi hukukun siyasallaşması bu sorulara pozitif cevaplar vermeyi imkansız kılıyor.

 

IEA: “2050’ye Kadar Net Sıfır Emisyona Ulaşılabilir”

Previous article

Oxfam: “Zengin Ülkeler Sözlerini Tutmuyor”

Next article

You may also like