Yazı: Barış Doğru

İnsanlık uzun süredir ikilikler üzerinden düşünüyor. Beden ve zihin. Uygarlık ve doğa. Doğu ve Batı…. Kökleri felsefi düzeyde, aydınlanma düşünürlerine dayandırılan; toplumsal hayatta da pratik olarak bulunan (bizler ve onlar; bizden olanlar ve olmayanlar) bu yaklaşım kartezyen düşünce olarak adlandırılıyor. Ve kimilerine göre birçok toplumsal sorunumuzun kökeni de bu karşıtı olmadan düşünememe yaklaşımında yatıyor. Bu felsefenin ve bilim felsefesinin eski ve kolay kolay sonlanmayacak bir tartışması bildiğim kadarıyla. Birçok açıdan ikiliklerle düşünme, bir çalışma ve anlama kolaylığı yaratıyor ama bir yandan da şemalaştırıcı, basite indirgeyen ve dışlayıcı bakışlara kapı aralıyor.

Bu eski tartışma üzerine, ekoloji bağlamında “amatör” olarak ara ara düşünüyor ve yazıyorum ancak bu sayıdaki dosya kapsamında konuştuğumuz akademisyenlerden Yrd. Doç. Dr. Ferhat Taylan’ın oldukça önemli aktarımları, ilgimi tekrar canlandırdı. Aynen alıntılıyorum.

“Çevre etiğinin kurucusu olarak görülen Aldo Leopold’un 1949’da yayımlanan Land Ethics (Toprak Etiği) makalesinde (…) şöyle diyordu: ‘Toprağın ekolojik anlamına ulaşabilmek için ekolojiyi anlamak gerekir, bu daaslında eğitime bağlanamaz, zira akademinin büyük bölümü bilinçli bir şekilde ekolojik kavramları dışlamaktadır.’ Taylan’a göre, Leopold bu saptamasını şuna bağlıyordu: “Modern dünyanın değerleri, özellikle de büyük şehirlerin ve bu şehirlerdeki yaşantının yüceltilmesi üzerine kurulu olduğundan, ortalama modern insan için ‘toprak’, bu şehirler arasındaki gereksiz ve sıkıcı bir alandan ibaretti. Ekoloji, toprakta yaşayan canlı türleriyle ilgilenmesi itibariyle bu modern ve şehirli değerlerin dışında kalıyordu. Bu anlamda, ‘ekolojik bilinç’ diyebileceğimiz şey, yani insan türünün de dahil olduğu bütün canlı türlerin, ancak başka türler ve biyofizik çevreleriyle kurdukları karşılıklı ilişkiler içerisinde yaşayabileceklerinin bilinci, paradoksal bir biçimde anti-modern bir değerler dünyasına ait olarak görülebilir; paradoksal, çünkü Darwin ve Darwin gibi bu konuya değinmiş doğa bilimcileri aslında bilimsel modernitenin tam kalbinde yer alıyordu. Felsefe ve sosyal bilimler, 18. ve 19. yüzyıllarda istikrarlı bir biçimde doğal ortam ve varlıklar karşısında insana ve insan toplumlarına özgü değerleri, bunların biricikliğini ve üstünlüğünü savundular. Bu açından bakıldığında, Leopold’un 1940’lardaki bu saptamasına çok da şaşırmamak gerekir, zira‘akademi’ -eğer akademiden kastımız toplumsal yaşama ve dünyada var olma biçimlerine dair üniversitelerde üretilen bilgiyse- esas olarak bu modern değerleri temsil ediyordu”.

Yani uzun bir süre bilimin ve rasyonel aklın “doğaya” “ekosisteme” ve “doğal olana” bu kadar mesafeli ve hatta yabancı olarak yaklaşmasının bazı tarihsel-felsefi kökenleri bulunuyor. Ama bugün artık eskisi gibi beslenmeyen
bu kökler yavaş yavaş zayıflıyor. Bilim dünyasının ve akademinin içinde; ekoloji ve bilimi, insanı ve doğayı bütünsel olarak ele alan yeni sürgünler gelişiyor, kökleri giderek daha güçleniyor. Bu eğilimin arkasında da elbette, yaşadığımız büyük çevresel sorunlar ve buna karşı gelişen toplumsal bilinç ve hareketlilik bulunuyor.

Ve yeni uygarlığın arkasında da işte bu yeni gelişen toplumsal bilinç ve birbirini karşılıklı etkiledikleri yeni bilimsel paradigma yatıyor. Eskinin içinden yenisi doğmayı başarabilir mi; bunun için gezegenin zamanı yetecek
mi; eski dünyanın egemenleri buna ne kadar direnecek ve eski dünyanın mağdurları kendi aralarındaki çelişkilerden ve kavgalardan ne kadar vazgeçebilecek bilmiyorum ama işte ben bu yeni uygarlık ve paradigmaya, sürdürülebilirlik diyorum…

Haberlerimizden zamanında haberdar olmak istiyor musunuz?

Sürdürülebilirlik için Mutlu Gençler…

Önceki Haber

Sürdürülebilir Akademi Modeli ve Mimar Sinan

Sonraki Haber

Diğer Haberler