SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA

Sürdürülebilirlik ve Refah Arayışımız: Felsefe Ne Olmalı?

Sürdürülebilirlik çağına erişmek için hem gelecek hem de mevcut nesillerin refahını gözeten yeni sistem tanımlarına ihtiyacımız var. Çevrenin kaynaklarının yok edilmesi, eşitsizliğin artmaya devam etmesi ve üzerine gelen pandemi koşulları bu problemlerin daha da gözle görünür bir hale geldiğini, konunun öteleyeceğimiz bir boyutunun kalmadığını ortaya seriyor. Neler düşünmeliyiz? Nasıl ekonomik sistemler ve kamu politikaları oluşturmalıyız?

Yazı: Gülin YÜCEL, Brika Sürdürülebilirlik, [email protected]

Gelecek nesillerin refahı için, şimdiden yaşanabilir bir gezegeni garanti altına almalıyız. Bu birçoğumuz için temenni ettiğimiz bir şey olmasına rağmen, günlük hayatlarımız içerisinde, kendi refahımıza yönelik tercihler yapmamız noktasında her zaman çok kolay olmuyor. Toplumu bugün için daha mutlu bir yer yapma çabalarımız, ilerideki sürdürülebilirliği güvence altına almak için yeterli olmayacak. İnsanlığın bu noktada maalesef dar görüşlü bir bakış açısı bulunuyor.

Öte yanda, insanın refah arayışı ve ekolojik sürdürülebilirlik birbirini tamamlayıcı olabiliyor. Refaha odaklanmak, toplumsal düşünce yarattığı gibi zorluklara karşı birlikte mücadele etme dürtüsü de oluşturuyor. Bu dinamik de çevresel problemlerin önlenmesini ve uyum sağlanmasını kolaylaştırıyor.

Toplumsal güven ve mutluluğun en yüksek olduğu toplumlar (genel olarak Kuzey Avrupa toplumları) aynı zamanda çevresel korumanın en güçlü olduğu yerler. Özellikle komşu ülkelerin benzer olması, güveni daha da arttırıyor.

Temel olarak çevrenin sürdürülebilirliğini sağlamak ve gelecek nesiller için yaşanabilir bir gezegen bırakmak, doğal sistemleri korumak amaçlı insan aktivitelerinin kısıtlanmasını gerektiriyor. Bunlar bireysel aşamada tüketim tercihlerimizi azaltmamıza, bazı noktalarda daha fazla çalışmamıza sebep olabilir. Ancak bu noktada ilgi çekici olan, yaşam memnuniyeti anketlerinde bir düşüşe sebep vermiyor; örneğin gelirin düşmesi, her durumda insan refahının düşmesi anlamına gelmiyor (özellikle üst gelir grubundaki insanlar için). Çalışmak her zaman para karşılığı yapılması gereken bir efor olmak zorunda değil; örneğin bahçenizde kendi meyve sebzelerinizi yetiştirmeniz veya doğal çevrenizi güzelleştirmek için yaptıklarınız. Yani refahı artırmak için sarf edilen her emek, çevresel bütünlüğe zarar vermek veya malzeme kullanımını artırmak zorunda değil. Buradan yola çıkarak, sürdürülebilirlik ve refahın uyumlu bir şekilde gözetilebileceğini söyleyebiliriz.

Refah için Nasıl Bir Ekonomik Sistem Gerekli?

Toplumsal olarak bize diretilen veya iki karşıt açından tartışılan (büyüme odaklı ekonomi ve küçülme/ degrowth ekonomisi), refah için ekonomik ölçeğin tartışıldığı bakış açılarını iki şekilde esnetebiliriz. Kısıtlanması gereken şey kaynaklarının korunmaması ve bu şekilde çevresel sistemlerin zorlanmasıdır. Küçülme ekonomisi tanımları ise gayri safi yurtiçi harcamanın kısıtlanmasına odaklıdır. Oysaki bu tanımın toplumsal refaha ve sürdürülebilirlik tanımlarını içine alacak bir şekle evirilmesi de farklı bir açılım olabilir.

Burada öne çıkarılması gereken hem bireysel hem de toplu olarak, yaşamlarımızı bizi destekleyen sistemlere zarar vermeden de iyileştirmemizin mümkün olduğudur. Bunu yapabilmek için, bizler için neyin önemli olduğunun ölçümlenmesi ve sonuçlarının bizleri (ve düzenleyicileri) yönlendirebilmesidir.

Güven seviyesini arttıran, sosyal kimlik ve dayanışmayı arttırmaya odaklı birtakım politikalar, ekonomik büyümeyi engelleyici olsalar bile önemlidir. Sosyal güvenlik alanlarının olması, gelirin adil dağılımına yönelik düzenlemeler refahın ve toplumsal mutluluğun artması için gereklidir – Kuzey Avrupa toplulukları en yüksek mutluluk seviyesi ve en düşük eşitsizlik seviyesini (vergi sonrası gelir bazında) birlikte başarabilmektedirler.

Peki Yaşam Doyumunu Nasıl Ölçeceğiz?

Yaşam doyumu arayışı, maddi gelir ötesinde, eşitsizlikleri ortadan kaldırmak adına şüphesiz bütüncül ve insan odaklı bir yaklaşım. Aynı zamanda, sosyal kimlikleri güçlenmesi, insanlık itibarının yükselmesi dolayısıyla refahın artması için de mutlaka peşinde olunması gereken, diğer bir deyişle sürdürülebilir yaşam için ihtiyacımız olan kavram…

Aynı zamanda ölçülmesi de zor bir kavram. Toplumumuza bağlılığımızı, güvenimizi, sağlığımızı, yeterli fırsata sahip olup olmadığımızı nasıl ölçeceğiz ve diğer toplumlar ile mukayese edeceğiz?

Ekonomistlerin eğilimi olan davranışları incelemesi (görüşler yerine davranışlar) ve yerel istatistik kurumlarının elle tutulur ölçümleme kriterlerine bakması, yeterli olmamakta. Onun yerine sosyal etkinin ölçümlenmesi için sübjektif refah ölçütlerine ihtiyacımız var. Ülkeler, sivil toplum, akademisyenler, hükümetler bu arayışın peşindeler.

Sübjektif refahın en bilinen ölçümü “Dünya Mutluluk Raporu” 2012 senesinde Columbia Üniversitesi Earth Institute liderliğinde başlayan çalışma, 2013 senesinden bu yana Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı (UN SDSN) tarafından farklı platformlarla birlikte yürütülmektedir. Saha analizlerini ise 10 yıldan fazladır 150 ülkede araştırma yapan ve yaşam üzerine yaptığı değerlendirmeler ile ilgi çeken Gallop World Poll yürütmektedir.

Bu rapor içerisinde kullanılan bir kavram ise refah yaklaşımıdır. Tüm katılımcıların toplam refahını ölçen bir metrik (Well-Being-Adjusted Life-Years yani WELLBY olarak bilinen), politika yapıcılar tarafından hem doğmuş tüm insanların hem de küçük bir ıskonto oranına tabi olarak doğacak olan nesillerin refahını inceler. Dolayısıyla insanı ilerlemeye ve ülkeler arası farklılıkların gözetimine yönelik bütünsel bir yaklaşım (ortalama refahın yaşam beklentisi ile çarpılması ile) sunar.

Refah ve COVID-19

20 Mart 2021’de açıklanan ve COVID-19’un etkilerini inceleyen “Dünya Mutluluk Raporu” yukarıda bahsedilen konulara destekleyici örnekler sunuyor:

  • Asya/ Pasifik ülkelerinin ölümleri engelleme amaçlı aldıkları tedbirler, ekonomik kayıplara yol açmadığı gibi tam tersine, en yüksek ölüm olan ülkeler, en fazla GSYH düşüşleri yaşadı (r =0.34).
  • Çin’de vakaların artışı olduğu dönemde kamunun mutluluk oranının da düşük olduğu gözlendi.
  • Gelir eşitsizliği, sosyal güvenin bir göstergesi olarak, Danimarka ve Meksika arasındaki %20’lik ölüm oranı farklılığının temel sebebi.
  • Pandemiyle mücadelede en başarılı ülkeler, geçmiş tecrübelerden öğrenen (SARS tecrübesi) ve kadın liderlere sahip olanlar.
  • İşsizlik yaşam doyumunun %12 düşmesi ile ilişkilendiriliyor; daha mutlu olanların işlerini korudukları tahmin ediliyor.
  • Ruh sağlığının bozulması, pandemi ve karantina ile ciddi oranda artmış durumda. Örneğin; İngiltere’de bu oran %22.
  • Kamu kurumlarına olan güven, COVID-19 ile mücadelenin daha başarılı olmasını sağladı.

Özetle hem mevcut hem de gelecek nesillerin refahını içeren ekonomik modellere ihtiyaç duyuyoruz. Büyüme odaklı ekonomik sistemler ve uzantısı olarak gayri safi yurtiçi hasılayı ölçüt olarak alan sistemler bu refahı ölçmede yetersiz kalmaktadır. İnsan refahını, yaşam doyumunu ve mutluluğunu ölçen, güven odaklı sistemler yaratmak sürdürülebilir kalkınma yolunda kaçınılmazdır.

 

Haberlerimizden zamanında haberdar olmak istiyor musunuz?

Pandemi Sonrası Döngüsel Ekonomiye Geçiş Hızlanır mı?

Önceki Haber

Sıfır Karbonun Peşinde

Sonraki Haber