İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

İklim Değişikliğini Önlemek ve Sürdürülebilirlik

Yazı: Emine ERDEM, KAGİDER Yönetim Kurulu Başkanı

Dünyamızdaki küresel ısınma, çevre kirliliği, doğal kaynaklarının tükenmesi gibi sorunlar insanlığın geleceğini tehdit edecek bir boyuta ulaştı. Bunun sonuçlarını bugünden görmeye, yaşamaya çoktan başladık bile.

18. yüzyıl ortalarında Sanayi Devrimi’nin başlamasından bu yana insanların faaliyetleri sonucu atmosfere yaklaşık 2,5 trilyon ton CO₂ salındı. Atmosferdeki CO₂ yoğunluğu %67’ye yükseldi. Bu gazın yüzlerce yıl atmosferde kaldığı biliniyor. 1880’li yıllardan bu yana küresel sıcaklık ortalaması 1,1°C arttı. Eğer kapsamlı bir müdahale yapılmazsa ısınma süreci devam edecek ve 2050 itibarı ile sanayi öncesi döneme kıyasla ortalama küresel sıcaklık artışı 2,3°C’yi bulacak.

Bu nedenle, Paris İklim Anlaşması ile 2030’a kadar salınımın 56 milyar ton azaltılması ve yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmanın 2 derecenin altında tutulması hedefleri konuldu. Bu sözleşmede 197 devletin imzası var, ancak devletler bu konuya ne kadar ciddi yaklaşıyor açık değil. Örneğin bir önceki Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın olumsuz yaklaşımı sürece 4 yıl kaybettirdi. Neyse ki seçimi kazanan Joe Biden yönetiminin konuyu odağına alması şimdi yeniden bu alandaki gelişmeleri hızlandırıyor. Yine de her şeyi devletlerden beklemenin yeterli olmadığı ortada.

Bir yandan küresel iklim değişikliği bir yandan da doğanın ve doğal varlıkların yok edilmesi… Bu süreç hepimizi, bugün hayatta olanlar kadar daha doğmamış nesilleri de tehdit ediyor. Bu sorunlarla mücadele için hemen küresel düzeyde ortak bir bilinç oluşturmamız ve kapsamlı bir müdahalede bulunmamız gerekiyor. Siyasilerin, şirketlerin ve bireylerin bu konuda daha duyarlı ve kararlı olması; toplumun tüm kesimlerinde doğa bilincinin geliştirilmesi, istisnasız herkesin çevre dostu olması gerekiyor.

Her Şey Dönüyor Dolaşıyor ve Bizi de Etkiliyor

Hepimizin ‘ortak’ meselesi olan gezegenimizin ‘yardım’ çağrısına kulak vermeliyiz. Yaşadığımız bu küresel salgın süreci doğanın dengesini bozduğumuz zaman aslında kendimizi yok etmekte olduğumuzu öğretti. Doğada her şey bir döngüsellik içinde… Ekosistemimizde her şey birbirine bağlı ve her şey birbiri ile uyum içerisinde. Bu sistemin bir parçası zarar görse ya da yok olsa diğer parçalar da bundan etkileniyor. İnsanlar bu ekosistemin bir parçası. Dışarıdan müdahale etmiyoruz, bizzat sistemin bir parçasıyız. Bu yüzden de yaptığımız her şey dönüyor dolaşıyor ve bizi de etkiliyor. Bugün ortaya çıkan sorunlarda bizim sorumluluğumuz, hem de çok önemli bir sorumluluğumuz var.

Sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, iş dünyası ve bireyler olarak yapmamız gereken çok şey bulunuyor. İklim krizi geri dönüşü olmayacak bir noktaya gelmeden, önlemleri acil olarak hayata geçirmeliyiz. ‘‘Doğaya sahip çıkalım’’, sözünün bir anlam taşıması için somut adımların atılması gerekiyor. Bunun için güçlü ve kapsamlı stratejiler saptanmalı ve bunların kararlılıkla uygulanacağı teşvik ve denetim mekanizmaları küresel ölçekte geliştirilmeli. Atık su tesisleri arıtılmalı, fabrika bacalarından çıkan sera etkisi yaratan zehirli gazlar filtrelenmeli ve karbon salınımını azaltmak için alternatif yaptırımlar uygulanmalı. Böylece doğaya salınan kimyasal atığın önüne geçilmeli ve petrol ve kömüre olan bağımlılığımızı azaltarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeli. Bu kapsamda rüzgâr, güneş, su gibi enerji kaynaklarının kullanımı teşvik edilmeli. Şehirler sürdürülebilirlik prensibi üzerinden kurulmalı. Ormanlarımızı koruyabilmek ve doğanın kendini onarabilmesi için daha çok ağaç dikilmeli. Atık üretimini minimize ederek kaynakları tekrar tekrar kullanmaya dayanan döngüsel ekonomi yaklaşımını daha çok şirket benimsemeli.

Ekonomik faaliyetlerin dünyamıza zarar vermemesini sağlamak açısından iş dünyasının sürdürülebilirlik anlayışını özümsemesi ve bu ruhu hayata geçirmesi çok önemli. Çevreyi ve doğal kaynakları korumak sürdürülebilirliğin çok önemli ve hatta hayati bir parçası olsa da tamamı değil. Sürdürülebilirlik aslında tüm boyutlarıyla benimsenmesi gereken bir paket. Bugün Avrupa Birliği (AB) ve ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde öne çıkmaya başlayan ÇSY (Çevresel, Sosyal, Yönetişimsel – Environment, Social, Governance) yaklaşımı da bu noktayı vurguluyor. Çevresel başlığı tüketilen enerjiyi ve doğal kaynakları, atık yönetimini, karbon salınımını ve iklim değişikliği ile mücadeleyi kapsıyor. Sosyal alanda ise yaratılan toplumsal fayda, paydaşlarla ilişkiler, çalışanlar arasında çeşitlilik, kapsama ve cinsiyet eşitliği ilkelerine dayalı insan kaynakları politikaları yer alıyor. Son olarak yönetişimsel başlığı iyi kurumsal yönetişim ilkelerinin hayata geçirilmesini, çok paydaşlı katılımın artırılmasını, şirketlerin yasalar, mevzuatlar ve etik kurallar çerçevesinde yönetilmesini içeriyor. İş yapmanın felsefesi köklü bir şekilde değişiyor dersem abartmış olmayacağımı düşünüyorum.

İş süreçlerini ÇSY kriterlerine uygun düzenleyen şirketlerin performansı yükseliyor ve değerleri artıyor. Fonlarını böyle şirketlerde yatırım olarak değerlendirmek isteyen bireysel ve kurumsal yatırımcıların sayısı artıyor. Pandeminin sürdürülebilirliğin önemi konusunda iş dünyasının da tüketicilerin de gözünün biraz daha açılmasını sağladığını söyleyebiliriz. Dünyanın COVID-19 salgınının etkileriyle mücadele ettiği 2020’de bu alanda ciddi bir büyüme görüldü. Geçen yılın sonunda, bu tür şirketlere yatırım yapmak için ayrılan sürdürülebilirlik fonlarındaki para miktarı 1,7 trilyon ABD dolarına yükselerek 2019’a göre %50 oranında artış gösterdi.

İş Dünyasında Ciddi Bir Kültür Değişikliği Gerekiyor

Sürdürülebilirlik tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Ülkemizin halen yıllık 500 milyon ton karbon salımı bulunuyor ve önümüzdeki 10 yılda yıllık ortalama %3-4 düzeyinde artış bekleniyor. Dolayısıyla bu konuda acilen adımlar atmamız gerekiyor. En büyük ticaret ortağımız olan Avrupa Birliği’nin “Avrupa Yeşil Mutabakatı” (EU Green Deal) da Türkiye’yi bu alanda ilerleme sağlamaya itecek bir etken olarak değerlendiriliyor. Bu mutabakat iklim değişikliği ve çevre konularında AB’nin önceki taahhütlerini daha geniş ve daha etkili bir şekilde yeniden düzenlemeyi amaçlıyor. Bir yol haritası olarak kabul edilebilecek mutabakat kapsamında doğal kaynak tüketimi azaltılırken ekonomik büyümenin sağlanması ve 2050’de seragazlarının net emisyon değerinin sıfırlanması hedeflerine ulaşmak için yeni stratejiler belirlenecek. AB iş modelini tamamen sürdürülebilirlik zemini üzerinden yürütmeye ve 2050 hedefine ulaşmaya odaklanıyor.

Türkiye’de iş dünyasında da ciddi bir kültür değişikliği gerekiyor. Başta karbon salınımlarının azalması, doğal kaynakların verimli kullanılması olmak üzere sürdürülebilirliğin bütün boyutlarını özümsemiş bir iş kültürünün tüm şirketlerimizde ve kurumlarımızda yaygınlaşması gerekiyor. Bu konulara ciddiyetle eğilen pek çok büyük şirketimiz olduğunu biliyorum. Ancak bu yaklaşımı KOBİ’lere de yaygınlaştırmak zorundayız. Türkiye’nin ekonomik büyümesini çevreye zarar vermeyen, iklim değişikliğini tetiklemeyen, bu sürece mümkün olan herkesin cinsiyet, din veya ırk ayrımı yapılmaksızın katılımının sağlanacağı bir zemin üzerinde yürütmesi gerekiyor. İş kurmak isteyen girişimcilerimizi bu konuda eğitmeli ve teşvik etmeliyiz. Bunu destekleyecek kamu politikaları oluşturulması lazım. Sivil toplum kuruluşlarına, mesleki kuruluşlarına, iş dünyasının temsilcilerine önemli görevler düşüyor. KAGİDER kadın girişimcilerin iş kurmalarını ve işlerini yürütmelerini desteklerken onlara sunduğu eğitim, mentorluk ve bilgi desteklerinde sürdürülebilirlik konusuna özel bir önem veriyor. Bu yaklaşımımız gelişerek devam edecek.

Özellikle aşılamaların başlaması nedeni ile COVID-19’un kontrol altına alınacağı ve ekonominin yeniden büyüme sürecine gireceği konusunda umutlu olduğumuz bu dönemde attığımız adımlarda çok dikkatli olmalıyız. Yaptığımız işlerin çevre ve toplum üzerindeki etkilerini önemsemeyerek, kadınları sürecin dışında bırakarak bir yere varamayız. Uzun vadeli gerçek büyüme ve refah ancak sürdürülebilirliğin tüm yönleriyle hayata geçirilmesi ile mümkün olabilir.

Endüstriyelleşme ve ekonomik büyüme doğanın tahribatı pahasına olmamalı. Bu bağlamda devletlerin ve uluslararası toplulukların görevi büyük. Ancak bireylere düşen sorumlulukları da unutmamamız gerekiyor. Evlerimizi temiz tutarken çevremizi kirletmemizin tutarsızlığı maalesef ortada. Denizlerimizden çıkan çöpler insan eliyle atılıyor. Kaçımız atıkların geri dönüşümü için üzerine düşenleri yerine getiriyor? Karbon ayakizimizi azaltmak adına bizler hangi eski alışkanlıklarımızı değiştirdik, ne tür yeni pratikler geliştirdik? Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için kendimizden başlayacağız, kendimizle yüzleşeceğiz. Çünkü değişim, insanın kendisinden başlar. Gerekirse ilkokul müfredatında yapılacak değişikliklerle başlayarak duyarlı yeni nesiller yetiştireceğiz.

Gelecek nesillere yaşanabilir yeşil bir dünya bırakalım…

Haberlerimizden zamanında haberdar olmak istiyor musunuz?

Pandemi Sonrası Türkiye’de Yeşil Dönüşüm

Önceki Haber

TÜSİAD: “COP26 Öncesi Paris Anlaşması Süreci Tamamlanmalı”

Sonraki Haber