Yangınlar, sıcak dalgaları, kuraklıkla birlikte iklim krizi adeta “buradayım” diye bağırıyor. Öte yandan adım atmayı geciktirdikçe krizin baş faili fosil yakıtlara kendimizi her geçen gün daha fazla mahkum ediyoruz, bu da krizi daha da derinleştiriyor.

Yazı: 350.org Türkiye

Bu yaşadıklarımız tesadüf değil. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün 12 Temmuz 2021’de yayınladığı Standart Yağış İndeksi (SPI – Standardized Precipitation Index) metoduna göre son 3 aylık Meteorolojik Kuraklık Durumu’na bakıldığında Türkiye’nin doğusu, Ege’nin güneyi ve Aksaray “olağanüstü kurak” alanlar olarak işaretlendi. Bu bölgeleri çevreleyen yakın alanların kategorisi de “çok şiddetli kurak” ve “kurak” şeklindeydi ki neredeyse artık ülkenin yarısına kurak demek maalesef mümkün. Buna ek olarak özellikle Doğu Akdeniz havzasında bir süredir yaşanmakta olan bir sıcak hava dalgası mevcut.

Son günlerdeki korkunç Ege ve Akdeniz orman yangınlarının da yine tam da aşırı sıcaklar ve kuraklıkla doğrudan ilişkisi var. Bir ormandaki bitki örtüsü ne kadar uzun süredir aşırı sıcaklara maruz kalıyorsa yanma olasılığı da o kadar artıyor. Şu an Ege ve Akdeniz bölgesinde sıcaklık, 40 derece civarında hatta zaman zaman 40 derecenin de üzerinde; diğer bir deyişle mevsim normallerinin çok üzerinde seyreden sıcaklıklar sürüyor. Bu da iklim krizinin yarattığı yangınlara uygun şartlar anlamına geliyor ki, maalesef sadece ülkemizde değil Avrupa’da aynı enlemde yer alan İtalya gibi ülkelerde de benzeri  yangınlara tanıklık ediyoruz.

Yangınlara ek olarak kuraklığın tarım alanlarının azalmasına, gıda fiyatlarında artışa, çölleşmeye, yer altı sularının azalmasına neden olduğunu bir zamandır konuşuyoruz. Kuraklık ve diğer aşırı hava olaylarının iklim krizi ile bağlantısının giderek netleşen bir şekilde kurulmaya başladığını  da görüyoruz. Dolayısıyla, iklim krizinin en önemli sebebi olan fosil yakıt kullanımının acilen durması gerekiyor. Fakat adım atmakta geciktikçe bunun maliyeti de artıyor.

Nasıl Kendimizi Fosil Yakıta Mahkum Ediyoruz?

TEİAŞ verilerine göre yılın ilk yarısında Türkiye’nin toplam elektrik üretiminde hidroelektrik santrallerin üretim payı %21 olarak gerçekleşti. Bu seviye 2014’den bu zamana kadar görülen en düşük seviye. Geçen yılın aynı döneminde hidroelektrik santrallerin toplam üretimdeki payı %34 idi. Rüzgar ve güneş santrallerinin bu senenin ilk altı ayındaki üretim payı ise %13. Başka deyişle hidroelektrik, rüzgar ve güneş santrallerinin toplam üretimdeki payı (toplam %34) fosil yakıtların üretimdeki payına göre çok düşük seviyede.

Hem Türkiye’de hem de dünyada elektrik henüz yüksek miktarlarda depolanamadığı için her zaman elektrik arzı ile talebinin anlık olarak eş olması gerekiyor. Planlaması yapılırken(?) yerel ekolojik itirazların yanı sıra iklim krizinden nasıl etkileneceği de dikkate alınmayan hidroelektrik santrallerin kurak yıllarda üretim miktarının azalması, rüzgar ve güneş santrallerinin ise henüz olması gereken sayı ve kurulu güce ulaşmamış olması dolayısıyla fosil yakıt tüketmeye devam ediyor, kendi cehennemimizi harlıyoruz.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Ember’in geçtiğimiz günlerde yayınlanan Avrupa Elektrik Görünümü raporu da hem üretimde fosil yakıtların durumuna hem de kuraklığa değiniyor. Rapor, Türkiye’de son yıllarda yapılan rüzgar ve güneş yatırımları sayesinde oluşan kapasite artışına dikkat çekerken, bu kapasite artışının henüz istenilen seviyeye ulaşmadığını ve dolayısıyla 2020 gibi kurak yıllarda fosil yakıt tüketim oranın düşürülemediğinin altını çiziyor.

Enerji altyapısı talebi yenilenebilir enerjilerden karşılamak üzere yenilenmediği için kuraklık sadece azalan su kullanımı değil artan fosil yakıt kullanımı anlamına geliyor. Bunun bir örneğini daha çok yeni gördük. Ülkede aşırı sıcaklıklar dolayısıyla enerji talebinin artması ve birçok şehirde elektrik kesintileri yaşanması üzerine elektrik üretim maliyeti yüksek olan ithal kömürlü termik santrallar de devreye girdi. Bu arada aşırı sıcaklar dolayısıyla yükselen elektrik talebini karşılamak için daha fazla kömür devreye alan tek ülke Türkiye değil, bizimle aynı sıcak hava dalgasında kavrulan Yunanistan da aynısını yapıyor.

Elektrik kesintilerine o anlık “çözüm” bulunmuş olabilir; ancak, iklim krizinin başlıca sebebi olan fosil yakıtların artarak kullanımı, “madem öleceğim ölümüm hızlı olsun” diyerek felakete daha hızlı koşmaktan başka bir şey değil. Halbuki ülkenin yenilenebilir enerji kaynaklarının akılcı tasarlanması ve kurulumu ile bu duruma düşmeyebilirdik. Kendimiz kömürden çıkarken başka ülkeleri de bu konuda teşvik edebilirdik. Bunun yerine kaynaklarımızı senelerce kömüre aktardık. Bugün bir avuç gönüllünün önce kömür madeninden sonra yangından korumaya çalıştığı Akbelen Ormanı gibi giderek azalan ekolojik zenginliğimizi 35 senelik santrallere feda etmek istedik. Öyle ki dünyadaki tüm ülkeler Türkiye’nin iklim politikasını benimseseler yüzyıl sonu itibariyle dünyayı 4 derece ısıtıyoruz. Son yangın felaketiyle bunun tişört giydiğimiz gün sayısının artması anlamına gelmediğini acı bir şekilde öğrendik (tam olarak ne anlama geldiğini görmek isteyen buraya bakabilir). Bununla da kalmamış, söylenene göre dünyanın kömürden çıkma çabalarına da taş koymuşuz. (Bu bilgi daha sonra resmi makamlarca yalanlandı).

Bununla birlikte, hâlâ fosil yakıtlara muhtaç değiliz. Bugün yapılacak acil bir kömür başta fosil yakıtlardan çıkış planı, yenilenebilir enerjilere dayanan eşgüdümlü bir enerji ve sanayi politikası ile bu kısır döngüyü kırabiliriz. Bunu nasıl yapabileceğimize ileride daha detaylı olarak geri döneceğiz ama hemen şimdi yapmamız gerekenler var.

Bir Acil Eylem Planı:

  • Meclis toplansın ve iklim kriziyle mücadele için ilk adım olarak Paris Anlaşması artık onaylansın.
  • Acilen kömürden çıkış eylem planı açıklansın, küresel olarak kömür başta fosil yakıtların kullanılmasının önlenmesi için çabalara katkı sağlansın.
  • İklim etkileriyle (seller, yangınlar, kuraklık vb) mücadele merkezi ve yerel yönetimlerin stratejik planlarına dahil edilsin, dirençlilik artırılsın.
  • Ormanlar, her geçen gün enerji, maden, turizm, inşaat projeleriyle daha kırılgan hale gelmekte, insan-orman etkileşimi gün geçtikçe artmakta. Ormanlara müdahale bir an önce sonlandırılmalı. Bu çerçevede orman arazilerini turizm yatırımlarına açan “Turizmi Teşvik Kanunu ile bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” geri çekilsin, yanan orman arazilerine imar yasağı getirilsin.
  • Yaşam alanlarını ve geçim kaynaklarını kaybeden topluluklar için adil bir tazmin mekanizması oluşturulsun.

Türkiye hemen acil durum ilan ederek hem kuraklık ve diğer ekolojik felaketlerle mücadele etmeli hem de fosil yakıtlardan bir an önce vazgeçmeli, bütünlükçü bir iklim politikası yönünde adım atmalı. Yoksa bu topraklar ve doğa bizden vazgeçecek.

Haberlerimizden zamanında haberdar olmak istiyor musunuz?

Veri-Analiz: G7 Ülkeleri 1,5 Derece Hedefinden Uzakta, Çevrecilerin Yeni Sesi,…

Önceki Haber

“En Yüksek Tehlike Düzeyinde Yangın Uyarısı ve Alarmı Sürdürülmeli”

Sonraki Haber

Diğer Haberler