350.org, YERELİZ ve UN SDSN işbirliğinde Aralık 2019’da 24 belediyenin imzaladığı “İklim için Biz Varız” deklarasyonunun takiben 350.org, süreci anlatan bir izleme takip raporu yayımladı. Raporu ve süreç içerisinde neler yapıldığını, raporun yazarı Dr. Baran Alp Uncu anlattı.

YAZI: Burcu GENÇ

2019’un Aralık ayında “İklim için Biz Varız” deklarasyonunu imzalayan 24 belediyeyi açıkladığınızı duyurdunuz. Hemen ardından COVID-19 pandemisi patladı ancak iklim krizi beklemiyor. Süreci takip eden bir izleme raporu yayımladınız. Bu zamana kadar olan süreçten ve raporun metodolojisinden bahsetmeniz mümkün mü?

350.org Türkiye, Yerel İzleme Araştırma ve Uygulamalar Derneği (YERELİZ) ve Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı (UN SDSN) Türkiye’nin çağrısıyla Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşen “İklim için Biz Varız” deklarasyonun açıklanmasının üzerinden bir seneden fazla süre geçti. 5 Aralık 2019’da gerçekleşen ortak deklarasyonla Türkiye genelinde toplam 24 büyükşehir, il ve ilçe belediyesi, acil ve ortak adımlar atarak iklim krizine karşı yerelde mücadele vereceğini ilan etti. Böylece, imzacı belediyeler henüz Türkiye tarafından onaylanmayan Paris İklim Anlaşması’nın temel hedefi olan yeryüzü sıcaklık artışını 2°C, mümkünse ve tercihen 1,5°C’de tutmaya katkı sağlayacak adımları atmayı taahhüt ettiler. Diğer yandan sürmekte olan COVID-19 pandemisinin etkisi ile beraber kentler oldukça zorlu bir süreçten geçiyor. İklim krizi ile birleştiğinde kentlerdeki sosyal ve ekonomik hayat her zamankinden daha da büyük tehdit altında. Bu nedenle kentlerde eşzamanlı krizlerle mücadele edebilmek için bilgi ve deneyim paylaşımına dayanan ortak bir mücadele, her zamankinden daha da önem kazanmış durumda. Bu izleme raporun ana amacı, geride  kalan bir buçuk sene içerisinde sıcaklık artışlarını 1,5°C’de tutmak için Türkiye’de iklim mücadelesinin öncülüğüne soyunan imzacı belediyeler tarafından atılan adımların bir dökümünü çıkarmak. Daha detaylı bir ifadeyle bu rapor, COVID-19 pandemisi ve iklim krizini eşzamanlı olarak yaşamakta olan kentlerde yerel yönetimlerinin son bir buçuk sene içerisinde gerçekleştirdikleri iklim eylemlerini ve yürüttükleri iklim eylem planı çalışmalarını derlemekte, yaşanan zorluk ve engelleri belirlemekte ve dünyadaki bu yöndeki bazı gelişme ve alternatif arayışlarını sunmakta. Böylelikle; belediyeler arasında deneyim ve bilgi aktarımına katkı sağlamayı ve krizlere çare olacak ortak çözümlerin oluşturulmasına katkıda bulunmayı hedefliyoruz.

Diğer yandan, iklim (adaleti) mücadelesinin en önemli unsurlarından biri katılım. Katılımın sağlanabilmesinin önemli koşullarından biri ise yerel yönetimlerin plan, proje ve uygulamaları hakkında bilgilerin kentlilerle paylaşılması.

Buradan hareketle, bu rapor aynı zamanda geçtiğimiz süre içerisinde yerel yönetimlerin iklim krizi ile eylemlerin bilgisini kentlerde yaşayanlara aktarmayı öngörüyor. Böylelikle iklim mücadelesinde hem yerel yönetimlerin aralarındaki (b)ağların güçlenmesine hem de kentte yaşayanların bu mücadelede karar alma mekanizmalarına katılımına katkı sunmayı ümit ediyoruz.

İklim için Biz Varız Deklarasyonu’na imza atan yerel yönetimlere odaklanan bu izleme raporunda yöntem olarak aşağıdaki adımları takip ettik: Anket çalışması: İmzacı yerel yönetimlere yönelik hazırladığımız anketle Aralık 2019’dan (İklim için Biz Varız deklarasyonunun imzalandığı tarih) bugüne kadar olan zaman içerisinde yerel yönetimlerin tamamladıkları veya devam ettikleri iklim ile ilgili proje ve eylemlerin bilgisini sorduk. Medya taraması: Anket çalışmasından gelen yanıtların yanı sıra gazete, bülten ve diğer yayınlar taranarak deklarasyona imza atan belediyelerin iklim eylemleri ile ilgili çalışmalarına dair haber ve yazılardan bilgi topladık. Bilgi paylaşımı: Bu sürecin sonunda eksik bir nokta kalmaması için derlediğimiz bilgileri şeffaf bir şekilde yerel yönetimlere ulaştırdık; iklim başlığı altında eklemek istedikleri bir proje ve eylem olup olmadığını sorduk. Stratejik planların taranması: Bahsi geçen yerel yönetimlerin 2020-2024 Stratejik Planları taranarak iklim eylem planlarını oluşturma veya iyileştirme hedefleri olup olmadığına baktık. Bunun yanı sıra, iklim krizi ile mücadele ye katkı sunabilecek bazı eylemleri -iklim başlığı altında yer almasa da- belirledik.

Bunların yanı sıra hem Türkiye’de belediyelerin iklim eylemleri ve Türkiye’deki iklim olayları hem de iklim değişikliği ve kentler hakkında genel bilgiler için konuyla ilgili rapor, makale, gazete ve blog yazılarından faydalandık. Son olarak, İklim için Kentler Kampanyası’nın başından itibaren çeşitli belediyelerle gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde edindiğimiz gözlem ve bilgiler de çalışmaya katkı sağladı.

Raporun bulguları nelerdir? Belediyeler ne durumda?

İklim için Biz Varız Deklarasyonu’na toplam 24 belediye imzacı oldu. Aralarında büyükşehir, il ve ilçe belediye yönetimlerinin yer aldığı imzacı yerel yönetimler Paris Anlaşması’nın hedeflerine uygun olarak sıcaklık artışını 1,5°C’de tutmaya yönelik küresel ölçekteki mücadeleye katkı sunacaklarını açıklamıştı. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’de merkezi hükümetin henüz yapmadığını yaparak Paris Anlaşması’na uyacaklarını, kendi kentlerini iklim dostu karbonsuz hale getirmek için bir an önce adım atacaklarını taahhüt ettiler. İklim için Kentler İzleme Değerlendirme raporumuzda da altını çizdiğimiz gibi geçtiğimiz 1,5 sene içerisinde her ne kadar bazı adımlar atılmış ve girişimlerde bulunulmuş olsa da kentlerin mücadelesinin henüz istenilen ve olması gereken seviyeye geldiğini söylemek güç. İklim mücadelesinin en önemli ayağı tüm iklim eylem ve stratejilerini bir araya toplayan ve bir nevi yol haritası işlevi gören iklim eylem planlarının (İEP) hazırlanması ve uygulanmaya konulması. İmzacı belediyelerin bir kısmının (Bornova, Bursa, İzmir, Kadıköy, Karşıyaka ve Tepebaşı) halihazırda ya İEP’i ya da Sürdürülebilir Enerji ve İklim Eylem Planı (SECAP) zaten bulunuyordu. Geriye kalan belediyelerin çoğunun İEP hazırlıklarına başladıkları görülüyor. Oldukça detaylı, kapsamlı ve teknik bilgi gerektiren İEP çalışmalarının hızı bazı istisnaları bir kenara koyarsak- istenilen düzeyin gerisinde kalıyor. Mevcutta bir eylem planı bulunan belediyelerin de hedeflerini hem de eylemlerini güncellemeleri gerekiyor ki iddialı ve etkili hale gelsinler. 2030 yılında %40 azaltım, 2050 yılında net-sıfır dünya genelinde kentlerin kendilerine koymakta oldukları hedefler.

Bu belediyelerden Başkanlar Sözleşmesi’ni imzalamış olanlar ya zaten hedeflerini bu yönde koymuş durumdalar ya da bu hedeflere uygun revizyonla üzerinde çalışmaktalar. Diğer yandan, belediyelerin geçtiğimiz dönemde farklı sektörlerde iklim değişikliğini durdurmaya ya da iklim değişikliğine uyuma katkı sağlayabilecek uygulamalarda bulunduklarını görüyoruz. Bu eylemler özellikle yeşil alanlar ve atık yönetiminde gerçekleşiyor. Enerji konusunda, özellikle yenilenebilir kaynakların kullanılması konusunda bir hareketlilik de görülüyor. Ancak bu yanıltıcı olabilir çünkü her ne kadar kentlerde belediyeler tarafından kurulmakta ve işletilmekte olan güneş enerjisi santrallarının sayısında bir artış var gibi gözükse de bunlar oldukça düşük kapasiteli ve küçük tesisler. Ancak bu eylemlerin yeterli olduğunu söylemek güç. Zira bu alanlar belediyeler tarafından öncelikli hizmet alanları olarak belirlenmiş durumda. Bu da zaten yerine getirilecek olan eylemlerin -her ne kadar katkısı olsa da- iklim değişikliği ile mücadelede etkilerinin sınırlı kalacağını gösteriyor. Diğer bir deyişle, belediyeler yapmakta oldukları işlerin üzerine koymadığı, ötesine geçmediği ve faaliyetlerini farklı alanlara yaymadıkları sürece kentlerin iklim değişikliği ile mücadele etmesi ve iklim değişikliğine uyum göstermesi güç. Bununla birlikte, iklim mücadelesi eylemlerinin belirli hedefler doğrultusunda ve birbirini tamamlayacak biçimde bütüncül bir biçimde ele alınması da gerekliliklerden bir tanesi. Belediyelerin hayata geçirmeye başladığı bazı başarılı eylemler de mevcut. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin hazırlıklarını sürdürdüğü “İklim Sokağı” projesi bunlardan bir tanesi. Avrupa’nın çeşitli kentlerinde de olan bu uygulama kapsamında çeşitli iklim eylemlerinin yoğunluklu bir şekilde bir arada uygulandığı ve giderek kentin diğer bölgelerine yayılması düşünülen iklim dostu pilot sokaklar/mahalleler oluşturuluyor. Çiğli Belediyesi’nin üzerinde çalışmakta olduğu toplanan yağmur suyunun belediye hizmetlerinde kullanılmasını hedefleyen “yağmur hasadı” projesi de bir başka başarılı örnek.

İzmir Büyükşehir Belediyesi de “yeşil çatılar” ve “yağmur hasadı” uygulamalarını zorunlu hale getirirken geçirimli beton, polinatör (böcek) evi, ağaç dikilmesi ve karbon tutucu bitki, yeşil kaldırım, yeşil çit ve meyve duvarları gibi çeşitli uygulamalardan oluşan bir dizi “doğa esaslı çözümü” hayata geçiriyor.

Belediyelerin bunları uygularken karşılaştıkları zorluklar, engeller neler?

Belediyeler iklim mücadelesinde yapısal ve konjonktüre bağlı bir dizi sorun ve engel ile karşı karşıya. Öncelikle, belediyeler iç içe geçmiş birçok idari, siyasi, ekonomik ve teknik zorluğu yaşıyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri Türkiye’de oldukça merkezi bir yönetim anlayışının olması ve belediyelerin yetki ve güçlerinin giderek merkez tarafından kısıtlanması. Bu da belediyelerin eylemlerini oluştururken ve uygularken hareket alanlarının daralmasına neden oluyor. Ayrıca iklim mücadelesinin birçok alanda koordineli bir biçimde yürütülmesi gerekiyor. Ancak belediyelerin bürokratik ve dikey idari yapılanmaları böylesine bir koordinasyonun etkin bir şekilde yapılmasının önüne geçmekte. Öte yandan bu konuda bazı olumlu gelişmelerin olduğunu eklemek gerekir. Deklarasyona imza atan belediyelerin birçoğunun idari anlamda koordinasyon görevini de üstlenecek iklim değişikliği birimlerini kurduğunu ya da kurmak üzere olduğunu görüyoruz. Belediyelerin yaşamakta olduğu kapasite eksiklikleri arasında konuyla ilgili yeterli bilgi birikimin olmaması ve uzman kadroların eksik olması da sayılmalı. Son olarak bir diğer önemli sorun, belediyelerin gerçekleştireceği eylemlerin finansmanının nasıl sağlanacağı konusu.

Tüm bu yapısal zorlukların yanı sıra konjonktüre bağlı bazı engeller de bulunuyor. Bunların başında tüm dünyayı etkisi altına alan kamu sağlığını, ekonomik ve sosyal hayatı risk altına sokan ve bir dizi yıkıcı etkisi olan COVID-19 pandemisi geliyor. Kentlerde hayatı durduran bu kriz ile beraber belediye yönetimlerinin kaynaklarının baskı altına girdiği, hareket alanlarının daraldığı net bir şekilde görülebiliyor. Bunun da siyasi irade ortaya koyarak iklim mücadelesi verme taahhüdünde bulunan belediye yönetimlerinin istenilen ve gerekli eylemlilik ivmesini yakalayamamalarında önemli bir etmen olduğu görülüyor.

Bu doğrultuda, belediyeler neler yapabilir veya ne yapmalı?

Kentler, sonuçları benzer eşzamanlı krizlerin içinden geçiyor. Hem pandemi hem de iklim değişikliği var olan sosyal, ekonomik ve siyasi adaletsizlikleri/ eşitsizlikleri derinleştiren, büyüten ve yaygınlaştıran krizler olarak karşımızda. Krizlerle eşzamanlı ve gerçek anlamda mücadele etmek için ise adaleti mutlaka gözeten bir bakış açısı elzem. “Adil iyileşme” kavramı salgının sosyal ve ekonomik yaralarını sararken iklim adaletini sağlayarak iklim değişikliğiyle aktif mücadeleyi amaçlayan bir dizi plan ve eylemden oluşuyor. İklim için Kentler İzleme & Değerlendirme raporumuzda, “Adil İyileşme” eylemlerine yön veren temel bazı hedefleri şöyle sıraladık: Yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak, Toplu taşıma, bisiklet ve yaya ulaşımı altyapısına yatırım yapmak, Karbonsuz ve temiz işler yaratıp, istihdam olanağı sağlamak, Başta halk sağlığı, eğitim, ulaşım gibi olmak üzere temel hizmetleri iyileştirmek ve herkesin erişimine açmak, Dezavantajlı grupların farklılaşan alanlardaki mağduriyetlerini belirleyerek bunları giderecek önlemler almak.

Yapılan hesaplara göre, Adil İyileşme programının uygulanması halinde C40 içerisinde yer alan 100 kentte 2025 yılına kadar, 2,3 milyar ton CO2 salımının önüne geçilebilir; 50 milyon karbonsuz ve adil iş yaratılabilir; 10 senede 270 bin erken ölüm engellenebilir ve sağlık harcamalarında 1,4 milyar ABD doları tasarruf edilebilir. Küresel Kuzey’den New York, Londra, Paris, Barselona, Los Angeles, Toronto; Küresel Güney’den Lima (Peru) Bogota (Kolombiya), Curitiba (Brezilya), Delhi (Hindistan), Durban (Güney Afrika),  Quezon City (Filipinler), Medellin (Kolombiya), Sao Paolo (Brezilya) gibi kentlerin uygulamayı planladığı “Adil İyileşme”, Türkiye’deki kentler için de eşzamanlı krizlerden çıkışın etkin bir yolu olabilir. Ayrıca sürekli bilgi, deneyim ve kaynak akışının sağlandığı bölgesel ve ulusal kent ağlarının kurulması, ulus-ötesi kent dayanışma ağları ile yoğun etkileşime girilmesi, kentsel ve bölgesel ekosistemleri bütüncül bir şekilde ele alan “dönüştürücü uyum” anlayışının sahiplenilmesi gibi bir dizi adım atılabilir.

Haberlerimizden zamanında haberdar olmak istiyor musunuz?

ODTÜ TEKNOKENT Yeşil Ekonomiye Destek Oluyor

Önceki Haber

Greenpeace: “Zonguldak için Kömürsüz Bir Hayat Mümkün!”

Sonraki Haber

Diğer Haberler