Ekonomi ve Ekoloji Arasında Mantık Evliliği - #ekoIQ
Ekonomi

Ekonomi ve Ekoloji Arasında Mantık Evliliği

Ekonomi ve ekoloji
#ekoIQ’nun 100. sayısındayız. 100. sayıya özel, “Geçtiğimiz 10 yılda sürdürülebilirlik kavramı” üzerine bir yazı kaleme almak için 12 yıl önceki ilk sayıya gidip sevgili Barış’ın o ilk yazısını okumaya başladım. “Ekonomi ve Ekoloji Arasında Mutlu Bir Evlilik Mümkün mü?” diye soruyordu, evet, bundan tam 12 yıl önceydi…
YAZI: Arif ERGİN, Sürdürülebilir Ekonomi ve İklim Değişikliği Uzmanı

Makaleme tam da Ekonomi ve ekoloji ile ilgili bu soru ekseninde başlayacakken yaptığım bir telefon görüşmesi yazımın gidişatını tamamen değiştirdi. Telefondaki kişi şöyle diyordu: “Arif Bey, hatırlar mısınız bilmem, 2007 yılında firmamızı ziyaret etmiştiniz ve enerji verimliliği ile ilgili bir destek mekanizmasından bahsetmiştiniz. O projeniz hâlâ devam ediyor mu?”

Firmayı güç de olsa hatırladım. Yaklaşık 15 yıl önce sürdürülebilirlik temalı bir projenin danışmanlığını yürütürken bu firmanın yönetim kuruluna enerji verimliliğinin faydaları üzerine uzun uzun sunumlar yapmıştık. Enerji faturalarının nasıl düşeceğinden, çevreye katkılarından bahsettiğimiz o toplantıya dair en çarpıcı hatıram, bir saat süren sunumun sonunda şirket yönetim kurulu başkanının verdiği kısa cevaptı: “Biz sanayi cereyanı kullanıyoruz, gerek yok böyle projelere.”

Evet, görüşmenin üzerinden 15 yıl geçmişti. Bana telefon açan kişi ise şirketin başına yeni geçmiş, ikinci nesil yöneticiydi. Büyük bir heyecanla yeni yatırımlarından, kuracakları fabrikanın özelliklerinden, sürdürülebilirlikten, ihracatta karşılaşacakları karbon vergisinden, enerji verimliliğinden, çatılarına kuracakları güneş enerjisi sisteminden ve hatta su verimliliğinden bahsediyordu. Telefonu kapattıktan sonra son sözleri kulaklarımda bir süre daha yankılanmaya devam etti: “Firmamız ve dünyamız için bu yatırımı yapmak konusunda çok istekliyiz.”

Sürdürülebilirlik konseptinin son yıllardaki gelişimi üzerine geniş kapsamlı kamuoyu yoklamalarına, araştırmalara falan gerek duymadan da net bir şekilde gözlemleyebildiğimiz bir ilerleme var. Sahada uzun zamandır bu işlerle uğraşan herkes eminim bu ilerlemeyi gözlemleyebiliyordur. 10-15 yıl önce sürdürülebilirlik konusuyla ilgilenmeyen firmalar, bugün bunu kendileri talep etmeye başladıysa, her ne kadar gelinen noktayı yeterli görmesek de ciddi bir ilerleme katedildiği muhakkak. Bu ilerlemenin itici gücü, bundan 12 yıl önce #ekoIQ’nun ilk yazısında bahsedilen ekonomi ve ekoloji dengesi ile ilgili aslında.

Daha Çok, Daha Çok, Daha Çok Üretim

Gezegenimizin kaynaklarının kontrolsüz ve sürdürülemez bir şekilde kullanılmaya başlanması 1700’lerin sonunda Sanayi Devrimi’ne dayandırılsa da aslında gerçek milat, “seri üretim” sisteminin başlamasıyla oldu. 1908 yılında Ford, fabrikasında ilk kez bir seri üretim bandı kurarak yeni modeli Ford-T için günde ortalama 100 adet otomobil üretim kapasitesine ulaştı ve sanayide bir çığır açtı: Bir ürünü yeterince standartlaştırıp ondan çok sayıda üretmeye başlarsanız birim maliyeti düşer, ürün ucuzlar ve herkesin alabileceği bir hale dönüşür. Bu da daha çok talep ve daha çok üretim demektir. Böylelikle daha önceleri “lüks” kabul edilen, az sayıda üretilen ve yalnızca ayrıcalıklı sınıfların satın alabildiği bütün ürünler bir anda bollaşır ve herkes için erişilebilir bir hale gelir. Artık her üründen milyonlarca sayıda, çeşitte, farklı renk ve modellerde ve erişilebilir fiyatlarla üretiliyordu.

Aradan geçen 100 yılda seri üretim endüstrisi günde 100 adet otomobilden yılda 100 milyon adet otomobil üretimine ulaşmıştı. Öğrenci olduğum 1990’lı yıllara gelindiğinde dahi halen endüstri mühendisliğinin mottosu 100 yıldır esmekte olan “doğrusal seri üretim” yaklaşımının anahtar kelimesi olan “productivity” yani üretkenlikti. Odağımızda ise bir ürünün yalnızca ekonomik maliyeti vardı. Ekolojik maliyeti ise bir avuç çevreci idealist haricinde geniş kitlelerin umurunda bile değildi!

Genel olarak doğrusal bir üretim mantığına dayanan bu model, varsayım olarak kaynakların sonsuz olduğu düşüncesine dayanıyordu. Başta Avrupa ve Amerika’da uygulanan model, zamanla Japonya ve Çin tarafından da benimsendi. 1990’lara gelindiğinde dünya devi diyebileceğimiz pek çok şirket, modelin başarıyla uygulanması sayesinde zirveye ulaştı. Üretim adedini maksimize eden anlayış, haliyle yüksek enerji ihtiyacını da beraberinde gerektiriyordu. Böylelikle dünyanın en güçlü şirketleri listesinin büyük çoğunluğu, petrol şirketleri veya otomotiv benzeri seri üretime dayalı sanayi kuruluşlarından oluşmaya başladı.

Onulmaz Şekilde Yaralanan Ekoloji

Ancak 90’ların sonuna doğru durum değişmeye başladı. Geçtiğimiz asır boyunca insanoğlunun kurmuş olduğu medeniyet, ekonomiyi sürekli büyütüp semirtirken ekolojiyi sömürdü, küçülttü ve onulmaz şekilde yaraladı. Eşzamanlı ve aynı hızda gezegenin her yerini; okyanuslarını, nehirlerini, ormanlarını, toprağın altını dahi sırf milyarlarca ürünü üretip tüketmek için kirletti, hatta yok etti. Kısıtlı akademik çevrelerce uzun yıllardır konuşulmakta olan ekolojik tahribat, 1997 yılında, ilk ve en geniş kapsamlı ortak eylem çerçevesi olan Kyoto Protokolü’yle geniş kitleler tarafından fark edildi. Küresel ısınma; Afrika’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan küresel kuraklık dalgaları ve aşırı iklim olayları ile zaten var olan sorun daha da görünür hale geldi.

Paranın Yenmeyen Bir Şey Olduğu Gerçeği!

90’ların sonunda Facebook henüz icat edilmemişken yaygın olan “e-posta paylaşma” furyasında paylaşılan en popüler sözlerden biri, efsanevi Kızılderili Şefi Seattle’ın ABD Başkanı’na yazdığı mektuptan bir cümleydi: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” İşte tam o yıllarda, küresel şirketler, ekonomik büyümenin sınırlarına geldiklerini anlamaya başladı. Zirvelere tırmanan o büyük firmalar, zirvede kalıcı olabilmek için tek başına üretkenliğin yetmediği gerçeği ile yüzleşti. İlk kez çevreciler ve sermaye, aynı gerçekte buluşmuştu: Ekonomi ve ekoloji birbirinden ayrı düşünülemez bir bütündü. Mutlu bir evlilik için henüz aşılması gereken çok engel vardı ancak taraflar daha fazla ayrı kalamayacaklarını anlayıp Kyoto Protokolü ile “sözlendiler”. Anlı şanlı CEO’lar ve büyük devlet adamları, Kızılderili kabile şefinin farkındalık seviyesine 200 yıl sonra gelebilmişlerdi.

Ekolojik Sürdürülebilirlik Yolunda

Dünya acil önlemler için zirveler düzenliyor, Kyoto’yu sırasıyla (COP-Conference of Parties) Buenos Aires ve Bonn Zirveleri takip ediyordu. Dünyanın kaynakları zannedildiği gibi sonsuz değildi ve bazı hammaddelerin kaynağından çıkarılmasının maliyeti ciddi derecede artmaya, şirket kârlılıklarını zorlamaya başlamıştı. Böylelikle doğrusal bir model olan üretkenlik, yeni ve tamamlayıcı bir yaklaşım olan “verimlilik” ile esnemeye ve daireselleşmeye başladı. Üretkenlik ve verimlilik birlikte ele alınarak yaklaşıldığında, üretim miktarından ödün vermeden de daha az kaynak tüketilebileceği görülmüştü. Hatta daha da ötesinde, ciro odaklı üretkenlik yaklaşımının ekonomik sürdürülebilirliğinin sağlanmasının tek yolunun kârlılığı ve rekabetçiliği sağlayan verimlilik olduğu, yani ekolojik sürdürülebilirlik olduğu anlaşılmıştı. Ekonomi ve ekoloji arasında kesilen söz işe yarıyordu ve biraz sabır ve emekle, mutlu bir evliliğin mümkün olabileceği anlaşılmıştı.

#ekoIQ’nun Tanıklığında “Paris’te Son Tango”

Aynı yıllarda bir diğer önemli gelişme de yenilenebilir enerji alanında yaşanıyor, dünyada pek çok ülke güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir kaynaklara yöneliyordu. 2010 yılına geldiğimizde dünyanın en büyük şirketleri listesinde fosil yakıtları üreten ve tüketen, sürdürülebilirliği ikinci plana atan firmaların alt sıralara doğru yuvarlanmaya başladığını bariz bir şekilde gözlemliyorduk. Karbon nötr bir ekonomi için en önemli anlaşmalardan biri olan Paris Anlaşması, 2015 yılında COP Paris’te hazırlanıyor ve takip eden yıllarda imzaya açılıyordu. 2016 yılında eşzamanlı olarak Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ilan ediliyor, ardından AB Yeşil Mutabakatı ile süreç hızlanıyordu. Ve ülkeler, 2030 ila 2050’li yıllar arasında pek çok makro hedefin altına imzalarını atıp büyük vaatlerde bulunuyor, bir anlamda ekonomi ve ekoloji “nişanlanıyordu.” O tarihlerde “Paris’te Son Tango” başlığıyla çıkan #ekoIQ bu birlikteliğe tanıklık ediyor, sonraki süreçte Türkiye’nin nasıl planlamalar yapması ve neleri önceliklendirmesi gerektiği üzerine yazılar yazarak özel sektörün, kamunun ve yatırım ortamının önünü daha net görmesinde karar vericiler için bir bilgi ve referans merkezi olma işlevi görüyordu.

Bugün geldiğimiz noktada henüz ekonomi ve ekoloji mutlu bir evlilik için tam olarak hazır olduğunu söylememiz güç. Ancak geride katedilmiş önemli bir mesafe, ilerisi için verilmiş sözler, edilen yeminler ve karşılıklı vaatler var. Henüz bir aşktan söz edemesek de güçlü bir mantık evliliğinin tüm adımları atılmış durumda ve buradan geri dönüş artık mümkün değil. Yaşanan tüm süreç boyunca çizgisini hiç bozmadan, üstelik içeriğini hep geliştirerek ve her yeni sayıyla bir öncekinden daha iyisine evrilerek 100. sayısına ulaşan ve bir parçası olmaktan hep mutluluk duyduğum #ekoIQ’ya başarılarla dolu nice 10 yıllar diliyorum. İlk sayının ilk yazısında sorguladığı gibi; ekonomi ve ekoloji arasında mutlu bir evlilik mümkün mü? Bence #ekoIQ gibi mecralar olduğu sürece umut hep var. Ve #ekoIQ’nun sürdürülebilir dönüşüme tuttuğu yeşil ışığın hiç sönmemesi dileğiyle…

About Post Author