Macar sinemasının günümüzdeki politik ve estetik duruşu, geçmişin travmalarını anlatırken yeni anlatım biçimleri arayan bir yapıya sahiptir. Yönetmenler, kapitalizmin ve otoriter yönetimlerin birey üzerindeki etkilerini eleştirel bir gözle ele alırken, sinemayı hem sanatsal hem de politik bir mücadele alanı olarak kullanmaya devam etmektedirler.
Nihat NUYAN, Sinema Yazarı
Paloczy Horvath, Dün Köleydik Bugün Halkız adlı kitabına şu sözlerle başlar: “Gene biz cezalandırılacağız! Cezaya alışığız biz.” Bu ifade, Macar sinemasının temelini oluşturan cezalandırılmışlık hissini ve kaybetmeyi kabullenmiş olan toplumsal ruh halini özetler. Zira politik döngünün keskin geçişlerle kırıldığı Macaristan’da siyasi ve tarihsel çalkantılar, sinemanın da topluma benzer bir politik savrulmuşluk ve adalet duygusunun yitimiyle yüzleşmesine aracılık eder.
Macar sinemasının ilk örneklerinden biri, 1901 yılında Béla Zsitkovszky’nin çektiği Dans filmidir. Bu erken dönemde eğitsellik ve toplumsal gerçeklik, Macar sinemasının temellerini oluşturan unsurlar olarak belirir. Dünyada da henüz sinemanın ne olduğu ve nasıl kullanılacağına dair yargıların gelişmediği, ilksel hareketli görüntülerin filme alındığı yıllardır. 1919 Devrimi ile birlikte sinema, politik bir araç olarak daha belirgin bir kimlik kazanır. Dönemin en önemli yönetmenlerinden Sándor Korda, Altın Adam ve Ave Ceasar gibi filmleriyle Macar sinema geleneğini şekillendiren isimlerden biri haline gelir. Kısa bir süre hüküm süren Macar Sosyalist Cumhuriyeti’nde Yönetmenler Birliği’nin başına getirilen Korda, yaşanan darbenin ardından yurdunu terk etmek zorunda kalmış, 1920’li yıllarda Hollywood sinemasının kuruluş süreçlerinde yer almış ve 1930’ların başından itibaren İngiltere’de filmler çekerek sinemanın şekillenmesinde kurucu bir rol oynamıştır.
Henüz 1910’lu yıllarda Macaristan’da bir sinema eleştiri geleneği de ortaya çıkmıştır. Bela Balazs gibi film teorisyenleri, sinemanın anlamlandırılmasına katkı sunan yazılar kaleme alır. Aynı zamanda Marksist filozof György Lukács, sinema estetiği üzerine yazdığı metinlerle sinema teorisine önemli katkılarda bulunur yine bu dönemde. Lukács, sinema eleştirilerinin yanında yabancılaşma ve meta fetişizmi, şeyleşme gibi kavramlarla kapitalizmin birey üzerindeki etkisini değerlendiren teoriler öne sürerek, İkinci Dünya Savaşı’na giden yolda iktidar ve topluma yönelik eleştirilerde bulunur. Karl Marx’ın yaklaşımına benzer şekilde Lukacs, dizginsiz kapitalizmin sömürgeci iktidarlar için en önemli güç olduğunu ve dışavurumcu sanat anlayışının da bu güce hizmet ettiğini savunur. Bu bakımdan, bu odakta bir sinema geleneğinin ilk günden itibaren toplumsal gerçekçilik çizgisine yatkın olması anlaşılır görünmektedir.
Macar sinemasındaki sanatsal biçim arayışlarının en önemli örneklerinden biri, Frigyes Bán’ın 1948 yapımı Ayaklarının Altındaki Toprak filmidir. Bu film, sosyalizmin toprak emekçilerine getirdiği özgürlüğü işlerken, fakirlik, sınıf mücadelesi ve toprak ağalığı gibi meseleleri de gündeme taşımaktadır. 1956 Devrimi sonrası, Macar sineması politik baskılarla karşılaşmış ve birçok film sansürlenmiştir. Ancak yönetmenler, belgesel, deneysel, kurmaca, gerçekçi ve satirik öğeler kullanarak sözlü olmayan sinemasal bir muhalefet geliştirmişlerdir.
Zoltán Fábri’nin 1962 yapımı Cehennemde İki Devre filmi, 1956 Devrimi’nin bastırılmasının ardından yaşanan trajedileri de sinematografik bir anlatıyla ortaya koyar. 1944 yılında Nazi işgali sırasında Macar esirlerle yapılan bir futbol maçını anlatan film, zaferin de yenilgi anlamına geldiğini vurgulayarak her dönemin iktidar yapılarına eleştiri getirir. Film, genç yaşta hayatını kaybeden şair József Attila’nın “Ey Avrupa, ne çok sınırlar! Her sınırda da katiller.” dizeleriyle başlar ve savaşın yol açtığı çaresizliği, direnişi ve ahlaki çöküşü gösterir. İkinci Dünya Savaşı yıllarını Nazi işgali altında tutsak geçiren yönetmen Fabri’nin sinema diline sirayet eden toplumsal gerçeklik, bireysel olduğu kadar toplumsal travmaların bir yansımasına dönüşür.
Macar sineması, 1960’lardan itibaren, Macar Yeni Dalgası olarak adlandırılan farklı estetik yönelimler göstermeye başlar. Miklós Jancsó, Umutsuzlar (1966) filmiyle Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöküş sürecini anlatırken, dışavurumculuğa ve sembolizme yakın bir sinema dili geliştirir. István Szabó’nun Baba (1966) filmi, Fransız Yeni Dalgası’nın etkilerini taşır ve bireyin toplumsal aidiyetini sorgulayan anlatısıyla dikkat çeker.
Peter Bacso’nun 1969 yapımı renkli filmi Tanık, on yıl kadar yasaklı kalmış bir komünist rejim eleştirisidir. Sinemada hiciv ve ironi sanatının en iyi örneklerinden biri olan film, Marx’ın “Tarih neden böyle akıp gidiyor? İnsanlığın geçmişiyle neşeyle vedalaşması için.” sözleriyle son bulur.
1970’lerin ortasında Béla Tarr, Dziga Vertov’un sinema anlayışını temel alarak belgesel-kurmaca öğelerini harmanlayan filmler çekmeye başlar. Tarr’ın sineması, toplumcu gerçekçiliğin ötesine geçerek bireyin varoluşsal çıkmazlarını ve politik yozlaşmasını uzun planlar ve kasvetli atmosferler eşliğinde işler. Belgesel kurmaca yaklaşımına uygun olarak, politik amaçlar doğrultusunda filmler çeken Tarr, sinema tarihinin de en ayrıksı birkaç yönetmeninden biridir. 1991-1994 yılları arasında çektiği Şeytan Tangosu filmi ile, sinemanın bütün endüstriyel kaygılarına olduğu kadar estetik anlayışına da ihanet eder.
2000’li yıllarda Macar sineması, felsefi ve politik temalar etrafında şekillenmeyi sürdürür. Béla Tarr’ın Torino Atı (2011), insanın içsel sefaletini ve ekonomik yoksunluğunu minimalist bir sinema diliyle anlatırken, György Pálfi’nin Hıçkırık ve Taxidermia gibi filmleri sert imgelerle yabancılaşma ve modernitenin insan üzerindeki etkilerini işler. Nemes Jeles László’nun Saul’un Oğlu (2015) filmi ise Holokost’un dehşetini, olayları karakterin perspektifinden sunarak belirsiz ve bulanık bir anlatım biçimiyle seyirciye aktarır. Ildikó Enyedi’nin Beden ve Ruh (2017) filmi, rüya ve gerçek arasındaki ayrımı sorgularken, toplumsal normlara karşı bireyin iç dünyasını ve yargılarını merkeze alır.
Macar sinemasının günümüzdeki politik ve estetik duruşu, geçmişin travmalarını anlatırken yeni anlatım biçimleri arayan bir yapıya sahiptir. Yönetmenler, kapitalizmin ve otoriter yönetimlerin birey üzerindeki etkilerini eleştirel bir gözle ele alırken, sinemayı hem sanatsal hem de politik bir mücadele alanı olarak kullanmaya devam etmektedirler. Macar sineması tarih boyunca politik ve estetik dönüşümler yaşamış, ancak her dönemde toplumsal gerçekliği anlatan güçlü bir anlatım biçimini korumuştur.