#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
salah-darwish-MH7AVzl97AM-unsplash k

İklim Adaletinin Sesi

COP30’un sahnesinde dünya liderleri, mavi fonun önünde bir araya gelerek “adil bir gelecek” sözü verecekler. Bu sözün, her yıl verilen, çoğu zaman aynı kelimelerin farklı jeopolitik ağızlarda yeniden telaffuzu olduğunu hatırlatmak lazım.

Berk ŞENKAFA, Sosyal Girişimcilik Programları Kıdemli Uzmanı, Kale Grubu

Birleşmiş Milletler, iklim değişikliği konferansı COP’un 30’uncusunu Brezilya’nın Belém kentinde düzenliyor. COP30’un sahnesinde dünya liderleri, mavi fonun önünde bir araya gelerek “adil bir gelecek” sözü verecekler. Bu sözün, her yıl verilen, çoğu zaman aynı kelimelerin farklı jeopolitik ağızlarda yeniden telaffuzu olduğunu hatırlatmak lazım. Ardından memleketlerine dönecek; kabinelerinde geçiş sürecinin ekonomik fırsatlarını konuşacaklar. Bazıları yakıt sübvansiyonlarını enerji güvenliği başlığı altında güncelleyecek bazılarıysa karbon piyasalarını genişletmek için yeni yasal boşluklar aramakla yükümlü olacaklar.

Berk Senkafa1 k
Berk Şenkafa

Tüm bu hikayenin ortak noktası, “adil geçiş”in yukarıdan planlanacak olması -ki otoriter ve popülist bir dalganın alıp savurduğu küresel konjonktürde “adalet” nasıl telaffuz edilecekse, kamusal aklı şekillendiren de “yukarıdakiler” olacak. Her zamanki gibi iklim adaletinin sesi, emisyon azaltım taahhütleriyle beraber hangi hayatların “geçiş süreci” uğruna feda edilebilebilir sayıldığıyla da ölçülecek.

COP’un, bir iklim konferansı olduğu kadar adaletin kimin tarafından tanımlandığına dair bir güç gösterisi olduğunu da her bir konferans raporunu okuduğumda aklımda tutmaya çalışıyorum. Sosyal bilimciler “meşruiyetin üretimi” hakkında konuşmayı severler. Bir başka deyişle siyasetin kamusal rızayı nasıl yeniden biçimlendirdiğine dair; adaletin de tüm bu süreçte bir performansa nasıl dönüştüğü üzerine kelam etmeyi severiz. Bunda iklim yönetişimi dediğimiz şeyin sorumluluk paylaşımı olması gerekirken, rıza üretimi üzerine kurulu bir politika dili olmasının etkisi var tabii. Karmaşık ve çözmesi o kadar da kolay olmayan krizlerin yönetilebilir bir dile indirgenmesine; politik sorumluluğun ise ölçülebilir bir göstergeye çevrilmesine dair itirazlarımız olacak.

COP’un, özellikle son 10 yıldır düşünce liderlerinin, akademiklerin, uzmanların dillendirdiği “işlevsizliğini” teknik bir yerden okumayı da tercih edebiliriz elbette. Diğer yandan asıl mevzunun “iklim retoriği” olduğu konusunda ısrarcı olacağım. Fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonları verileri veya yıllık kişi başına düşen su miktarı istatistikleri bir yana; iklim krizine dair bilgi üretim biçimimizin kendi, yani veriyi, modeli, krizin dilini “kimlerin kurduğu” çoğu zaman krizin kendinden bağımsız olmadığı gibi doğrudan krizin sınırlarını belirleyen faktör. Bu nedenle COP gibi “pazarlık ve tartışma masalarındaki” stratejik iletişim, aslında bazı çevre politikalarının basiretsizliğinin meşruiyetini üretecek.

Ve şayet bu konuda hemfikirsek, iklim krizini çözmekten önce onu kimlerin tanımladığı sorusuna geri dönmemiz gerekiyor. İklim krizinin etkisiyle sellerin sıklığı ve şiddeti artıyor; heyelanlar nedeniyle malını, yuvasını, sevdiğini Ayşe Teyze ile Mehmet Amca kaybediyor. Onların yardımına sivil toplumcular ve aktivistler koşuyor; sosyal girişimciler haldır huldur çözüm üretmek için tüm eforlarını harcıyor. Öte yandan yereli kalkındıran sanayiciler kaynaklarını tahsis etmekten çekinmiyor, ancak COP’un kriz masalarında bu insanlar seslerini duyuramıyorlarsa; yerlerini felaketin dilini optimize etmekle yükümlü uzmanlar veya daha da beteri iklim krizini “dolandırıcılık” olarak tanımlayan birtakım liderlerin küçük teknokrat bürokratları dolduruyorsa COP hakkında zehir zemberek konuşmayı da kendimize hak görebiliriz sanırım.

Ayşe Teyze ile Mehmet Amca’nın acısını tüm samimiyetiyle paylaşan kamuoyu, birkaç gün sonra medyanın iklim aktivistlerini “ağlak, halktan kopuk kırılgan elitler” olarak göstermesine kolayca ikna olabiliyorsa; birkaç yıl sonra adını unutacağımız sıkıcı protokollerin ve ChatGPT’ye yükleyip özetini çıkararak LinkedIn’de paylaşacağımız politika önerilerinin de gerçek çözüm olacağına pek inanmıyorum.

İyi Bak Dünyana