#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Jeopolitik

Küresel Dönüşümün Belirleyicisi Enerji Güvenliği ve Jeopolitik Koşullar

Enerji ve doğal kaynaklar sektöründe siyasi ve jeopolitik belirsizlikler yatırım planlarını yeniden şekillendirirken, güncel koşullara göre şirketlerin yeniden yapılanmaları bekleniyor. Sektör liderleri ise enerji dönüşümüne yönelik yatırımlar ve petrol talebinin zirve yapacağı tarih konusunda ikiye bölündü. Yeni bir araştırmaya göre Avrupa’daki yöneticilerin yarısı talebin 2035’ten önce zirve yapabileceğini düşünürken, Kuzey Amerika’daki yöneticilerin %41’i zirvenin 2050 sonrasına kalacağını öngörüyor. Bu farklılık, enerji güvenliği ve jeopolitik koşulların küresel dönüşümde belirleyici rol oynadığını gösteriyor.

Son dönemde dünya çapında yaşanan jeopolitik gelişmeler ve buna bağlı ekonomik zorluklar karşısında, enerji ve doğal kaynaklar şirketlerinin faaliyet gösterdiği ortam son bir yılda daha karmaşık hale geldi. Şirketler rekabetçilik, erişilebilirlik ve yatırım getirilerine odaklanmayı sürdürürken, Bain & Company’nin 2026 Enerji ve Doğal Kaynaklar Araştırması, farklı coğrafyalardaki sektör liderlerinin enerji dönüşümüne yönelik yatırımlar ve petrol talebinin zirve yapacağı zamanlama konusunda farklı görüşlere sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Petrol ve gaz, kamu hizmetleri, kimya, madencilik ve tarım sektörlerinden dünya genelinde 800’den fazla yöneticinin katıldığı araştırmaya göre, sermaye akışlarını belirleyen temel unsur ekonomik gerçekler olmaya devam edecek. Bu da fosil yakıt teknolojilerine yatırımların süreceğini gösteriyor. Araştırmaya katılan yöneticilerin büyük bölümü, küresel petrol talebinin en az önümüzdeki 10 yıl boyunca artmaya devam edeceğini öngörüyor. Bununla birlikte, petrol talebinin zirve yapacağına dair beklentiler; doğal kaynak varlıkları, enerji güvenliği ve jeopolitik alanlardaki farklılıkları yansıtacak şekilde bölgelere göre farklılık gösteriyor. Avrupa’daki petrol ve gaz yöneticilerinin yarısı talebin 2035’ten önce zirve yapabileceğini düşünürken, Kuzey Amerika’daki yöneticilerin %41’i bunun 2050 sonrasına kalacağını öngörüyor.

Araştırmada enerji dönüşümüne yönelik iş alanlarında da farklılaşma eğilimi dikkat çekiyor. Bu alanlara halihazırda önemli ölçüde yatırım yapan şirketler kararlılıklarını sürdürürken, daha sınırlı yatırım yapanlar geri adım atıyor. Bölgesel dinamikler belirleyici bir rol oynuyor: Avrupa’daki şirketlerin yarısından fazlası toplam sermayelerinin %20’den fazlasını dönüşüm odaklı yatırımlara ayırırken, bu oran Kuzey Amerika ve diğer bölgelerde yaklaşık dörtte bir seviyesinde kalıyor.

Araştırmaya katılan yöneticilere göre önümüzdeki 10 yılda en güçlü ticari potansiyele sahip dönüşüm teknolojileri enerji depolama, dönüşüm malzemeleri ve ileri nükleer teknolojiler olacak. Buna karşılık, düşük karbonlu hidrojen, sentetik yakıtlar ve doğrudan hava yakalama teknolojilerine yönelik beklentiler daha zayıf.

Raporda enerji liderlerinin gündeminde öne çıkan dört ana eğilim şöyle sıralanıyor:

1) Jeopolitik dalgalanmalar yatırımları anlık olarak yeniden şekillendiriyor. Araştırmaya göre şirketler giderek daha fazla kendi bölgelerine dönüşüm odaklı yatırım yapmayı tercih ediyor. Kuzey Amerika hâlâ en cazip yatırım bölgesi olarak öne çıksa da bu bölgeyi cazip bulan yöneticilerin oranı geçen yıla göre 22 puan düşerek %46’ya geriledi. Kuzey Amerika’yı cazip bulmayan yöneticilerin dörtte üçü, politika belirsizliğinin azalmasının bu pazara yatırım yapma iştahlarını önemli ölçüde artıracağını belirtiyor. Genel olarak çoğu pazarda dönüşüm yatırımlarının cazibesi azalırken, Çin bu trendin aksine 14 puanlık artışla %39’a yükseldi.

2) Daha fazla yeniden yapılanma yolda. 2025 yılı, özellikle petrol ve gaz ile madencilik sektörlerinde dikkat çekici birleşme ve satın alma (M&A) işlemlerine sahne oldu. Yöneticilerin üçte ikisi önümüzdeki iki yıl içinde portföy yeniden yapılanmalarının (varlık satışları, birleşmeler ve kapanmalar) artmasını bekliyor. En yüksek beklenti %87 ile kimya ve %72 ile madencilik sektörlerinde görülüyor. Genel olarak şirketler, piyasa oynaklığı, artan maliyetler ve yoğun rekabetle mücadele ederken, bu durum kâr marjlarını baskılıyor ve uzun vadeli planlamayı zorlaştırıyor.

3) Yapay zeka denemeleri yaygın, ancak geri dönüş sınırlı. Sektör yöneticilerinin yaklaşık üçte ikisi şirketlerinde yapay zeka denemeleri veya pilot uygulamalar yürütüldüğünü, ancak beklenen sonuçların henüz elde edilmediğini belirtiyor. Yalnızca dörtte biri, yapay zeka uygulamalarını ölçeklendirme ve işlevleri ölçülebilir etki yaratacak şekilde yeniden tasarlama aşamasına ilerleyebildi. En olgun kullanım alanları müşteri hizmetleri, Ar-Ge ve operasyon/bakım olarak öne çıkıyor; bu alanların her birinde katılımcıların %10’undan fazlası yapay zekanın ölçeklendiğini veya dönüşüm yarattığını ifade ediyor.

4) Yapay zekanın artan enerji talebi, kamu hizmetlerini en uygulanabilir çözümlere yöneltiyor. Kamu hizmetleri şirketleri, yapay zeka kaynaklı talep artışını “zorlayıcı ancak doğru koşullarda yönetilebilir” olarak değerlendiriyor. Bu talebi karşılamak için en hızlı ve ticari açıdan uygulanabilir seçeneklere odaklanıyorlar. Enerji depolama en öncelikli çözüm olurken, mevcut varlıkların ömrünü uzatma, iletim ve dağıtım yatırımlarını artırma, doğal gaz ve kara tipi yenilenebilir enerji yatırımları da öne çıkıyor.

Araştırmaya göre şirketler artık bu yatırımları finanse etmek için kamu desteklerinden ziyade teknoloji şirketleriyle ortak yatırım yapmaya daha fazla odaklanıyor. Bu yaklaşım, geçen yıla kıyasla önemli bir değişime işaret ediyor. Bölgesel farklılıklar da dikkat çekiyor: Asya-Pasifik ve Orta Doğu’daki yöneticiler teknoloji ortaklıklarına yönelirken, Kuzey Amerika’da daha yüksek fiyatlandırma stratejileri öne çıkıyor; Avrupa’da ise sermaye geri dönüşümü tercih ediliyor.

Türkiye Enerji Dönüşümü Yatırımları Açısından Cazip

Türkiye’nin enerji piyasası, güçlü talep artışı ile dönüşüm ihtiyacının aynı anda hissedildiği dinamik bir yapıya sahip. Son yıllarda Türkiye, OECD içinde en hızlı büyüyen elektrik piyasalarından biri olmuş; elektrik tüketimi 2025 itibarıyla yaklaşık 360 TWh seviyesine ulaşmış olup, bu değerin sanayi büyümesi, kentleşme ve artan elektrifikasyonun etkisiyle 2030’a kadar 455 TWh’yi aşması bekleniyor.

Aynı zamanda, elektrik üretim karması değişiyor: Rüzgar ve güneşin toplam üretimdeki payı %18’i aşarak yerli kömürü geride bırakmış olup, yenilenebilir kaynakların kurulu güç içerisindeki toplam payı ise devlet teşvikleri ve kapasite artış programlarının desteğiyle hızla yükselmeye devam ediyor. Bununla birlikte, bu dönüşüm hâlâ büyük ölçüde ithal fosil yakıtlara (~%75) bağımlı bir sistem içinde gerçekleşiyor; bu durum piyasayı fiyat dalgalanmalarına açık hâle getirirken enerji güvenliğinin önemini de artırıyor. Özellikle doğalgazın orta vadede önemli bir dengeleyici yakıt olarak kalması bekleniyor.

Elektrik sektörünün ötesinde, karbonsuzlaşma mücadelesinin temel olarak en enerji yoğun ve fosil yakıtlara en bağımlı sektörler olan sanayi, ulaşım ve binalarda yoğunlaştığı görülüyor. Bu alanlarda karbonsuzlaşmanın sağlanması adına elektrifikasyon, alternatif yakıtların kullanımı ve verimlilik artışları gerekiyor. Aynı zamanda, şebeke kısıtları, depolama yatırımları ve düşük karbonlu teknolojilerin ekonomik erişilebilirliği, önümüzdeki dönemde dönüşümün hızını belirleyen kritik faktörler olacak.

Güçlü talep artışı, ithalata bağımlılık ve hızlanan karbonsuzlaşmanın bu birleşimi, Türkiye’yi, özellikle yenilenebilir enerji, şebeke altyapısı, depolama ve yerelleştirilmiş enerji değer zincirleri alanlarında, enerji dönüşümü yatırımları açısından cazip ancak karmaşık bir pazar haline getiriyor.