Antropoloji alanındaki çalışmalar, farklı kültürlerin dünyaya farklı şekillerde anlam verdiğini, farklı mantık ve bilgi sistemleri geliştirdiğini gösterdi. Bu durum da “sapiens”in evrensel ve ortak bir akıl tanımını zorlaştırdı. Nihayetinde dünya savaşları ve soykırım gibi yıkıcı olaylar ise insanlığın sanıldığı kadar “akıllı” olmadığını düşündürmeye başladı.
Ömer MIZRAK, [email protected]
İnsan Nasıl “Homo Sapiens” Oldu?
İnsan, muhtemelen iki ayağı üzerine doğrulup eli alet edevat tuttuğundan beridir kendinin diğer hayvanlardan oldukça farklı olduğunu düşünegelmiştir. Bu farklılık bazen insan lehine bir üstünlük anlatısıyla parlatılırken bazen nötr bazense negatif yönde bir değişim olarak değerlendirilmiştir. İnsanlığın en eski anlatılarından biri olan Gılgamış Destanı’na baktığımızda Gılgamış’la baş etmesi için tanrılar tarafından gönderilen Enkidu’nun başlangıçta hayvanlar gibi çayırda gezen, onların “dilinden” anlayan ve doğayla tam bir uyum içinde yaşayan bir insan-hayvan olduğunu görürüz. Fakat Enkidu, uygarlaşması için gönderilen Şamhat isimli bir kadınla birlikte olduktan sonra artık o masum doğasını yitirmiş, insan gibi “düşünmeye” başlamıştır: Hayvanlar ondan kaçar, kendini çıplak hisseder ve ilk defa bilinç sahibi bir varlık gibi davranmaya başlar. Tıpkı Âdem ve Havva hikayesinde olduğu gibi burada da insan, tam bir uyum halindeki masum doğasından feragat ederek bilinçli bir varlığa dönüşmüştür. Yani bilinç bir kazanım olduğu kadar bir kayıptır da… Hatta Gılgamış Destanı’nda hayvan doğamızdan uzaklaşarak elde ettiğimiz bu bilinç, ölümlü bir varlık olduğumuzun farkında olarak yaşamayı da kapsadığı için bir lütuf değil, neredeyse bir lanettir. Gelin yoldaşı ölen Gılgamış’a kulak verelim:
“Ölmem mi gerek benim de,
Enkidu’ya benzemeyecek miyim ben de,
Bir kaygı
Kemiriyor içimi!
Ölüm korkusudur
Beni bozkırda koşturan!”
Bugün ciddi bir sorun olarak mücadele ettiğimiz, insanın bilinç yönünden diğer canlılara üstün olması sebebiyle onlar hakkında dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkının da olması gerektiğini söyleyen türcülük savunularını göz önünde bulundurduğumuzda bilinç meselesinin Gılgamış’ın kavradığı şekliyle kavranmaya devam etmediğini rahatlıkla görebiliriz. Aksine bilinç, Platon’la başlatabileceğimiz bir çizgiyle beraber yaklaşık iki bin yıl boyunca insanı hayvandan üstün kılan bir ayrıcalık olarak değerlendirilmiştir. Örneğin Timaios eserinde Platon, “bedenimizin zirvesinde bulunan ve kökleri yerde değil, gökte olan bir bitki gibi bizi göksel akrabalığımıza doğru yükselten ilahi parçamızın (beyin)” bizi hayvanlardan üstün kılan bilinçli yanımıza ev sahipliği yaptığını savunur. Platon’da karşımıza çıkan ruhun farklı kısımlarının (iştah, öfke ve akıl) bedendeki hiyerarşik konumlanışı (mide, yürek ve baş) daha sonra Plotinos ile birlikte kozmolojik bir hiyerarşi ilkesine dönüşür. En üstte tanrısal doğayı temsil eden Bir, sonra ideaları temsil eden Akıl, onun altında Ruhlar en altta ise Madde bulunur. İnsana düşen vazife de maddi dünyadan uzaklaşarak tanrısal doğaya yaklaşmaktır.
Yahudi, Hristiyan ve İslam teolojilerinde ise Plotinos’un bu hiyerarşik ilkesi görece somutlaşmış ve sırasıyla Tanrı, melek, insan, hayvan ve bitkiden oluşan açık ve kesin bir hiyerarşi benimsenmiştir. Örneğin Eski Ahit’in Genesis (Yaratılış) bölümü insan-hayvan ayrımını açıkça dile getirir: “Tanrı, ‘İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım’ dedi, ‘Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.” Yine Kur’an’da da benzer şekilde akıl edip, düşünemeyen münkirler sıklıkla hayvanlara benzetilir ve hayvanlık, alçak bir mertebe olarak görülür. Platon’la başlayan hayvan-insan karşıtlığı zamanla katı bir hiyerarşik form kazanır ve nihayetinde Descartes’ın hayvanlarda ruh bile olmadığı, onların basit otomatlar olduğu savunusuyla doruk noktasına ulaşır.
Tüm bu gelişmeleri göz önünde bulundurduğumuzda Carl Linnaeus’un 1735 yılında kaleme aldığı ve ilk defa modern anlamda canlıları sınıflandırdığı Systema Naturae eserinde insana Homo sapiens ismini vermesi elbette şaşırtıcı gelmeyecektir. Linnaeus’a göre de insan, her ne kadar doğaya ait bir canlı olsa da sapientia’sıyla yani bilgeliği, aklı ve bilinçli yanıyla onu aşar; onu tanımlayacak en nadide özelliği bu bilinçli yanıdır. İşte insanın Homo sapiens olarak adlandırılmasının ardında kaba hatlarıyla böyle bir hikaye var.
Linnaeus ve Darwin
Bilim tarihi oldukça ironik olaylarla doludur. İnsana Homo sapiens adını veren Carl Linnaeus ile evrim kuramının kurucusu Charles Darwin arasındaki ilişki de bu ironik hikayelerin başında gelir. Şöyle ki, bir doğa teoloğu olan Linnaeus’un yukarıda bahsettiğimiz meşhur eserini kaleme almasının asıl sebebi, doğanın Tanrı tarafından yaratılmış düzenli ve sınıflandırılabilir bir yapıya sahip olduğunu göstermekti. Onun meşhur “Deus creavit, Linnaeus disposuit” (Tanrı yarattı, Linnaeus tasnif etti) sözü tam da bu anlama gelir. Fakat Linnaeus’un aksine türlerin sabit kalmayıp zamanla evrimleşerek değiştiğini savunan Darwin, Linnaeus’un ikili adlandırma sistemi ve taksonomik sınıflandırma şemasını (tür, cins, familya, vb.) incelediğinde bunların Linnaeus’un değil, kendi sistemini doğruladığını savundu. Gerçekten de Linnaeus’un sisteminde yer alan -örneğin insan ile şempanzenin aynı ailede yer alması gibi- neredeyse bütün sınıflandırmalar Darwin’in sistemine muhteşem uyuyordu. Yani Linnaeus’un Tanrı merkezli ve sabit türlere dayanan doğa görüşünü kanıtlamak için giriştiği onca çaba günün sonunda a-teist Darwin’in evrimsel modelini kanıtlamaya yaradı.
Bu olayın bizim için önemli yanlarından biri, Linnaeus ile Darwin arasındaki paradigma farklılığını görünür kılmasıdır. Linnaeus türleri her ne kadar benzer aileler ya da cinsler altında sınıflandırsa da onları birbirinden yalıtılmış ayrı ve sabit türler olarak görür. Bu durumda bir canlıda mevcut olan kimi özellikler diğerinde hiç yoktur. Halbuki Darwin açısından tüm canlılar ortak bir atadan evrimleşen yakın veya uzak akrabalardır. Bu nedenle farklılıklardan ziyade benzerliklerle karşılaşırız. Evrimsel paradigma, özellikle yakın akraba olan türlerde karşımızda çıkan bir özelliğin az ya da çok diğer türde de bulunduğunu fakat farklı biçimlerde görünür hale geldiğini düşünme eğilimindedir. Başka bir yazıda bahsettiğim üzere ikili (binomial) düşünce açısından bir canlıda göz ya tam vardır ya da hiç yoktur, zira bu düşünceyi savunanlara göre yarım göz -mercek, retina vb. gibi bazı kısımları olmayan göz- bir işe yaramaz. Fakat dereceli yaklaşım ya hep ya hiç mantığının özellikle evrimsel düşüncede geçerli olmadığını savunur. Görme, ışığa duyarlılık, yön algısı, netlik, form algısı, renk algısı, derinlik gibi birçok farklı bileşenden oluşmuştur ve bu bileşenlerin de her biri ayrı bir avantaj sağlayacak şekilde kademe kademe evrimleşmiştir. Yalnızca ışığa duyarlılık yetisi bile doğal seçilim açısından bir bakteriyi ona sahip olmayanlara kıyasla inanılmaz avantajlı kılar.
İşte Darwin tam da bu paradigmayla “sapiens” teriminde dile gelen insanın yüceltilmiş konumuna karşı çıkar. Özellikle 1871 yılında kaleme aldığı İnsanın Türeyişi eserinde insanla diğer primatlar arasındaki zihin farkını, ne kadar büyük olursa olsun, niteliksel bir tür farkından ziyade niceliksel bir derece farkı olarak değerlendirir. Evet, insan ahlak, dil, araç kullanımı gibi birçok “akıl gerektiren” özellik açısından diğer hayvanlardan daha marifetli görünmektedir ama ona göre bu yetilerin hepsinin kökenlerini hayvanlarda görebiliriz. Söz gelimi Darwin açısından hayvanlardaki yardımlaşma ve dayanışma duyguları ahlakın, farklı anlamlara gelen sesler dilin ön aşamalarıdır. Alet kullanma, problem çözme hatta seçim yapma davranışı bile birçok hayvanda bariz biçimde gözlemlenebilen özelliklerdir. Dolayısıyla bilincin bir açma-kapama düğmesiyle kontrol edilir gibi hayvanlarda olmayıp insanda birden ortaya çıktığı tezi büyük bir yanılgıdır. Darwin’in bu düşünceleri neredeyse iki bin yıl boyunca hüküm süren insan-merkezci (antropomorfik) yaklaşımları sarsması açısından önemli bir dönüm noktasıdır.
Çağdaş Etolojide Bilinç Tartışmaları
Darwin her ne kadar müthiş bir doğa bilimci olsa da gözlem olanakları sınırlı ve imkanları kısıtlıydı. Bugün, Darwin’in kuramını açıklamasının üstünden geçen 200 yılı aşkın süre sonunda, özellikle hayvan davranışları bilimi (etoloji) çalışmalarıyla bilinç tartışmalarının farklı bir boyut kazandığını, konunun daha gelişmiş materyallerle gözlemlenebilir davranışsal göstergeler üzerinden değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Buna rağmen Darwin, yaptığı gözlem ve tespitlerle hâlâ alanın ilham kaynaklarından biri olmaya devam etmektedir. Örneğin 1970 yılında alanın en meşhur deneylerinden biri olan ayna öz-tanıma (mirror self-recognition kısaca MSR) testini geliştiren Amerikalı psikolog Gordon Gallup, büyük oranda Darwin’in bir orangutanı incelediği şu anekdottan etkilenmiştir: 28 Mart 1838’de Londra Hayvanat Bahçesi’ne giden Darwin, orada Jenny adındaki bir orangutanı inceler. Sonradan kız kardeşi Susan’a yazdığı mektupta bekçinin Jenny’ye bir elma gösterdiğini ama bunu vermediğini, bunun üzerine orangutanın tıpkı yaramaz bir çocuk gibi kendini sırtüstü yere atıp, etrafını tekmeleyerek ağladığını; bekçinin eğer ağlamayı bırakıp uslu bir kız olursa ona elmayı vereceğini söylemesi üzerine biraz zorlansa da sızlanmayı bırakıp elmayı alarak memnun bir yüz ifadesiyle yediğini anlatır. Darwin’in dikkatini çeken bir diğer mesele de Jenny’nin tıpkı bir insan gibi aynada kendini izlemesi ve aynadaki görüntünün kendi olduğunun bilincinde gibi davranmasıdır.
İşte bu anekdottan hareketle Gallup, daha önce hiç ayna görmemiş ergenlik öncesi dört şempanzeyi iki gün boyunca yalnız başına farklı odalara yerleştirdi. Sonrasında 80 saat boyunca gitgide şempanzelere yaklaşacak şekilde birer boy aynası konumlandırdı. Başlangıçta şempanzeler, yansımalarını farklı şempanzeler sanarak tehditkar tavırlar sergilese de zamanla bu yansımaları ayna olmadan gözlemlenemeyen vücut kısımlarını temizlemek, burunlarını karıştırmak, surat asmak gibi kendilerine yönelik davranışlar için kullandılar. Gallup, buradan hareketle testi biraz daha genişletti. Anestezi altında şempanzelerin özellikle yalnız başına göremeyecekleri yüz bölgesindeki belirli noktaları kokusuz ve dokusu belirgin olmayan alkolde çözünen bir boyayla boyadı. Koku ve dokunsal ipucunun olmaması şempanzeleri sadece yansımalarından hareketle kendilerini tanıyıp tanımadıklarını anlamak içindi. Şempanzeler aynayı gördükten sonra, ısrarla boya işaretlenen kısma dokundular ve parmaklarında boyaya dair bir iz aradılar. Yani şempanzeler sadece aynadaki yansımalarında görülen boyaların kendi vücutlarında olduğunu düşünüp buna uygun davranışlar sergileyerek ayna testini geçtiler. Üstelik bu konuda yalnız da değildiler: Bonobolar, orangutanlar, bazı goriller, Asya filleri, yunuslar hatta Avrasya saksağanı (Pica pica) ve Mavi çizgili çöpçü çırçırbalığı (Labroides dimidiatus) testi geçen bazı canlılar. İlginçtir ki, köpekler, kediler, papağanlar ve 18-24 ay öncesi çocuklar testi geçemedi.
Canlılarda bir öz farkındalık olup olmadığını anlamaya dönük yapılan ayna testine yönelik bazı eleştiriler mevcut. Örneğin Daniel J. Povinelli, söz gelimi şempanzelerin aynada gördükleri yansımayı kendilerini kontrol edebilecekleri tuhaf bir yaratık olarak da deneyimleyebilecekleri ihtimali üzerinde durmakta. Neyse ki elimizdeki tek kriter ayna testi değil. Etologların hayvanlarda bir bilinç olduğunu saptamaya dair önerdikleri bir diğer kriter ise zihinsel zaman yolculuğu (mental time travel). Bu bir canlının geçmiş deneyimlerini hatırlayıp, gelecekteki olayları öngörerek plan yapabilmesi anlamına gelir. Mesela Kaliforniya çalı alakargası (Aphelocoma californica) bu konuda muhteşemdir. Bu kuşlar farklı türdeki yiyecekleri bozulma sürelerine göre farklı yerlere saklarlar ve bozulma sürelerini hatırlayarak öncelikle taze yiyecekleri ararlar. Ayrıca bu yiyeceklerini saklarken gelecekteki açlık durumlarını da hesaba katarak bir saklama ekonomisi güderler. Bu durum, hem episodik bellek (neyi nereye, ne zaman koyduğunu hatırlama) hem de geleceği planlama kapasitesinin işareti olarak yorumlanır. Şempanze, orangutan, bonobo, fil ve kuzgunlar bu testi geçebilen canlılardan bazıları.
Bu iki temel test dışında şempanzelerin rakiplerinin neyi görüp görmediğini anlayarak stratejik davranması ve kültürel geleneklere sahip olması, köpeklerin insanların bakış yönü ve jestlerini izleyerek iletişim kurması, kedilerin kendilerine has karakter özellikleri göstermesi, fareler ve sıçanların başka farelerin acı çektiğini gözlemlediğinde kendilerinin de stres belirtileri göstermesi, papağan ve yunuslarda taklit ve sesli sembol kullanılması ve birçok hayvanın alet kullanarak problem çözmesi gibi sayısız derecede örnek insana has görülen “sapiens” sıfatını bu kadar rahat bir ayrım kriteri olarak kullanamayacağımızı gösterir. Ne hayvanlar sanıldığı kadar “akılsız” ve “iç dünya yoksunu” ne de insanlar sanıldığı kadar biricik.
Doğa bilimi alanında bu tartışmalar sürerken özellikle 20. yüzyıldan itibaren psikoloji, sosyoloji ve antropolojide görülen gelişmeler, insana has görülen “sapiens” sıfatını daha da kuşkulu bir hale getirdi. Freud’un psikanalizi ve diğer psikolojik akımlar, insan davranışlarının büyük ölçüde bilinçdışı dürtüler ve duygular tarafından yönlendirildiğini savundu. Antropoloji alanındaki çalışmalar, farklı kültürlerin dünyaya farklı şekillerde anlam verdiğini, farklı mantık ve bilgi sistemleri geliştirdiğini gösterdi. Bu durum da “sapiens”in evrensel ve ortak bir akıl tanımını zorlaştırdı. Nihayetinde dünya savaşları ve soykırım gibi yıkıcı olaylar ise insanlığın sanıldığı kadar “akıllı” olmadığını düşündürmeye başladı. Nitekim tarih, insanların geniş kalabalıklar halinde irrasyonel kararlar alabildiğini, önyargılara ve ideolojilere kolaylıkla kapılabildiğini gösterdi. Gerçekten de yuvası olan dünyayı durmadan ve sorumsuzca tahrip eden, türdeşlerinin maruz kaldığı acıları reklamlarda gördüğü ürünlerden daha az önemseyen, yokluk içindeki milyarlarca insanın emeğinin bir avuç zengin tarafından sömürülmesini makul bulan bu türle karşılaşan zeki bir uzaylı türünün bu canlıya biçeceği ilk sıfat muhtemelen “sapiens” olmazdı, değil mi? Peki insanı diğer hayvanlardan ayıracak, biricik olduğu başka hiçbir özellik yok mu, bu da bir başka yazının konusu olsun.








