8 Mart Türkiyeli kadınlar için uzun zamandır bir kutlama günü değil. Daha çok bir hatırlama ve direnme günü. Kadın cinayetleri, taciz, tecavüz, zorla evlendirilen çocuklar, şiddetten kaçmaya çalışırken hayatını kaybeden kadınlar… Bazen balkondan düşenler(!) bazen çaresizlikten kendini suya bırakanlar… Bütün bunlar o kadar sık karşımıza çıkıyor ki neredeyse hayatın olağan akışına karışmış gibi.
Zeynep ÖZLER, Sorumlu İletişim Savunucusu, [email protected]
Bazı sergiler vardır; gezilip çıkılmaz. Ziyaretçi, o deneyimi kalbinde ve zihninde taşımaya devam eder.
Sakıp Sabancı Müzesi’nde küratörlüğünü Ahu Antmen’in üstlendiği Suzanne Lacy: Birlikte / Together sergisi benim için tam da böyle bir deneyimdi. Sergiyi gezerken fark ettim ki burada yalnızca sanat eserlerine bakmıyoruz. Kadın olma hallerine ve hikayelerine hem son derece kişisel hem de kolektif bir yerden tanıklık ediyoruz.
Lacy’nin eserleri sanatın sınırlarını müze duvarlarının dışına taşıyor. Sanat burada bir nesne değil; insanları bir araya getiren, konuşturan ve görünmeyeni görünür kılan bir kamusal alan. Sosyal bilim formasyonumdan ötürü bu sergiye belki de biraz farklı bir yerden bakıyorum. Toplumsal meselelerin tartışılması, görünür olması ve ortak bir dil bulabilmesi için sanatın dönüştürücü bir potansiyel taşıdığına inanıyorum. Sanat bazen akademinin kavramsallaştırdığı, iş dünyasının ise çoğu zaman etrafında dolandığı soruları daha somut ve görünür hale getirebilir.

Whisper, the Waves, the Wind (1983–1984)
Sergide beni en çok etkileyen işlerden biri Whisper, the Waves, the Wind oldu. 65 ile 95 yaşları arasındaki 154 kadının beyazlar içinde bir sahilde bir araya geldiği bu performans, yaşlanma deneyimini feminist bir perspektiften ele alıyor ve yaşlanan kadınların toplumda görünmez olması üzerine düşündürüyor.
Kadınlar masalarda yalnızlık, yaşlanmak, kadın olmak, yaşlanan beden ve yiten hafıza üzerine sohbet ediyor. Dalgaların sesi, rüzgarın sesi ve kadınların fısıltıları birbirine karışıyor. Bu eseri izlerken zihnim yaşlılıktan bir anda başka bir meseleye kaydı. Ve aklımdan şimşek gibi şu düşünce geçti: “Fısıltılar bazen yalnızca fısıltı değildir.” Türkiye’de birçok kadın öldürülmeden önce defalarca konuşur. Şiddet gördüğünü söyler. Failin adını verir. “Beni öldürecek,” der.
Bunlar fısıltı değildir. Çoğu zaman duymazdan gelinen çığlıklardır. Belki de bu yüzden o sahildeki kadınların konuşmaları bana yalnızca bir sanat performansını değil, kadınların hayatın farklı mevsimlerinde duyulmayan seslerini hatırlattı.
Anlamlı Sorular
Sergideki bir başka bölümde ise duvar anlamlı sorularla doluydu:
“Neden kadınlar daha az kazanır?”
“Bakım veren kimdir?”
“Feminizm bugün ne demek?”
“Şiddet cinsiyetsiz midir?”
Bu sorular dünyanın pek çok yerinde tartışılıyor. Ama Türkiye’de bu soruların yankısı biraz daha farklı duyuluyor. Çünkü bu coğrafyada kadın olmak çoğu zaman yalnızca bir kimlik değil, aynı zamanda bitmeyen bir mücadele hali.

8 Mart Türkiyeli kadınlar için uzun zamandır bir kutlama günü değil. Daha çok bir hatırlama ve direnme günü. Kadın cinayetleri, taciz, tecavüz, zorla evlendirilen çocuklar, şiddetten kaçmaya çalışırken hayatını kaybeden kadınlar… Bazen balkondan düşenler(!) bazen çaresizlikten kendini suya bırakanlar… Bütün bunlar o kadar sık karşımıza çıkıyor ki neredeyse hayatın olağan akışına karışmış gibi. Sergideki bir oda özellikle bu yüzden içimi çok acıttı. Kadınların yaşadıkları travmatik deneyimleri anlattıkları mektupların okunduğu bir oda. Dünyanın farklı yerlerinden kadınların hikayeleri… Ve bu hikâyeleri okuyan erkek sesleri. Bu eser şiddetin evrenselliğini gösteriyor. Ama insanın içinden şu düşünce de geçiyor: Dünyanın bazı yerlerinde bu hikayeler bir müzede anlatılıyor. Türkiye’de ise birçok kadın için bu hikayeler ne yazık ki gündelik hayatın bir parçası.
Okyanus kıyısında yaşlanma lüksüne dahi sahip olamayan kadınlar var. Hayatta kalmaya ve insanca yaşama hakkına sahip çıkmaya çalışan kadınlar…
İlmek İlmek Dokumak
Serginin en güçlü işlerinden biri olan The Crystal Quilt (1987) ise kadınların kolektif üretimine dayanıyor. Minneapolis’te yüzlerce kadının bir araya gelerek oluşturdukları bu performans, Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki sergide Türkiye’de kadınlar tarafından dokunan bir kilimle yeniden hayat buluyor. Bu benim için serginin en etkileyici anlarından biriydi. Çünkü halı ya da kilim dokumak yalnızca bir zanaat değildir. Aynı zamanda bir hafıza üretimidir. Kadınlar, yüzyıllardır hikayelerini, açık edilmemiş duygularını ve deneyimlerini motiflerin içine yerleştirirler. Bir halı aslında yalnızca bir nesne değildir. Bir hafızadır.
Bu noktada aklıma Türkiye’nin öncü kadın seramik sanatçısı Füreya Koral geliyor. Füreya da sanatın müzelere hapsedilmemesi gerektiğini savunmuş; hem o güne dek “kadın el işi” olarak görülen seramiğin sınırlarını zorlamış hem de seramik panolarını kamusal alanlara taşımıştı.
Sanatın bir bağ kurma biçimi olarak insanların hayatının içinde olması gerektiğini söylüyordu. Suzanne Lacy’nin pratiği de tam olarak bunu yapıyor. Ama burada mesele yalnızca temsiliyet değil. Kadınların ve gençlerin sanatın içinde bulunması sembolik bir görünürlük olarak kalmıyor. Lacy’nin pratiğinde bu katılım gerçek bir ortak üretim anlamına geliyor.
Bugün dünyada çok sık konuşulan bir kavram var: anlamlı dahiliyet. Yani insanların yalnızca görünür olması değil, sürecin gerçekten bir parçası olması. Lacy’nin işleri insanları sanatın konusu haline getirmiyor. Onları sanatın öznesi haline getiriyor.

Kuşaklar Arası Diyalog
Bu sergiyi yedi yaşındaki kızımla gezdik. Yanımda yakın bir kadın arkadaşım ve onun kızı da vardı. Sergiyi önce rehberli turla gezdik. Sanat tarihçisi Berrak Güloğlu çok kıymetli bilgiler paylaştı. Sonra bu bilgiler ışığında kendi başımıza yeniden dolaştık.
Aynı mekanın içinde iki farklı deneyim yaşamak gibiydi bu. Bir halının dokuması gibi. Sanki sergi deneyimi de bir çifte nakış oldu: Bir yanda anlatılanlar diğer yanda bizim gördüklerimiz ve hissettiklerimiz. Kadın olmanın her hali — yaş, deneyim, kimlik — aslında başlı başına politik meseleler. Buna rağmen kadınların varoluş hallerine, emeğine ve deneyimine dair pek çok şey, kamusal alanda hâlâ görünür değil. Belki de bu yüzden bu sergi benim için bu kadar çarpıcıydı.
Bu alanı biz sahiplenmezsek, bu hikayeleri biz anlatmazsak, bu ilmekleri biz dokumazsak… Bunu kimse bizim adımıza yapmayacak.
Son olarak “Kadın kadının yurdudur” sözüne gönülden inanırım ve kendi etki alanımda bunu uygulamaya özel önem veririm. Bana bu gücü veren, başta rol modelim annem olmak üzere hayatım boyunca yolumu aydınlatan tüm güçlü ve güzel kadınlara minnetle…
Bir 8 Mart daha buruk geçti. Ama yolumuz uzun, gücümüz baki.
Çünkü bazen dünyayı değiştiren şey büyük sözler değil; birbirine değen hikayelerdir.








