#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Dünya

Düş ve Gerçek Arasında: Yok Olan Dünya

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları bir kurtuluş reçetesinden çok bize yön gösteren bir pusula. Fakat son sözü vicdanımız söyleyecek çünkü vicdan, biz insanların sahip olduğu en eski pusula. Bizler bolluk mitinin gölgesinde, tüketim çılgınlığının pençesinde onun sesini susturduk. Arendt’in dediği gibi, kötülük çoğu zaman oldukça sessiz ne yazık ki. İşte tam da bu yüzden artık bu rüyadan uyanma vakti!

Arzu Deniz AKSOY, Sosyal Etki Girişimcisi, Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, [email protected] 

Dünya çölleşiyor. Sadece fiziksel anlamda değil, tüketim çılgınlığı gezegenin her bir köşesine nüfuz ettikçe etik düzeyde de… Her yıl 12 milyon hektar verimli toprak, iklim krizinin, yanlış tarım pratiklerinin ve kontrolsüz tüketimin sonucu olarak kaybediliyor. Bu, her yıl yaklaşık 20 milyon ton tahıl üretimini yitirmek demek. Ama daha derinlerde başka bir kayıp daha var; ortak geleceğimizin kaybı.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) Perspektifi: Çölleşmenin Çok Katmanlı Etkisi

Birleşmiş Milletler’in (BM) SKA’ları, çölleşme ve kuraklığı sadece çevresel bir tehdit olarak değil, sistemsel bir kırılma olarak konumlandırıyor. Ya da diğer bir deyişle bir çöküş olarak. Bu tanım “Collapsology” isimli bilim dalının da yaptığı tanımlamalara uyuyor. Örneğin Pablo Servigne ve Raphaël Stevens’ın “Her Şey Nasıl Çökebilir?” kitabında bahsettikleri “çöküş” tek bir felaket anından ibaret değil; ekolojik, ekonomik, sosyal ve politik sistemlerin birbirini tetikleyerek işlevsiz hale gelmeleri süreci. Çölleşme, bu zincirin yalnızca görünür halkalarından biri. Materyalist bir perspektiften bakarsak toprağın kaybı yalnızca ekolojik değil, artı-değer üretiminin maddi zeminini yok eden bir süreç. Kapitalist üretim tarzı, toprağı “sonsuz” bir ham madde deposu olarak görüyor; verimliliği maksimize ederek onu tüketim çılgınlığının bir metası haline getiriyor ve böylelikle onun biyolojik yenilenme kapasitesini ise hiçe sayıyor. Anlayacağınız, Servigne ve Stevens’ın “çöküş” olarak tanımladıkları sistemler arası işlevsizleşme perspektifinden, çölleşme sadece tarımsal verim kaybı değil; ekolojik, ekonomik ve toplumsal sistemlerin iç içe geçmiş yapılarında çatlakların belirmesi anlamına da geliyor. Bu çatlaklar, tıpkı bilinçdışındaki semptomlar gibi, bastırılan hakikatin -gezegenin sınırlılığı bu sık sık göz ardı ettiğimiz gerçek- bireyin bilincine sızdığı noktalar olarak karşımıza çıkıyor.

Kapitalist Bilinçdışı: Toprakla Kopan Bağ

Samo Tomsic’in “Kapitalist Bilinçdışı” eserinde Marx ve Lacan’ın kesişiminden ilhamla şunu söyleyebiliriz: Kuraklık yalnızca doğanın kuruması değil, tüketim toplumunun yarattığı “bolluk yanılsamasının” çözüldüğü bir an. Tomsic’e göre kapitalist bilinçdışı, “sonsuz kaynak, sınırsız tüketim, sürekli büyüme” mitine dayalı. Bu bilinçdışı, sürdürülemez olanı normalleştirerek onu görünmez kılıyor. Toprağın sınırlılığı, suyun kıymeti ya da havanın kalitesi bu sistem içinde ancak “krize dönüştüğünde” anlam kazanıyor. Örneğin her yıl ülkemizde yaz aylarında yaşanan yangınları ve buna bağlı biyoçeşitlilik kaybını düşünün. Çoğumuz, ormanlar yanarken televizyon başında izlemekle yetiniyoruz; ağaçlar, kuşlar, böcekler, toprağın su tutma kapasitesi birer birer kayboluyor, ülkemiz çölleşiyor. Bizler ise tüm bunları her yıl yeniden unutuyor ve ancak yangın mevsimi tekrar geldiğinde birkaç aylığına hatırlayabiliyoruz. Ya da güzel İzmir’in Çeşme ilçesinde tasarruf amaçlı periyodik olarak yaşanmaya başlanan su kesintilerini bir düşünün, su kaynakları her zaman tükeniyordu, israf her koşulda sürüyordu, bu kangrenleşmiş bir problem zaten ülkemiz için, fakat bizler için su kesintileri olmaya başladığı an önem kazandı barajların doluluk oranı. Bu noktada Tomsic’in Lacan yorumuyla devam edersek, sistemin öznesi -yani bizler- kendimizi rasyonel karar vericiler olarak görüyoruz fakat aslında “jouissance” (haz, zevk) tarafından yönetiliyoruz. İhtiyacımız olmayanı alıyor, kullanmadığımızı tüketiyor, bile isteye varlığını bildiğimiz bir krizi gündelik hayatın arka plan gürültüsüne gömüyor, dünyayı gelip geçici hazlara kurban ediyoruz!

Kötülüğün Sıradanlığı ve Sürdürülemezliğin Normalleşmesi

Anlayacağınız, çölleşme, yalnızca iklimsel bir sonuç değil; aynı zamanda kültürel, ekonomik ve etik bir çöküş. Biz tüketim toplumlarının doyumsuz haz arayışıyla gerçekleşti en derin kopuş, vicdanla olan pamuk ipliğine bağlı bağımızda… İşte tam da bu noktada Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını bir kez daha hatırlatmak istiyorum siz değerli okurlarıma. Kuraklık, aniden patlak veren bir “doğa felaketi” değil; yıllardır biriktirdiğimiz küçük ihmallerin, sessiz kabullenişlerin ve market rafından o ürünü alırken vicdanımızı yatıştırmak için kendi kendimize fısıldadığımız “haklı” ve pek tabii “mantıklı” (!) gerekçelerin bir toplamı. Dolayısıyla toprağı asıl mahveden, kötü politik kararlar ya da iklim değişikliği değil nihayetinde; normalleştirilmiş sorumsuzluk, rasyonelleştirilmiş tüketim alışkanlıkları! Kötülük bazen bir karar değil, sıradan hale gelmiş bir alışkanlık çünkü Arendt’in de altını çizdiği gibi. En basitinden, bir yılda çöpe attığımız gıda, onu çöpe götürecek sorumsuz bir tüketim kültürü olmasa belki de dünyada açlıkla yaşayan milyonları doyurabilirdi ama biz artık bunu duymak istemiyor, görmemeyi yeğliyor ve ne yazık ki kendimizi hazzın kollarına bırakarak soğuk gerçekliğin bizlere her gün taptaze bir şekilde sunduğu tüm bu acıları hissetmemeyi tercih ediyoruz.

BM SKA’ları: Felaketten Önceki Son Çıkış mı?

BM’nin 17 SKA’sı, 2030 yılına kadar hem insanlar hem gezegen için adil, güvenli ve yaşanabilir bir gelecek tasarlamanın yol haritasını sunuyor bizlere. Bu hedefler, yalnızca çevre politikaları değil; aynı zamanda toplumsal adalet, ekonomik istikrar ve küresel işbirliği ekseninde tasarlanmış bütüncül bir çerçeve.

Kuraklık ve çölleşme söz konusu olduğunda, bu felaketlere karşı SKA’ların pek çoğu doğrudan devreye giriyor. Örneğin:

  • Amaç 6Temiz Su ve Sanitasyon: Su kaynaklarının korunması, adil paylaşımı ve erişilebilirliği.
  • Amaç 13İklim Eylemi: Karbonsuz ekonomiye geçiş, ekosistemlerin iklim değişikliğine uyumu.
  • Amaç 15Karasal Yaşam: Ormanların, toprağın ve biyoçeşitliliğin korunması.
  • Amaç 12Sorumlu Üretim ve Tüketim: İsrafın önlenmesi, döngüsel ekonomiye geçiş.
  • Amaç 2Açlığa Son: Sürdürülebilir tarım uygulamalarıyla gıda güvenliğinin sağlanması.

Bana sorarsanız, bu hedefler bir bakıma insanlığın “felaketten önceki son çıkışı”. Ancak bu çıkış tabelası sadece yolda duruyor; o yola sapmak, yani hedefleri hayata geçirmek, politik kararlılığa, kurumsal dönüşüme ve bireysel davranış değişimine bağlı. Diğer bir deyişle, Sisifos edasıyla kadere baş kaldırmalı, onu tanrıların elinden alıp yeniden kendimizin yapmalıyız. Bu da vicdanın sesine kulak vermeyi ve bu sayede kötülüğün sıradanlığına baş kaldırmayı gerektiriyor.

Aksi halde SKA’ları yalnızca birer iyi niyet beyanı olarak görürsek, bu hedefler 2030’a geldiğimizde raflarda tozlanan birer rapora dönüşmüş olacak kuşkusuz. Yaşanabilir ve yaşanmaya değer yarınlar için onları toplumsal, ekonomik ve ekolojik sorumluluğun ortak dili haline getirmeliyiz!

Son olarak şunu da unutmamak gerek: SKA’lar bir kurtuluş reçetesinden çok bize yön gösteren bir pusula. Fakat son sözü vicdanımız söyleyecek çünkü vicdan, biz insanların sahip olduğu en eski pusula. Bizler bolluk mitinin gölgesinde, tüketim çılgınlığının pençesinde onun sesini susturduk. Arendt’in dediği gibi, kötülük çoğu zaman oldukça sessiz ne yazık ki. İşte tam da bu yüzden artık bu rüyadan uyanma vakti! Yaşanabilir yarınlar ne sadece büyük şirketlere ne büyük liderliklere bağlı. O hayalini kurduğumuz güzel yarınlar, her gün küçük ama kararlı adımlar atacak, ertelemeyi bırakmış ve arzuların şekillendirdiği sıradan alışkanlıkların esaretine baş kaldıracak olan biz “sıradan” insanların eseri olacak!

Arzu Deniz Aksoy

Sosyal Etki Girişimcisi, Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi | Sürdürülebilir İşler