İşte bu noktada diğer ilgi çekici tanım olan oyun oynayan insan, Homo ludens kavramı devreye giriyor. İlk defa kapsamlı biçimde Johan Huizinga tarafından aynı isimli eserde ele alınan tanım, insanı temel özellik olarak oyun oynayabilme yetisi üzerinden inceliyor ve birçok kültürel fenomenin bu bağlamda ele alınıp izah edilebileceğini öne sürüyor. Fakat Huizinga’nın argümanlarını ele almadan önce ilkin onun oyun tanımına yakından bakmamız gerek.
Ömer MIZRAK, [email protected]
“İnsan, muhtemelen iki ayağı üzerine doğrulup eli alet edevat tuttuğundan beridir kendinin diğer hayvanlardan oldukça farklı olduğunu düşünegelmiştir.” Bu cümleyle başlayan bir önceki yazımızda, insanların kendilerini diğer hayvanlardan ayıran temel özellik olarak düşünme veya akıl yürütme yeteneğini gördüğünü, bundan dolayı da “sapiens” sıfatını takındığını söylemiştik. Fakat bu ayrımın yeterince güçlü bir ayrım olmadığını ortaya koymuş ve yazımızı “İnsanı diğer hayvanlardan ayıracak, biricik olduğu başka hiçbir özellik yok mu?” sorusuyla noktalamıştık. Bu yazımızda da tüketilmeye oldukça dirençli bu soruyu başka bir yönden ele alacak ve soruyu cevaplama vesilesiyle hem kendimizi hem de diğer hayvanları daha yakından tanıyacağız.
Rivayet odur ki Platon, insanı tanımlamak için epey uğraştıktan sonra sonunda “İnsan, iki ayaklı ve tüysüz bir canlıdır” diye bir tanım getirir ve bununla da epey övgü toplar. Zira sonradan Aristoteles’in de dikkat çektiği gibi bizim dışımızda ilk akla gelecek iki ayaklı canlılar kuşlardır ve onlarla aramızdaki fark da bizde kuşlardaki gibi tüylerin olmamasıdır. Fakat bu tanımı duyan Sinoplu Diogenes, tüyleri yolunmuş bir horozu Akademia’ya getirerek “İşte, Platon’un insanı!” der. Öğrencilerin gülüşmesi üzerine Platon bu defa tanımına “bir de geniş tırnaklı” ifadesini ekler. Anekdot oldukça güzeldir çünkü ne Platon gibi insanı tanımlamaktan, onu diğer hayvanlardan ayrıştıracak özellikler aramaktan ne de Diogenes gibi her tanımı ihlal edecek örnekler bulmaktan vazgeçiyoruz. Derdimiz, eskilerin “efrâdını câmi, ağyârını mâni” dediği türden bir tanıma ulaşmak. Yani tanımımız o türün hiçbir ferdini dışarıda bırakmamalı ayrıca o türe ait olmayanları da kapsamamalı.
Tarih boyunca bu gayeyle insana birçok sıfat yüklendi, insanın birçok tanımı yapıldı. Mesela alet yapabilen ve emeği sayesinde yeniden üretebilen yönünden dolayı Homo faber; çıkarlarını maksimize eden rasyonelliğinden dolayı Homo economicus; kutsal ile ilişki kurabilmesinden dolayı Homo religiosus; semboller aracılığıyla bir dünya kurmasından dolayı Homo symbolicum; hikaye kurma ve anlam üretme kapasitesinden dolayı Homo narrans; dil aracılığıyla konuşabilme yeteneğinden dolayı Homo loquens ve dahası… Şüphesiz buradaki her tanım ayrı bir incelemeyi hak ediyor fakat bunlar dışında iki tanım var ki özellikle cezbedici. İlki Aristoteles’in, gülebilen tek canlı olarak insana işaret etmesi. Gerçekten de ilginçtir; insan, dünyayla arasına mesafe koyup ondaki trajikomikliği, ironiyi ve absürtlüğü fark edip buna gülebilen bir canlı. Nietzsche, insanoğlunun diğer hayvanlara kıyasla çok fazla acı çektiği için gülmeyi icat etmek zorunda kaldığını söyler. Neşet Ertaş ise “Bunca mahlukat var, hiçbiri gülmez” diyerek aynı gerçekliğe işaret eder. Maalesef gülmenin doğasına dair elimizde bu tespitlerden çok da fazla bir şey yok. Gülmeye dair henüz istenen düzeyde bilgi sahibi olamadığımız için gülmenin insanla diğer hayvanlar arasındaki ayrım işlevini yerine getirip getiremediğini tam anlamıyla saptayamıyoruz. Bir diğer sorun da gülmenin sadece bize özgü bir eylem olması durumunda bile bunun özümüze dair ne söylediği problemi. Evet, diyelim ki yalnızca insan gülen bir hayvandır. Peki, bu bize ve eylemlerimize dair ne söyler? Söz gelimi gülen hayvan, bu yüzden mi savaşıyor?
İşte bu noktada diğer ilgi çekici tanım olan oyun oynayan insan, Homo ludens kavramı devreye giriyor. İlk defa kapsamlı biçimde Johan Huizinga tarafından aynı isimli eserde ele alınan tanım, insanı temel özellik olarak oyun oynayabilme yetisi üzerinden inceliyor ve birçok kültürel fenomenin bu bağlamda ele alınıp izah edilebileceğini öne sürüyor. Fakat Huizinga’nın argümanlarını ele almadan önce ilkin onun oyun tanımına yakından bakmamız gerek. Huizinga oyunu şöyle tanımlıyor: “Oyun, özgürce razı olunan ama tamamen emredici kurallara uygun olarak belirli zaman ve mekan sınırları içinde gerçekleştirilen, bizatihi bir amaca sahip olan, bir gerilim ve sevinç duygusu ile ‘alışılmış hayat’tan ‘başka türlü olmak’ bilincinin eşlik ettiği, iradi bir eylem veya faaliyettir.”
Huizinga’nın tanımını incelediğimizde belli başlı birkaç özellik ile karşılaşıyoruz: İlkin oyun özgür olmalıdır, zorla yaptırılan şeyler oyun olamaz. Fakat oyunun kendi içerisinde isteyerek kabul ettiğimiz emredici kurallar vardır. Belirli bir zamana ve mekana bağlı bu kurallara razı gelmediğimizde ya da bunları ihlal ettiğimizde oyunun dışına çıkmış oluruz. İkinci olarak oyun, kendi amacını içerisinde taşır, dolayısıyla araçsal değildir. Gerçek anlamda bir oyuncu, oyun oynarken oyunun içerisindeki amaçtan başka bir amaç gütmez. Son olarak oyun, eşlikçisi olan gerilim ve sevinç duyguları ile beraber alışılmış gündelik hayatın dışında başka bir deneyim imkanı sunar. İşte tüm bu özelliklerin bir araya geldiği oyun Eski Yunanların toplanma, çekişme anlamında kullandıkları agon (ἀγών) kelimesinin işaret ettiği müsabakalarda en görünür hale gelir. Zira müsabakalar belirli bir zaman ve mekan diliminde, oyuncuların isteyerek gerçekleştirdikleri, rekabette galip gelmek dışında başka bir amaç taşımayan, şenlik havasıyla da hayatın alışıldık akışının dışına çıkan gerçek anlamda oyunlardır.
Huizinga bu rekabet temelli agonal oyunun avukatların hakim önündeki savunma yeteneklerinden komutanların savaş meydanındaki becerilerine, şairlerin atışmalarından filozofların tartışma yeteneklerine kadar birçok alanda gözlemlendiğini dolayısıyla bu ve daha birçok kültürel fenomenin oyunun başka bir yüzü olduğunu savunur. Ona göre kültür, oyun üzerine inşa edilmiş, onun dönüştürülmüş bir versiyonudur: Oyun kültürden eskidir, zira hayvanlar da oynar. Bu son cümle biraz kafa karıştırıcıdır. Gerçekten Huizinga bir yandan kültürü yani insanı insan yapan birçok şeyi oyunun bir türevi olarak görürken diğer yandan hayvanların da oynadığını kabul eder. İşin kötüsü kitap bu konuda pek detaya da girmez. O nedenle bu yazıda Huizinga’da yarım kalan işi biz tamamlamaya çalışacağız. Hayvanlar oynar mı, bu oyunlar Huizinga’nın oyun tanımına ne kadar uyar?
Şanslıyız ki, etologların oyun üzerine çalışmaları gülme davranışına kıyasla oldukça sistematik ve kapsamlı. Bugüne kadar yapılmış çalışmaları göz önünde bulundurduğumuzda hayvanlarda görülen oyunları üçe ayırmak mümkün: lokomotor oyunlar, nesne oyunları ve sosyal oyunlar. Lokomotor oyun, hayvanların özellikle yavruyken sergilediği, koşma, sıçrama, dönme, takla atma gibi beden hareketlerine dayanan oyunlardır. Bu oyunların genellikle belirgin bir amacı yoktur ve eğlence odaklı bir yapıya sahip görünürler. Örneğin tavşanlarda “binky” adı verilen aniden sıçrayıp yön değiştirme hareketi bunun en güzel örneklerindendir. Bunun dışında kedi ve köpeklerdeki sıçrama, koşarak dönme; kutup ayılarının karlarda kayması ve yokuş aşağı yuvarlanması; süt buzağıların çayırlardaki “sevinçli” koşuşturmaları gibi birçok eylem, lokomotor oyuna örnektir. Lokomotor oyunların evrimsel avantajı, hayvanların kas ve iskelet sistemlerini nasıl kullanacağına yardımcı olarak hayatta kalma becerilerini artırmaktır. Mesela aniden yön değiştirme hareketine dayalı lokomotor oyunlar oynandıkça, hayvan herhangi bir avcının saldırısından daha rahat kurtulabilir ya da başka bir yazımızda bahsettiğimiz gibi bu lokomotor hareketler karşı cinse ne kadar sağlıklı olduğuna dair handikap mesajları verebilir.
İkinci oyun türü olan nesne oyunları, hayvanların etraflarında buldukları taş, çöp, dal parçası, yiyecek, su hatta diğer hayvanlara ait parçalar gibi canlı olmayan nesnelerle oynadığı oyunlardır. Bu oyunların da gündelik olarak başka bir amaçları yoktur, kendiliğinden gelişir ve tekrarlanır. Örneğin köpeklerin bir topu düzenli biçimde ağzında taşıyıp getirmesi, kargaların bir tel ya da çubuğu alıp çevirmesi ya da kutu açmaya çalışması, yunusların özellikle su altındaki baloncukları çember şekline getirip tekrar tekrar oynaması bu oyun türüne dahildir. Nesne oyunları sayesinde hayvanlar hem çevrelerini tanıyarak nesneleri manipüle etmeyi öğrenir hem de sebep-sonuç ilişkisi kullanıp problem çözerek avlanma becerilerini güçlendirir. Mesela şempanzelerin kurumuş dalları termit yuvasına sokarak besin elde etmesi bunun en güzel örneklerindendir.
Son oyun türü olan sosyal oyunlar ise iki veya daha fazla hayvan arasında gerçekleşen ve genellikle kovalama, güreşme, taklit etme, rol değiştirme, sırayla hareket etme gibi kuralları esnek ama fark edilebilir oyunlardır. Örneğin köpekler ön patilerini yere indirip popolarını kaldırarak yay pozisyonu alır ve karşısındakini güreşme, ağızla yumuşak ısırma, sırayla kovalamaca gibi etkinliklerden oluşan oyuna davet eder. Şempanze ve bonobolar ise kıkırdamaya benzer seslerle eşlik edilen güreşler, yüz mimikleriyle “şaka” yapma, rol değiştirme ve eşli salınma gibi sosyal oyunlar oynar. Bu oyunlar aracılığıyla hayvanlar, mesela karşısındakinin zarar vermek için mi yoksa oyun oynamak için mi ısırdığı gibi sosyal mesajları anlamayı geliştirir. Yine hayvanın kendi de yumuşak bir şekilde ısırmayı yani dürtülerini kontrol etmeyi öğrenir. Bunun dışında sosyal oyunlarla kurtlarda olduğu gibi tür içi hiyerarşi, aslanlarda olduğu gibi takım halinde avlanma ve yunuslarda olduğu gibi senkronize hareketler öğrenilir. Bu üç oyun türünde dopamin, endorfin gibi nörokimyasallar sayesinde ödül sistemi canlandırılarak öğrenme kolaylaştırılır ve gördüğümüz üzere hepsinin ileriye dönük evrimsel avantajları vardır. Öyle ki, vücut bazen gelişimi engelleme pahasına enerjiyi oyuna yatırmaktan geri durmaz. Bu da oyunun evrimsel açıdan ne kadar önemli olduğunun başka bir göstergesidir.
Elbette bu oyun türlerinin hepsini insanlarda da görürüz. Söz gelimi basit bir seksek oyununda bile sıçrama, havada dönme gibi hareketler lokomotor oyun; taşı uygun kareye denk getirme nesne oyunu; oyun arkadaşıyla oluşturulan kurallar da sosyal oyun kısmına tekabül eder. Evcilik, takım oyunları veya danslar ise sosyal oyun türünün insanlardaki en belirgin örnekleridir. Gördüğümüz üzere etologların oyun türleri ile insandaki oyunlar arasında bariz bir benzerlik vardır. Fakat bunlar Huizinga’nın oyun tanımı ile ne düzeyde örtüşür?
İlk bakışta anlaşılacağı üzere lokomotor oyunlar Huizinga açısından oyunun var olması için gerekli bir bileşen olsa da kendi başına oyun kategorisine dahil edilecek özelliklere sahip değildir. Zira hayvanlarda görülen sıçrama, dönme, takla atma gibi davranışlar her ne kadar yaşamak için zorunlu faaliyetler olmasa da ne düzeyde içgüdüsel ne düzeyde iradi olduklarını kestirmek güçtür. Ayrıca bu tarz oyunlarda kurallar, sınırlandırılmış mekan veya gündelik hayatın dışındaki bir deneyimden de bahsedemeyiz. Hayvanlarda gördüğümüz nesne oyunları da benzer niteliklerden mahrum olmalarından dolayı Huizinga’nın oyun tanımına uymaz. Fakat burada ilk defa bir nesnenin ilk işlevi dışında başka bir şeymiş gibi ele alınmasına tanık oluruz. Bu nedenle nesne oyunları, kendi başına oyun olmamalarına rağmen oyun için gerekli olan sembolik dönüşümün nüvelerini taşırlar.
Fakat sosyal oyunlar, gerçekten de Huizinga’nın oyun tanımına uyuyor görünmektedir. Örneğin bir köpeğin fırlatılan topu geri getirme oyununu düşünelim. Köpek bunu yapmak zorunda değildir, evrimsel olarak bir avantajı olsa da zaruri değildir. Oyun oynanan mekan ve zaman rastgele değildir, topu inanılmaz uzaklıktaki bir yere attığınızda ya da herhangi bir zamanda fırlattığınızda muhtemelen köpek onu getirmeye yeltenmeyecektir. Oyunun belirli kuralları vardır, köpek topun atılmasını bekler, onu parçalamaz ve başka birine götürmez. Son olarak köpeğin oyun oynarken hareketlerinde göze çarpan bir gerilim ve sevinç duygusu ile alışılmış hayatın dışında farklı bir deneyim vardır. Peki, tüm bu özellikler köpeklerde neden insandaki gibi bir kültür yaratamamıştır?
Bu soru Huizinga’nın yanıtsız bırakmadığı ama kendi ayrımını başka ayrımlara havale ederek kendi temelini kazdığı bir soru. Huizinga’ya göre insan yalnızca oyun oynayan değil, oyun oynadığını bilen, semboller aracılığıyla oyunu anlamla dolduran ve oyunla kültür üreten bir canlıdır. O halde oyun, insanın birçok kültürel davranışını anlamamıza olanak sağlayan bir anahtar olmasına rağmen insanın esas ayırıcı vasfı değildir. Zira insan oyunu ile hayvan oyununu ayıran şey insanın oyun oynadığını bilmesi (sapiens), semboller aracılığıyla anlam oluşturabilmesi (symbolicum) ve bu anlamı konuşmayla (loquen) aktararak (narrans) bir şeyler üretebilmesidir (faber). Aslında Huizinga belki bilinçli belki de farkında olmadan insana dair neredeyse bütün özel nitelikleri bir potada eriterek gerçekten de ayırt edici olabilecek bir ayrım yaratmaya yaklaşmıştır. Oyun bu anlamda insana dair birçok özelliği bir arada barındırır. Lakin unutmadan söyleyelim, bu ayrımın ilk ayırdına varan kişi de Huizinga değil, şu sözleri dile getiren Friedrich Schiller’di: “İnsan, yalnızca kelimenin tam anlamıyla insan olduğu yerde oyun oynar ve yalnızca oyun oynadığı yerde tam anlamıyla insandır.”









