#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Sıfır

Sıfır Atık: Siyasi İddialar ve Ekolojik Çelişkiler

Türkiye’nin Sıfır Atık serüveni şu an iki zıt kutba bölünmüş durumda: Bir yanda üst düzey diplomatik alkışlar diğer yanda ise yerel ve uluslararası çevreci grupların derin şüpheleri. Bu güvensizliğin sebebi “sıfır atık” fikrine karşı olmak değil; veri şeffaflığındaki sorunlar, politika çelişkileri ve atık ithalatı dinamiği.

Sibel BÜLAY, [email protected]

Türkiye, Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleşecek olan COP31 İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, vitrin projesi olan “Sıfır Atık”, uluslararası kimliğinin merkezine yerleşmiş durumda. 2017’de başlayan proje, Birleşmiş Milletler’den (BM) de destek aldı ve Emine Erdoğan’ın öncülüğünde BM Genel Kurulu 30 Mart’ı “Uluslararası Sıfır Atık Günü” ilan etti. Ve BM Genel Sekreteri Guterres, Emine Erdoğan’ı BM Sıfır Atık Danışma Kurulu’na başkan olarak seçti. Proje; UN-Habitat, UNDP ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardan da ödül aldı.

Ancak Türkiye’nin Sıfır Atık serüveni şu an iki zıt kutba bölünmüş durumda: Bir yanda üst düzey diplomatik alkışlar diğer yanda ise yerel ve uluslararası çevreci grupların derin şüpheleri. Bu güvensizliğin sebebi “sıfır atık” fikrine karşı olmak değil; veri şeffaflığındaki sorunlar, politika çelişkileri ve atık ithalatı dinamiği. Başarılı döngüsel ekonomi modelleri normalde belediyeler, sokak toplayıcıları, sivil toplum kuruluşları (STK), akademisyenler ve iş dünyasıyla yürür. Eleştirenler ise Sıfır Atık programının aşırı merkeziyetçi ve siyasi doğasının, “mış gibi yapan” bir çevreciliğe (performative environmentalism) dönüştüğünü ve bu durumun katılımcı modelleri önemseyen uluslararası gözlemcilerin güvenini sarstığını savunuyor.

Uydu verileri, ithalat istatistikleri ve profesyonel denetimler üzerine yapılan derinlemesine analizler, resmi rakamlara dair ciddi kuşkular uyandırırken; sistemin çevresel restorasyondan ziyade “diplomatik prestij” odaklı işlediğini ortaya koyuyor.

Hükümetin 2026 resmi verileri, devasa bir büyüme tablosu çiziyor. 2017’de %13 olan geri kazanım oranının 2025’te %35’i aştığı, 2035 hedefinin ise %60 olduğu iddia ediliyor. Nisan 2026 itibarıyla, 2017-2025 yılları arasında “geri kazanılan” toplam atık miktarı 90 milyon ton olarak açıklandı.

Türkiye’nin yıllık toplam atık üretimi (evsel, endüstriyel, inşaat vb. dahil) yaklaşık 100-110 milyon ton. Bu da sekiz yılda (2017–2025) 900 milyon ton ediyor. Yurt içi atık verilerine bakıldığında, geri kazanım oranı %10 civarında. Aynı dönemde yurt dışından önemli miktarda plastik, kağıt ve metal atık da ithal edildi. Ancak atık havuzunun kapsamı ve hesaplama yöntemlerine dair şeffaf veriye erişimin zor olması, 90 milyon tonunun geri kazanılmış olmasını anlamlandırmayı güçleştiriyor.

İthal Atık

2026 başı itibarıyla Eurostat ve Basel Action Network gibi bağımsız izleme gruplarının verileri, Türkiye’ye giren plastik hacminin rekor seviyelere ulaştığını gösteriyor. Sıfır Atık raporlamasında, yerli atık ile Avrupa’dan gelen ithal atık arasında ayrım yapılmıyor. Türkiye’nin geridönüşüm altyapısı, Avrupa’dan gelen ayrıştırılmış plastikleri işlemeye öncelik veriyor. Buna karşılık, ayrıştırılması zor olan yerli belediye atıklarının yaklaşık %90’ı düzenli depolama sahalarına veya kaçak döküm alanlarına gidiyor. Sonuç olarak proje, yerli atığa çözüm üretmek yerine yabancı çöplerin işlendiği bir aracı kurum gibi çalışıyor. Bu da Türkiye’nin ekolojik ayakizini küçültmek yerine daha da büyütüyor. Bu tablo, bağımsız izleme kuruluşları ve çevre denetçileri tarafından ekolojik dönüşümden ziyade bir “yeşil aklama” operasyonu olarak nitelendiriliyor.

“Geridönüşüm için geldi” denilen atıkla “gerçekten geri dönüştürülen” arasındaki uçurum bir diğer büyük sorun. Kanunen Türkiye sadece %1 kirlilik payı olan “temiz ve geri dönüştürülebilir” plastik ithalatına izin veriyor. Ancak Greenpeace ve TMMOB gibi kuruluşların incelemeleri, ithal plastiğin %50’ye varan kısmının (gıda kalıntısı, karışık malzeme vb. nedenlerle) geri dönüştürülemez olduğunu belgeliyor.

Bu “kirli” plastikleri işlemenin ekonomik veya teknik bir karşılığı olmadığı için, limandan çıkan konteynerler takip de edilmediğinden; kağıt üstünde “ithal edilmiş” görünen bu atıklar yol kenarlarında yakılıyor, nehirlere veya boş araziye dökülüyor. Duke Üniversitesi verilerine göre Türkiye’deki toplam plastiğin (yerli+ithal) sadece %6’sı geri dönüştürülüyor; %33’ü doğaya dökülüyor, %61’i ise gömülüyor.

Türkiye’nin plastik geridönüşüm ve işleme sanayisinin önemli merkezlerinden biri olan Adana, aynı zamanda bu faaliyetlerin çevresel maliyetinin en görünür olduğu merkezlerden biri haline geldi. Çukurova Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ve ekibinin yürüttükleri çalışmalar, Seyhan Nehri’nin Akdeniz’i en çok mikroplastikle kirleten nehirlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Akdeniz, dünyada mikroplastik yoğunluğunun en yüksek olduğu denizlerden biri ve Türkiye kıyıları da bu kirliliğin en yoğun olduğu alanlar arasında yer alıyor.

Greenpeace Akdeniz, yerli atık yönetimini baltaladığı gerekçesiyle plastik atık ithalatının tamamen yasaklanması çağrısını yineliyor. Avrupa Birliği’nin (AB) güncellenen Atık Sevkiyat Yönetmeliği uyarınca, 21 Kasım 2026’dan itibaren AB’den OECD dışı ülkelere (Malezya, Vietnam, Endonezya vb.) plastik atık ihracatı en az iki buçuk yıl süreyle tamamen yasaklanacak. Türkiye, bir OECD üyesi olduğu için plastik atık ihracatı yasağından muaf kalsa da artık Avrupa Komisyonu’nun izleme listesine alındı. Bu durumda Türkiye’ye gönderilen atıkların sadece teslime ulaştığına dair beyanla yetinilmeyecek; her bir tonun sürdürülebilir yöntemlerle yeni bir ham maddeye dönüştürüldüğünün kanıtlanması istenecektir. Türkiye’nin Avrupa Komisyonu tarafından izleme listesine alınmasının temelinde, mevcut atık yönetim kapasitesine dair duyulan güven eksikliği ve izlenebilirlik (traceability) sorunları yatıyor. Sıfır Atık vizyonunun kağıt üzerindeki başarıları ile Adana gibi merkezlerdeki denetim boşlukları arasındaki bu çelişki, Türkiye’nin artık sadece kendi beyanlarıyla değil, AB’nin bağımsız denetçileri ve dijital izleme sistemleriyle “kanıt yükümlülüğü” altına girmesine neden oldu.

Geri Kazanım

OECD ve Greenpeace’in itiraz ettiği bir diğer nokta, Türkiye’nin yakılan plastikleri “geri kazanım” oranına dahil etmesi. 2024–2025 TÜİK verilerine göre yaklaşık 5 milyon ton atık çimento fırınlarında veya enerji santrallarında yakıldı. Uluslararası standartları GRI ve GHG Protokolü’ne göre yakma, bir geridönüşüm yöntemi değil. 1 ton plastik yakıldığında atmosfere 2 tondan fazla karbondioksit salınıyor. Bu nedenle plastik yakmanın “doğrudan emisyon” olarak raporlanması gerekiyor.

Diğer bir konu Türkiye’deki plastik geridönüşümün çoğunlukla “downcycling” olması; yani plastik atığın daha düşük kaliteli, tekrar geri dönüştürülemeyecek drenaj borusu veya çöp torbası gibi ürünlere dönüştürülmesidir. Bu durum, plastiğin çöp sahasına gidişini sadece bir adım erteliyor. Bu nedenle, birçok iklim uzmanı “90 milyon tonluk başarı hikayesi”ne kuşkuyla yaklaşıyor. Onlara göre, 10 milyon ton downcycling ile dönüştürülen plastik bir adım sonra 10 milyon ton atık anlamına gelir.

Atık Emisyonları

Hükümetlerin raporlarındaki boşlukları doldurmak için kurulan Climate TRACE, uydu görüntüleri ve yapay zeka ile emisyonları gerçek zamanlı izliyor. Climate TRACE’in oluşturduğu emisyon haritaları, seragazı kaynaklarına ilişkin dünyanın en büyük küresel envanteri ve etkileşimli haritası.

Sıfır Atık Vakfı emisyonların düştüğünü söylese de uydu verileri vahşi çöp depolama alanlarından yayılan metan gazının devasa bir sorun olduğunu gösteriyor. Climate TRACE, Türkiye’nin atık sektöründen kaynaklanan yıllık emisyonunu 72 milyon ton olarak tahmin ederken, resmi rakamlar 14-17 milyon ton civarında. Bu devasa fark, kağıt üzerindeki raporlara girmeyen, ancak uyduların yakaladığı metan sızıntılarından kaynaklanıyor.

Sonuç: Uyduların Tanıklığı ve Şeffaflık Duvarı

Sonuç olarak, Antalya’daki COP31 kürsüsünde sergilenecek olan “Sıfır Atık”ın 90 milyon tonluk “başarı hikayesi” ile bağımsız kuruluşların “72 milyon tonluk emisyon” gerçeği arasındaki uçurum, mış gibi yapan çevreciliğin (performative environmentalism) sınırlarına gelindiğini gösteriyor.

Climate TRACE gibi bağımsız izleme ağlarının sundukları veriler, denetim boşluklarını ve kağıt üzerindeki başarı hikayelerinin gerçek dışılığını uydular aracılığıyla ortaya koyuyor. Resmi raporların sorgulanamaması veya veri şeffaflığındaki ısrarlı eksiklikler, dijital çağın tanıklığı karşısında artık bir koruma sağlamıyor. Çünkü uydular siyasi söylemi değil, atmosferdeki karbon yoğunluğunu ve çöp dağlarından yükselen metan ısısını ölçüyor.

Antalya’daki COP31 zirvesine doğru ilerlerken, Türkiye için mesele artık sadece siyasi prestij projesinin diplomatik başarısı değil. Önümüzdeki asıl sınav; uydulardan gizlenemeyen verilerle yüzleşmek; “mış gibi yapmaktan” vazgeçip gerçek ve denetlenebilir bir iklim kriziyle mücadele sürecini başlatmaktır.

Sibel Bülay

Akıllı Şehirler Danışmanı | Yaşanabilir Kentler