#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
kapak

Bir Bavul, Bir İplik, Bir Eşik: Dünyalar Arasında

Eski dünyanın alışkanlıklarıyla yeni bir dünyanın bilinmezlikleri arasında; ait olduğumuzu sandığımız yer ile artık aynı kalamayacağını bildiğimiz zaman ve mekanlar arasında mekik dokuyoruz. Sürdürülebilirlik de tam burada anlam kazanıyor. Çünkü mesele yalnızca yeni teknolojiler, iddialı hedefler ya da yeni taahhütler değil; eski dünyadan neyi bırakıp yeni dünyaya neyi taşıyacağımızı seçme ve harekete geçme cesareti.

Zeynep ÖZLER, Sorumlu İletişim Savunucusu, [email protected]

Chiharu Shiota’nın İstanbul Modern’deki Dünyalar Arasında” sergisini iki kez gezdim. Farklı zamanlarda. Aynı sergiyi iki kez ziyaret etmiş olmama rağmen iki deneyim apayrıydı. İlk gidişimle ikincisi arasında yalnızca zaman değil, hayat da geçmişti. Annemden önce ve annemden sonra…

ZeynepOzler
Zeynep Özler

Belki de bu yüzden sergi benim için yalnızca kırmızı iplikler, bavullar ve mekana yayılan görünmez bağlardan ibaret olmadı. Daha çok, insanın kendi içinden de bir dünyadan başka bir dünyaya geçebileceğini hatırlatan bir eşik oldu.

Shiota’nın dünyasında iplikler yalnızca mekanı sarmıyor; insanları, anıları, ayrılıkları, ihtimalleri, gidenleri ve kalanları birbirine bağlıyor. Sergiyi gezerken insan, bir yerleştirmenin içinde değil de görünür kılınmış bir bağlantılar ağının içinde yol alıyormuş gibi hissediyor. Kırmızı iplikler kimi yerde damar gibi, kimi yerde kılcal bir hat gibi, kimi yerde de okunan ya da okunmayan mektuplar gibi sarıp sarmalıyor ziyaretçiyi.

Canlı-cansız, görünen-görünmeyen, geçmiş-gelecek, insan-mekan, beden-hafıza… Her şey birbirine değiyor. Serginin bende ilk anda uyandırdığı ve ikinci ziyaretimde de değişmeden kalan duygu buydu: Bu dünyada hiçbir şey tek başına değil! Hiçbir varlık, hiçbir kayıp, hiçbir yolculuk, hiçbir karar yalnızca kendinden ibaret değil.

Belki ekolojik düşüncenin özü de burada başlıyor. Hiçbir şeyin tek başına var olmadığı, hiçbir kaybın yalnızca kaybedilenle sınırlı kalmadığı, hiçbir hareketin yalnızca bugünü ilgilendirmediği bir dünyada yaşadığımızı idrak ve kabul etmekte. Sürdürülebilirlik çoğu zaman karbon ayakizi, yenilenebilir kaynaklar, onarıcı tarım gibi teknik jargonla konuşuluyor. Oysa meselenin kalbinde daha eski, daha yalın ve daha insani bir soru var: “Neye bağlıyız? Neyi geride bırakıyoruz? Neyi yanımızda taşıyoruz? Ve nasıl bir gelecek örüyoruz?”

Sergiye dönecek olursak bu soruların en sessiz ama en ağır nesnesi sergideki bavullar. Bavul, yalnızca taşınan eşyaların değil; geride bırakılanların, sığdırılamayanların, unutulmak istenip unutulamayanların da görsel temsili. Bir yere gitmenin mi yoksa kalmanın mı daha zor olduğu sorusunu içinde taşıyor. Bazen bir hayatı bir bavula sığdırmak zorunda kalıyoruz. Bazen tek bir bavulla gittiğimiz yer evimiz oluyor. Bazen de ev dediğimiz yeri bir daha dönmemecesine geride bırakıyoruz.

sergi

Kariyerimin başında göç, etnik kimlik ve “evde hissetme” üzerine çalışırken de beni en çok bu soru düşündürmüştü: “İnsan nerede evde hisseder? Doğduğu yerde mi gittiği yerde mi yoksa hep benliğinde sakladığı anılar içinde mi?”

Shiota’nın bavulları bu yüzden yalnızca yolculuğu değil, insanın dünyadaki geçiciliğini de düşündürüyor. Buradayız ama kalıcı değiliz. Hancı değil, yolcuyuz. Bu dünyadan geçiyoruz ama nasıl geçtiğimiz, neyi taşıdığımız, neyi geride bıraktığımız ve kiminle temas ettiğimiz hâlâ bizim seçimimiz ve sorumluluğumuzda.

Serginin kırmızısı da bu duyguyu derinleştiriyor. Kırmızı, yalnızca güçlü bir görsel tercih değil; bedeni ve hafızayı aynı anda harekete geçiren bir renk. Kanı, damarları, kılcalları, yaşamsal akışı çağrıştırıyor. İnsanın içinden geçenlerle dünyanın içinden geçenler arasında görünmez bir süreklilik kuruyor.

Belki de bu yüzden kırmızı, sergide yalnızca bir renk değil; bir kalp ritmi gibi çalışıyor. Akıl sürekli anlam üretmeye, zihin gördüğünü yerli yerine koymaya çalışıyor. Ama bazı şeyleri asıl hatırlayan, hisseden ve biriktiren kalp oluyor. Bir insanın, bir evin, bir yolculuğun, bir kaybın, bir vedanın izi çoğu zaman düşüncede değil, kalpte kalıyor. Shiota’nın kırmızı iplikleri de sanki bu kalp hafızasını görünür kılıyor: içimizde sessizce atan, taşıyan, bağlayan, bazen de sızlayan o ağı.

Bir noktadan sonra sergide yürürken ipliklerin dışarıda mı içeride mi olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor. Sanki mekanın içinden değil de kendi sinir uçlarımızın, hafızamızın, kırılganlığımızın içinden geçiyoruz.

Bu deneyimi güçlü kılan şeylerden biri de serginin yalnızca izlenen değil, bedenen yaşanan bir alan kurması. Bazı yerlerden başınızı eğerek geçiyorsunuz. Bazı alanlara yaklaşabiliyor ama giremiyorsunuz. Bazı boşluklar sizi içine çağırıyor bazıları mesafe koyuyor. Böylece “arafta olma” hali yalnızca anlatılmıyor; fiziken de hissediliyor. Gitmekle kalmak, yaklaşmakla durmak, bağlanmakla çözülmek, ait olmakla dışarıda kalmak arasında bir salınım başlıyor.

WhatsApp Image 2026-04-27 at 15.19.12

Bugün biz de benzer bir eşikte değil miyiz? Eski dünyanın alışkanlıklarıyla yeni bir dünyanın bilinmezlikleri arasında; ait olduğumuzu sandığımız yer ile artık aynı kalamayacağını bildiğimiz zaman ve mekanlar arasında mekik dokuyoruz. Sürdürülebilirlik de tam burada anlam kazanıyor. Çünkü mesele yalnızca yeni teknolojiler, iddialı hedefler ya da yeni taahhütler değil; eski dünyadan neyi bırakıp yeni dünyaya neyi taşıyacağımızı seçme ve harekete geçme cesareti.

Shiota’nın Japonya’dan Almanya’ya uzanan kişisel göç hikayesi ile İstanbul’un liman, geçiş ve hafıza kenti olma hali de sergide birbirine değiyor. Gidenlerin, kalanların, bekleyenlerin, dönenlerin, dönemeyenlerin şehri. Bir kıta ile diğerinin, bir dil ile diğerinin, bir hafıza ile diğerinin arasında duran büyük bir eşik.

Bu yüzden Dünyalar Arasında” İstanbul’da başka türlü yankılanıyor. Kırmızı iplikler yalnızca galeri mekanını değil, şehrin kendi görünmez hatlarını da hatırlatıyor. Limanlardan, sokaklardan, evlerden, bedenlerden, hafızalardan geçen hatları… Belki de bu serginin en güçlü tarafı, kişisel olanla kolektif olanı birbirinden ayırmaması. Bir bavul bireysel bir hikaye taşıyor olabilir; ama o hikâye aynı anda göçün, kaybın, umudun, arayışın ve aidiyetin nesillere taşınan ortak hafızasına bağlanıyor.

Sergiden ikinci kez çıktığımda ilk ziyaretimde gördüğüm şeylerin yerinde durduğunu ama benim onlara baktığım yerin değiştiğini fark ettim. Aynı iplikler, aynı bavullar, aynı kırmızı yoğunluk… Fakat başka bir halden, oluştan geçerek bakıyordum artık. Belki sanatın gücü de burada. Bize aynı görüntünün içinde başka bir anlam görme ihtimali açmasında.

Chiharu Shiota’nın Dünyalar Arasında” sergisi, göç ve hafızanın ötesinde, birbirimize ve dünyaya nasıl bağlı olduğumuzu hatırlatıyor. Görünmeyen bağları görünür kılarken bunu didaktik bir yerden değil, insanın zihninden çok kalbine işleyen bir deneyimle yapıyor. Bize dünyada kalıcı olmadığımızı ama iz bıraktığımızı, yalnız olmadığımızı ama birbirimize karşı sorumlu olduğumuzu, geçici olduğumuzu ama geçişimizin önemsiz olmadığını hatırlatıyor.

Belki de karşılaştığımız soru tam burada duruyor: Bu dünyadan geçerken hangi bağları güçlendireceğiz, hangi yükleri bırakacağız, hangi hafızayı geleceğe taşıyacağız?

Zeynep Özler

Zeynep Özler, Sorumlu İletişim Savunucusu, [email protected]